Yeşil Enerji, Eski Güç: MENA Bölgesinde Enerji Dönüşümünü Kim Kontrol Ediyor?
Küresel enerji dönüşümü genellikle teknik ve çevresel bir zorunluluk olarak çerçevelenir — iklim değişikliğine yanıt olarak, fosil yakıtlardan yenilenebilir enerjiye doğru kademeli bir geçiş. Ancak Orta Doğu’da bu dönüşüm ne doğrusal ne de siyasetten bağımsızdır. Enerjinin her zaman siyasetle ayrılmaz bir biçimde iç içe olduğu bir bölgede, güç ilişkilerini, ittifakları ve diplomatik davranışları yeniden şekillendiren derin bir jeopolitik süreçtir. Bugün kritik soru, Orta Doğu’nun bir enerji dönüşümü dönemine girip girmediği değil; bu sürecin pratikte bir güç yeniden dağılımına yol açıp açmadığıdır.
On yıllar boyunca enerji, Orta Doğu’da Batı merkezli küresel düzenin temel taşlarından biri olmuştur. Petrol ve doğalgaz akışları, özellikle Amerika Birleşik Devletleri ile Körfez’deki büyük üretici ülkeler arasında stratejik ittifakları, güvenlik düzenlemelerini ve siyasi nüfuzu desteklemiştir. Ancak bu model artık sürekli bir baskı altındadır. Asya’nın artan enerji talebi, Çin’in genişleyen stratejik rolü, Rusya’nın enerji alanındaki ısrarcı varlığı ve bölge ülkelerinin izlediği çeşitlendirme stratejileri, geleneksel enerji–güvenlik mutabakatını aşındırmaktadır.
Bu dönüşüm özellikle Orta Doğu ve Kuzey Afrika (MENA) bölgesinde dikkat çekici bir boyuta ulaşmaktadır.
Yenilenebilir enerjiye yapılan yatırımlar artmasına rağmen, petrol ve doğalgaz jeopolitik önemini yitirmiş değildir. Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) ve OPEC tarafından yapılan değerlendirmeler, hidrokarbonların — özellikle Orta Doğu gibi jeopolitik açıdan hassas bölgelerde — önümüzdeki on yıllar boyunca küresel enerji güvenliğini şekillendirmeye devam edeceğini tutarlı bir biçimde ortaya koymaktadır. Son dönemdeki küresel krizler, bu gerçeği zayıflatmaktan ziyade daha da pekiştirmiştir.
Ukrayna’daki savaş, enerjinin ne kadar hızlı bir şekilde yeniden siyasallaşabileceğini çarpıcı biçimde hatırlattı. IEA piyasa raporları ve Avrupa enerji politikası değerlendirmeleri, arz kesintilerinin doğrudan jeopolitik bir koz haline nasıl dönüştüğünü vurgulamıştır. Enerji, bir kez daha tarafsız bir emtia olmaktan çıkıp stratejik bir araca dönüşmüş; küresel piyasalardaki ve siyasi hizalanmalardaki kırılganlıkları gözler önüne sermiştir.
Değişen şey enerjinin önemi değil; bu etkinin kim tarafından kontrol edildiği ve nasıl kullanıldığıdır. Orta Doğulu üreticiler artık sabit güvenlik çerçeveleri içinde yer alan pasif tedarikçiler değildir. Enerjiyi yalnızca bir ihraç ürünü olarak değil, diplomatik bir araç olarak kullanan, giderek daha özerk aktörlerdir.
Suudi Arabistan’ın enerji diplomasisini yeniden şekillendirmesi, Birleşik Arap Emirlikleri’nin hem hidrokarbonlara hem de yenilenebilir kaynaklara yönelik paralel yatırımları ve Katar’ın uzun vadeli sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG) anlaşmaları, daha stratejik ve çıkar odaklı bir tutumu yansıtmaktadır. Bloomberg ve Financial Times tarafından yapılan analizler, Katar’ın Asya ve Avrupa’daki alıcılarla imzaladığı uzun vadeli LNG sözleşmelerinin, kısa vadeli piyasa dalgalanmalarına maruz kalmaktan uzaklaşarak jeopolitik risklere karşı korunma ve stratejik öngörülebilirliğe yönelik bilinçli bir geçişi temsil ettiğini ortaya koymaktadır.
Aynı zamanda, enerji dönüşümüyle bağlantılı teknolojiler de doğrudan jeopolitik varlıklara dönüşmektedir. Kritik mineraller, yenilenebilir enerji üretim kapasitesi, hidrojen altyapısı ve enerjiyle ilgili veri sistemleri üzerindeki denetim, yeni bağımlılık ve nüfuz biçimleri yaratmaktadır. Uluslararası Yenilenebilir Enerji Ajansı (IRENA) ve Dünya Bankası’nın araştırmaları, kritik minerallere ve temiz enerji tedarik zincirlerine erişimin, stratejik gücün yeni bir kaynağı olarak nasıl ortaya çıktığını vurgulamaktadır.
Bu dönüşümler, hızla çok kutuplu hale gelen bir uluslararası sistem içinde gerçekleşmektedir. Amerika Birleşik Devletleri, Orta Doğu’nun enerji güvenliğinde hâlâ önemli bir aktör olsa da artık tartışmasız bir hakem konumunda değildir. Çin’in artan etkisi, bölgeye yeni diplomatik dinamikler kazandırmıştır. BP’nin İstatistiksel İncelemesi ve ABD Enerji Enformasyon İdaresi (EIA) verileri, Çin’in Orta Doğu’nun en büyük petrol ithalatçısı haline geldiğini; bunun da bölgesel enerji ilişkilerini yeniden şekillendirdiğini ve Batı’nın etkisinin ayrıcalıklı konumunu azalttığını doğrulamaktadır.
Rusya ise, yaptırımlara ve siyasi izolasyona rağmen, enerji koordinasyon mekanizmaları ve stratejik ortaklıklar yoluyla etkisini sürdürmektedir. Bu çok kutuplu ortam, Orta Doğu ülkelerine daha geniş bir manevra alanı sunarak stratejik dengeleme ve dış ilişkilerde çeşitlilik arayışını mümkün kılmaktadır. Ancak aynı zamanda bu ülkeleri, enerjinin yaptırım rejimleri, teknolojik rekabet ve güvenlik ikilemleriyle kesiştiği yoğun bir büyük güç rekabetine maruz bırakmaktadır.
İyimser varsayımların aksine, enerji dönüşümü enerjiyi siyasetten arındırmamakta; onu yeni biçimlerde yeniden siyasallaştırmaktadır. Yenilenebilir enerji projeleri, finansman yapıları, teknoloji transferleri ve jeopolitik hizalanmaların içine gömülüdür. Enerji koridorları, deniz güvenliği, bölgesel çatışmalar ve diplomatik rekabetle kesişmektedir. Hatta iklim diplomasisi bile artık tartışmalı bir alan haline gelmiştir.
“Adil geçiş” kavramı, bu gerilimi açık biçimde gözler önüne sermektedir. Birleşmiş Milletler’in iklim çerçeveleri ve kalkınma raporları, gelişmiş ve gelişmekte olan ekonomiler arasında sorumluluk, zamanlama ve maliyet paylaşımı konularında derin anlaşmazlıklar olduğunu ortaya koymaktadır. Birçok Orta Doğu ülkesi için, ekonomik çeşitlendirme olmaksızın hızlı bir şekilde karbondan arınma sürecine girmek; toplumsal istikrarsızlık ve siyasi tepki riskini beraberinde getirmektedir. Bu nedenle enerji diplomasisi, giderek daha fazla, ani bir dönüşümü benimsemektense geçişin hızını yönetmeye, yatırımları güvence altına almaya ve devlet kapasitesini korumaya odaklanmaktadır.
Bu dinamik, özellikle yaptırımlarla karşı karşıya olan ya da sürekli jeopolitik baskı altında bulunan ülkeler için son derece belirgindir. Bu tür aktörler açısından enerji, uluslararası ilişkilerde kullanılabilir az sayıdaki kanaldan biri olmaya devam etmektedir. Birleşmiş Milletler’in izleme raporları ve uluslararası düşünce kuruluşlarının politika analizleri, enerjinin devletlerin yardım müzakereleri yürütmesine, alternatif ortaklıklar kurmasına ve geleneksel Batı çerçeveleri dışında stratejik önemini korumasına imkân tanıyan diplomatik bir arayüz işlevi görmeye devam ettiğini göstermektedir.
Ortaya çıkan tablo, enerjinin artık mutlak hâkimiyet sağlamadığı; fakat hâlâ etkili olma kapasitesi sunduğu bir Orta Doğu’dur. Güç, artık yalnızca kaynak zenginliklerinde yoğunlaşmamakta; altyapı, teknoloji, finans ve diplomatik çeviklik arasında dağılmaktadır. Bu dönüşümü fark eden devletler, kendilerini aktif biçimde yeniden konumlandırmaktadır. Uyum sağlayamayanlar ise stratejik olarak marjinalleşme riskiyle karşı karşıyadır.
Sonuç olarak, bölgenin geleceği yalnızca enerji dönüşümünün başarılı olup olmamasına bağlı değildir; Orta Doğulu aktörlerin bu dönüşümün jeopolitik sonuçlarını ne ölçüde etkili biçimde yönetebildiklerine bağlıdır. Bu geçiş, enerji-sonrası bir siyasi düzene doğru doğrusal bir yürüyüş değildir. Aksine, güç mücadeleleri, stratejik hesaplamalar ve dengesiz küresel yönetişim tarafından şekillendirilen tartışmalı bir süreçtir.
Bu bakış açısından değerlendirildiğinde, Orta Doğu’daki enerji dönüşümü, eski yakıtlardan vazgeçmekten ziyade, etki kurallarını yeniden yazmakla ilgilidir. Bu yalnızca teknolojik bir değişim değil; enerjinin her zaman siyasi bir unsur olduğu bir bölgede, gücün yeniden dağılımıdır.