Yoksulluğun Ölümcül Döngüsü ve Avrupa’da Kaos
İranlı yönetmen Mohsen Makhmalbaf’ın yazıp yönettiği 1987 yapımı, orijinal ismi Bicyleran filmi yoksulluk, mültecilik ve ortaya çıkan kaosu anlatan önemli bir film. Türkçeye Bisikletli Adam olarak çevrilen filmde İran’a iltica eden Afganların yaşadığı dram yetkin bir sembolik dille anlatılıyor. Filmin baş karakteri Nasim’in karısı ölümcül bir hastalığa yakalanır ve acılar içinde kıvranır. Nasim ve oğlu hastane masraflarını karşılamak için kendilerine sunulan bir teklifi fırsat olarak görürler. Nasim daha önce 3 gün boyunca hiç durmadan bisiklet sürmüş bir şampiyondur. Bunu fırsata çevirebileceğini düşünen bir bahisçi bu tarz bahisler üzerinden para kazanan zengin patronuna Nasim’in 7 gün boyunca hiç durmadan bisiklet üstünde kalabileceğini söyler. Bu acımasız bahsin karşısında Nasim’in eline geçecek şey sadece eşinin hastane masrafları olacaktır. Küçücük bir alanda dairesel olarak sürmeye başlayan Nasim tüm ihtiyaçlarını da bisiklet üzerinde karşılamaya başlar çünkü kurala göre 7 gün boyunca hiçbir şekilde bisikletin üzerinden inmeyecektir. Oğlu ilk gün aldığı parayı hızlıca hastaneye yetiştirir ve Makhbalbaf, bize kadının acı içinde baktığı oksijen maskesinin paranın gelişiyle kadının yüzüne takılmasını gösterir. Zamanla Nasim üzerine oynanan bu oyun ülke çapında duyulmaya başlar.
Filmin en vurucu mesajı aslında hareket ile yoksulluk arasında süregelen yıkıcı döngüdür. Nasim belirli bir dairesel alan içerisinde hareket etmek zorundadır. Bisiklet kullananlar bilir ki durmak düşmeye neden olacaktır. Bu açıdan sürekli pedal çevirmek zorundadır. Bu yıkıcı hareket eylemi nihayetinde döngüsel olduğu için hiçbir yere varılmaz. Günümüzün düşünsel pratiğini ve haliyle eylemesini oluşturan paradigma için hareket zaman ve mekân içinde bir oluşu temsil eder. Daha matematiğin dili ve sınırları içinde kalan bu tanımlama aslında ilerlemeci düşüncenin sonucudur. Hareket eden her şey ilerler ve ilerlemek fiziğin sınırlarını aşmayı doğurur. 2. Dünya Savaşı sonrası neoliberal dünyada hareket daha çok kapital anlamda büyüme ve meta anlamda kazanmayı sembolize eder. Hırs ve bencillik bu yeni dünyanın insan ahlakının temel iki mottosudur. Nasim dördüncü günün gecesinde sendeler ve düşer, vücudu artık bu acımasız oyunu kaldıramaz. Fakat arkadaşı Nasim’in şalını alıp bisikleti sürmeye devam eder. Fakat kendisi de “ölüm duvarı” ya da “ölüm küresi” denen çukurda motor sürme gösterisi yaparak para kazanan arkadaşı geceyi uykusuz geçirdiği için kaza yapar. Filmde daha sonra adı hiç geçmez ve ölüp ölmediğini bilmeyiz. Yoksulluk için bu anlamda ölmek ya da yaşamak hayatın içinde belirgin bir durum değildir. Öte yandan dayanışmak yoksullar için bazen ölümcül bir eylemdir. Oysa varlıklılar için büyümenin ve daha da zenginleşmenin bir yoludur dayanışmak. Nihayetinde bu bahis için sürekli çatışan ve sürekli hile ile kazanmaya çalışan İranlı iki zengin filmin sonunda umursamazca başka bir bahis için kolayca anlaşırlar.
Fransa Banliyöleri
Harvey yeni kentsel coğrafyanın modern dünyanın sınıfsal tahakkümü yerine alt sınıfı yok eden bir fırtına ile geldiğini bize haber veriyor. Berman, Baudelaire’in Paris’in kentsel dönüşümünde alt sınıfın kentten kovulma planlarına rağmen nasıl istenmeden görünür hale geldiğinden bahsettiğini bize aktarıyordu. Haussmann’ın kentsel planı ile Baltimore’da yaşanan değişim her ne kadar benzese de Baltimore yönetimi alt sınıfların görünme ihtimalini gettolaşma mantığıyla tümden yok etmeye çalışır. Baltimore günümüzün birçok kentiyle bu anlamda özdeştir. Şehrin güvenliksiz banliyöleri veya kentten uzaklaşan toplu konut inşası belki Harvey’e yeniden Marksist teoriye dönüşü hatırlatıyor.
Fransız banliyöleri her 2 – 3 yılda belirli bir isyanın ve kentleri kaosa sürükleyen eylemlerin odağı haline geliyor. Yoksulluk, görünmezlik, yoksunluk gibi kavramların merkezinde kentin varoşları isyan eden gençler için birer sığınak. Bu sığınak aynı zamanda ölümcül bir döngünün de mekânı. Nasim’in kendini yok eden döngüsü banliyölerde biriken öfkenin birkaç yılda bir yağmaya dönüşen çaresizliği kentin varoşlarının kaderi haline geliyor. Haussman 1870’te Paris’in şehir merkezindeki sanayiye ve yoksul gecekondulara saldırdığında onları yeterince merkezden uzaklaştıramamıştı. 1970’lerden itibaren o çepere yerleşen göçmenler yoksulluğun tanımı değiştirdiler. Çünkü yerli yoksullukla göçmen yoksulluk arasında sınırı çok keskin bir ayrım vardır. Özellikle yaşlanan nüfusa sahip gelişmiş ülkelerde genç göçmen dinamizminin hiçbir zaman sahip olamayacağı varlığı inşa etmesine sıkça şahit oluruz. Yerli yoksulun sahip olma potansiyeli hiçbir zaman gerçeğe dönüşmez ama ihtimal sahte bir gerçeklik yaratır. Göçmen için ise sahip olmak imkansızdır. Onun için Fransız banliyölerinde büyüyen gençler yağma kültürünü bir varoluş biçimi olarak zaman zaman yeniden yaratırlar. Bugün sadece Fransa sınırları içinde kalmayan bu varoluş biçimi Milano gibi moda sektörünün öncü şehirlerine de sıçradı.
Avrupa’nın kültürel hegemonyası üzerine kurulu demokratik ulus devletlerin sistemsel bir sorununa işaret eden bu kriz son yıllarda bir döngü olarak sürekli tekrar ediyor. Her birkaç yılda bir başta Fransa olmak üzere siyasal ve ekonomik krizlerin eşlik ettiği sosyal kaos yağma ve şiddet döngüsü kuruyor. Bu döngünün merkezinde uzun zamandır kendini mekan/kentler üzerine kuran kapitalizmin bizzat siyasal sistemin kurucu öznesi olarak sosyal hayatı dizayn etmesi gerçeği de var.
1980’lerin dünyasına kadar göçmenler de dahil içinde barındırdığı tüm bireyleri “vatandaş” tanımlaması içinde hem ekonomik hayata dahil eden hem de onun sermaye karşısında hukuki haklarını koruma iddiasında olan devletlerin varlığına şahit olduk. Her ne kadar sistemin bugün yaşadığı çoklu krizi 2. Dünya Savaşı sonrası devletlere bağlı tüm mekanizma beslediyse de hukukun kapsayıcı çerçevesi sermaye ile vatandaş arasında vatandaş lehine mekanizmasını inşa etme iddiasındaydı. Fakat 1980 sonrası devletler için yeni süreçte emek ile sosyal haklar arasında bir değişim yaşandı. Özellikle 3. Dünya ülkelerinde artan krizler ve tüm dünyada sınıf olgusunun artık kaçınılmaz bir yaşam-ölüm girdabına dönmesi savaşlar ve nihayetinde kitlesel göç sonucunu doğurdu. 1980 sonrasında artan rekabet ve yaşlılığa bağlı genç nüfusa artan ilgi “vatandaş” yerine “personel” olgusunun merkeze yerleşmesine neden oldu. Böyle bir denklemde siyasi karar alıcıların etkisi ile hukuk, sermaye ile bireyler arasında bu defa sermaye lehine kararlar alan bir mekanizmaya doğru evrildi. Çünkü sermaye artık yerli emekçi ise çoğunlukla göçmendi. Ulus devlet varlığını korumak adına yerli sermaye vatandaş olmayan göçmenlere feda edilemezdi.
Harvey “Yeni” Emperyalizm: Mülksüzleşme Yoluyla Birikim makalesinde 1800’lerin ortalarından 2. Dünya Savaşı sonrasına kadar süreçte hem ABD’nin hem de Avrupa’nın sınıf çatışmaları ile ortaya çıkan problemin çözümünü dışarıda aradıklarından bahseder. Bu emperyalizm biçimi Afrika ve Asya’da mülksüzleştirme yoluyla emek, iş gücü de dahil somut ya da soyut tüm kaynakları ABD ve Avrupa’ya kaydırmayı amaçlar. Bu durum mülksüzleştirilmiş alt sınıfların “mülteci” sıfatı ile vatandaş olamamış yeni bir emek grubu olarak ortaya çıkmasına neden oldu. Sosyal devlet iddiasının sadece yerli vatandaş tanımına giren bir azınlığa hitap etmesi, Avrupa’nın kültürel hegemonyasına sosyal, siyasal, ekonomik ve hukuki olarak sırtını dayamış modern demokratik devlet ideasını da ortadan kaldırıyor. Biskiletli filmi bu anlamda sosyal devlet olgusunu bilimsel kurumsallığın yoksulları nesneleşmesi bağlamında da eleştirir. Filmde Nasim bisiklet üzerindeyken kendisini takip etmek üzere bir mobil laboratuvar kurulur. Fakat bahis sahiplerinin emrinde olan bu laboratuvar için Nasim sadece bir deney malzemesidir.
Modern hayatın inşasından bugüne gelişmiş ülkelerde de gelişmekte olan ülkelerde de bilimsel çalışmalar hep sermaye sahiplerinin boyunduruğunda hareket etmiştir. Bu yönelim sosyal devlet iddiasını baltalar. Bu sadece sosyal bir olgu olarak kalmaz elbette hem siyasetin hem de ekonomik hayatın aktüel alanını etkileyen bir mekanizmaya dönüşür. Avrupa’nın bugün yaşadığı göçmen krizi bu anlamda dünyadaki siyasal değişimin de bir parçası olarak okunmalıdır.
Makhmalbaf’ın Nasim’i emek ve sömürüye dayanan bir döngüyü temsil ediyor. Paris sokaklarını ateşe veren Banliyö gençleri bu döngünün başka bir coğrafyadaki kimliksiz kurbanları. Fakat yağma ve sonrasında tekrar deveran eden günlük hayat arasına sıkışmış bu mücadele yeni bir siyasallık üretme potansiyeline sahip değil. Öyle olsaydı her 3-5 senede bir tekrar eden bu durum yeni sosyal ve hukuki hakların kapısı aralayabilirdi. Avrupa ise emek bağlamında vazgeçemediği bu sınıfın emek bağlamında olmasa da sosyal anlamda hareket kabiliyetini kısıtlama yolunda bir takım hukuki kararlar alıyor.
200 senedir kuzey Avrupa başta olmak üzere sömürdüğü topraklar ve mülksüz bıraktığı insanlar üzerine kurulan sistem bugün farklı alanlarda bir kriz yaşarken medyanın dilinin sermaye sahiplerini koruyan huzurlu sokak çağrısı gerçekliğin oldukça uzağında. Bugün ki Paris’in kurgusunu oluşturan Haussman, kenti inşa ederken 1848 olaylarındaki isyancıların kaçış noktalarını kesmek ve onları en nihayetinde otoritenin merkezi alanına getirmek istemişti. Haussmann elbette yeni yumuşak zemine sahip yolları hümanist bir refleksle yapmadı, ama Napolyon’un siyasal çehresi hem halkı memnun etmeli hem de yeni Paris imajında fakirleri daha az görünür olmasa da zenginlerin masasında oturma isteğinden vazgeçirme hırsı taşıyordu. Fakat nihayetinde yoksullar ile zenginler arasında şeffaf bir geçişin de kapılarını araladı bu durum.
1960 sonrası başlayan göç ve daha yoğun inşa edilen banliyöler kentin içinde kendi hafızasını ve sosyolojisini inşa etmiş bir şehir doğurdu. Banliyöler ile Paris arasındaki çatışma bugün çoğu mega kentin merkezi ile çeperi arasındaki gerilimin bir benzeridir. Ölümcül bir döngüye hapsedilen yoksulların sosyal, siyasal, ekonomik ve hukuki hakları yeni bir devlet tanımı altında yapılmadığı müddetçe de bu kaotik döngü devam edeceğe benziyor.