Yerelciliği Nasıl Anlamalı
Başlangıçta kıtlık vardı ve kıtlık gerçekti; hayatta kalma gayreti bir yaşam biçimiydi. Sonra sürecin bir noktasında bolluk ortaya çıktı.
Ve bolluktan sonra ya da belki de bolluk yüzünden durgunluk geldi.
Ve herkesin hayatını kuşatan bu paradoks er ya da geç bir tepki üretmek zorundaydı. Ve şimdi bu tepkinin tam ortasındayız.
Bolluk
Yakın zamanda ekonomist Tyler Cowen, ilginç bir araştırma önerileri çağrısı yayımladı. Cowen’in ekibi, insan zihninin bollukla nasıl başa çıktığının araştırılmasına 25.000 dolar ödül veriyor.
Söz konusu bu çağrıda şöyle deniyordu:
Yaşam süresi, servet, özgürlük, teknoloji gibi neredeyse her ölçüte göre insanlık hiç bu kadar iyi durumda olmamıştı. Maddi zorluklar ortadan kaybolurken yeni psikolojik zorluklar ortaya çıkıyor: sınırsız seçeneklerin yol açtığı karar yorgunluğu, yeni bilişsel ve duygusal talepler yaratan daha karmaşık toplumsal örgütlenme biçimleri ve duygusal talepler, hayatta kalma mücadelesi olmaksızın anlam krizleri.
Cowen’in ekibi, bu araştırma çağrısını “kitlesel bolluk ve özgürlüğün kitlesel refaha dönüşmesini sağlamak için kültürel, ekonomik ve teknolojik ilerlemenin psikolojik maliyetlerini anlamaya yönelik” bir girişim olarak çerçeveliyor.
Kaynak açısından zengin büyük bir ulus, ihtiyaç duyduğu neredeyse her şeyi zaten üretebilir ya da sahip olmadığı şeyi temin edebilir. Elinde bol miktarda şey vardır: varlıklar, altyapı, silahlar, ilaçlar, üniversiteler, insanlar.
Kıtlık artık sorun değildir. Bolluk yeni bir sorun türü; psikolojik bir sorun. Ve paradoksal biçimde bu bolluk durgunlukla el ele gidiyor.
Durgunluk
Bu dinamikleri çok derinlemesine düşünmüş olan Cowen’a yeniden dönebiliriz. Yaklaşık on beş yıl önce Cowen, The Great Stagnation adlı kitabını yayımladı. Temel iddiası basitti: insanlık kolay olanı zaten keşfetmişti. Yeniliğin; alçakta asılı, kolayca erişilebilen meyveleri toplanmıştı. Geriye kalan daha zor, daha yavaş ve daha az dönüştürücüydü.
Ekonomist Eli Dourado, Büyük Durgunluğu grafiklerle izliyor ve düşüşün yaklaşık 1973 civarında başladığını öne sürüyor. 1973 öncesi verimlilik eğilimleri devam etmiş olsaydı, ortalama ABD geliri bugün olduğundan iki kat daha yüksek olurdu. Olan şey şu: durgunluk, sert yaylı bir koltuğun içindeki yumuşak bir minder gibi bolluğun içinde gerçekleşir. Bolluk ve bolluk beklentisi toplumun yapısını oluşturur. Ancak gerçekte soluduğumuz hava durgunluktur-hepimizin sahip olduğu ortaya çıkan bolluk beklentilerini hiçbir zaman tam olarak karşılayamayız ve Cowen’ın işaret ettiği temel ekonomik sorunlar nedeniyle muhtemelen hiçbir zaman da karşılayamayacağız.
Bolluğun göstergeleri hâlâ mevcuttur. Borsa yükseliyor ve bu ilerleme izlenimi yaratıyor. Ancak bu kazanımların çoğu enflasyon, devlet borcu, para biriminin değer kaybı ya da basit spekülasyonların neden olduğu kayıplar tarafından dengeleniyor. İşsizlik oranı düşük, ancak bu işlerin birçoğunun göz boyamaktan ziyade gerçek bir üretkenlik yaratıp yaratmadığı pek de net değil. Cowen, 2024 yılında Cambridge’deki Churchill College’da konuşurken çarpıcı bir soru sordu:
Önümüzdeki yirmi-otuz yılın mevzusu; belki de üçte ikisi durgun haldeyken ekonominin nasıl bir durumla karşı karşıya kalacağı sorusu olacaktır.
Eğer gidişatımız bu yönde devam ederse, durgunluk bir aşama değil, kalıcı bir durum olabilir.
Uluslararasıcılık ve Durgunluk
Maddi ihtiyaçlar karşılandığında, daha fazla eşya veya daha fazla insan gibi ek girişler artık zenginlik gibi hissettirmiyor. Bunlar daha çok ithal edilmiş birer karmaşıklık gibi geliyor.
Serbest ticaret, gevşek sınırlar ve cömert vize rejimleri bolluğun psikolojik sorunlarını artırır. İnsanların kendi ekonomilerindeki durgunluğun daha fazla farkına varmalarına neden olur.
Bu çerçevede düşünmek, dünya genelinde yerelciliğe doğru yaşanan şaşırtıcı kaymayı anlamamıza yardımcı olabilir. Davos’un son oturumu, bir süredir açık olan bir gerçeği adeta resmileştirdi. Donald Trump beklendiği gibi gümrük tarifelerini savundu. Ancak Kanada Başbakanı Mark Carney bile, büyük beğeni toplayan bir konuşmasında şunu kabul etti: “Kurallara dayalı düzen zayıflıyor.” Uluslararası ticaretteki bolluk, ülke içindeki yaşamda iyileşmelere yol açmadı. Elitlerin ölçütleri aksini söylese de birçok ülkede bir durgunluk algısı hâkimdir. Bu tepki beklenebilir. Bolluk ve uluslararasıcılık, temel düzeyde, kafa karıştırıcıdır. İçe yönelme ise artık belirli bir anlam taşımaktadır.
Neden Daha Fazlası Artık Daha İyi Hissettirmiyor
Amerikalı hissetmek zaten başlı başına zordur. Amerika genellikle bir köken olarak değil, bir ara durak olarak görülür. Para kazanmak için gidilen bir yer. Ait olunacak bir yer değil. Doğulacak, mutlu olunacak, yaşlanılacak ya da ölünecek bir yer de değil. Pek çok yabancı ve hatta vatandaşlığa kabul edilmiş olanlar da Amerika ile olan bağlarını varoluşsal olmaktan ziyade çıkara dayalı bir ilişki olarak görüyor.
Bosna’dan bir mülteci olarak Amerika’ya geldim ve uzun süre ben de aynı şekilde baktım. Tıpkı olabildiğince uzun süre, olabildiğince daha çok suyu sıkılacak bir portakal gibi. Bu algı ancak çocuk sahibi olduğumda ve çocuklarım kendilerini güçlü ve tamamen Amerikalı gençler olarak yetiştirmeye başladığında ortadan kayboldu.
Eğer Amerika ortak bir vatan olmaktan ziyade çok büyük bir Dubai gibi sadece ekonomik bir destinasyon ise o zaman kimlik geçici hale gelir. Ve kimlik geçici olduğunda, ortak anlam inşa etmek zorlaşır. Topluluk kurmak zorlaşır.
Mahalleler parçalanıyor. İnsanlar kendi baloncuklarına kümeleniyor. Ortak referans noktaları azalıyor. Hukuki anlamda değilse de hissiyat bağlamında bir Amerikalı, İngiliz veya İsveçli gibi hissetmek giderek zorlaşıyor.
İşte yerelcilik burada devreye giriyor. Aidiyet duygusu zayıf ve geçici hissettirdiğinde ve akıntı kafa karıştırıcı bir uluslararasıcılığa doğru ilerliyor gibi göründüğünde, insanlar kalıcılığa yönelirler. Amerikalılığı daha somut kılmak için yerelciler düşüncelerini sahip olunan topraklar, bakımı yapılan mezarlar, Amerikalı olarak yaşamış ve ölmüş atalar etrafında düzenliyor. İnsanlar kök salmışlık arar çünkü bolluk vardır ve artık hayatta kalma mücadelesi vermek zorunda değillerdir. Bu tutum, fırsatlar diyarı olan bir yeri miras diyarına dönüştürmeye yönelik beceriksizce kalkışılmış bir girişimdir.
Bunların hiçbiri yerelcilik eğiliminin dışlayıcılığını ahlaken doğru kılmaz ancak kültürü göz ardı eden liberal argümanların neden artık etkisiz kaldığını açıklamaya yardımcı olabilir.
Anlatı artık şu değildir: bu kadar bolluğumuz var, dünyayla paylaşalım (uzunca bir süre Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa’da göçmen yanlısı argüman buydu). Anlatı şu hale dönüşüyor: Durgunluk yaşıyoruz, içeriden tekrar inşa etmemiz gerekiyor, bazı ölçütlere göre GSYH’ye katkı sağlayacak olsalar bile dışarıdan geleni daha fazla içeri almamalıyız.
Belki de Artık Kültür Fikirlerden Daha Önemlidir
Bunu Balkanlar’dan yazıyorum. Geçen gün yerel bir şehir taksisi için bir reklam gördüm. “Okul bitti ve sen hâlâ işte misin? Endişelenme-çocuklarınla kendi çocuklarımız gibi ilgileniriz.” Videoda sekiz yaşında bir çocuğun taksi çağırdığı, birkaç arkadaşıyla birlikte taksiye binip tek başına eve gittiği görülüyor.
Bu türden örtük ve daha derin bir güven, insanların birbirine aşina olduğu, herkesin birbirini doğrudan veya iç içelik dolayısıyla tanıdığı küçük toplumlarda mümkündür.
Amerika’nın herhangi bir yerinde sekiz yaşında bir çocuğun tek başına taksiye binmesi düşünülemez gibi geliyor. Ülke çok büyük. Ve fazla yabancı.
Belki de gevşek göç politikaları, göçmenlerden oluşan bir ulus olan Amerika fikrini zenginleştiriyor ama insanları bir arada tutan kültürü sulandırıyor. McKinsey’nin popülerleştirdiği anonimleşmiş bir deyiş vardır: kültür, stratejiyi kahvaltıda yer. Belki kültür fikirleri de kahvaltıda yiyordur. Belki bolluk ve durgunluk çağında kültür fikirlerden daha önemlidir.
Belki Amaçları Bu Değildi-Ama Davos’ta Savunulan Buydu
On yıllardır dünyanın dört bir yanından zeki insanları ithal etmemize rağmen durgunluk tersine dönmediyse, doğal olarak şu soru ortaya çıkıyor: daha fazla insan ithal etmenin gerekçesi tam olarak nedir?
Davos’ta doğrudan Trump tarafından ve hatta Carney tarafından da dolaylı bir şekilde kabul edilerek savunulan şey ırksal saflık değildi. Ya da ekonomiler. Ve piyasalar değildi. Savunulan şey, aşinalıktı. Anlaşılabilirlik. Günlük yaşamın ortak grameri. Bir psikoloji. Bir ait olma özlemi. Kültür. Gurur. Süper Bowls maçları ve barbeküler. Aynı bayramı paylaşmak. Aynı kilisede gönüllü olmaktı. Küçük şeyler ama kültür işte bu küçük şeylerde yaşıyor.
Bir zamanlar kaçınılmaz gibi görünen ve giderek derinleşen küreselleşme süreci, artık dirençle karşılaşıyor. Bu değişimin keskin bir şekilde hissedilmesinin nedeni, bir yanda kitlesel bolluk, diğer yanda yaşanan durgunluk deneyimi olarak yıllardır sessizce biriken psikolojik gerilim olabilir.
Bu güçlerin siyaseti nihayetinde nasıl yeniden şekillendireceği henüz belli değil. Ayrım çizgisi artık net bir şekilde partiler arasında değil; hareket ve düzen, değişim ve köklülük, dinamizm ve uyum gibi rekabet halindeki içgüdüler arasında uzanıyor olabilir. Bu gerilim, artık kamusal yaşamın büyük bir kısmının altında yatan sürekli bir uğultu haline geldi.
Sarah Majdov, stratejiyi sezmek için yeterince yukarıda, nasıl sonuçlandığını görmek için ise yeterince aşağıda, kendi deyimiyle kurumsal hayatın “Altın saçlı kız (Goldilock) konumu” olarak adlandırdığı bir pozisyonda yıllarını geçirmiş bir bilgisayar mühendisi ve eski bir kurumsal mimardır. Durgunluk, güç ve modern dinamizmin sınırları üzerine yazmaktadır. Fatamorgana adlı kitabın yazarıdır.
Kaynak: https://www.persuasion.community/p/the-unease-of-abundance
Tercüme: Ali Karakuş