Yenilmez Güneş Tanrısının Günü Kutlu Olsun!
Edward J. Watts, The Final Pagan Generation adlı eserinde, Hıristiyanlaşma arifesinde Romalıların dinî yaşamını inceler.
310 yılında Roma İmparatorluğu tanrılarla doluydu. Tapınakları, heykelleri ve tasvirleri şehirleri, kasabaları, çiftlikleri ve ıssız bölgeleri dolduruyordu. İster istesinler ister istemesinler, imparatorluk sınırları içinde yaşayan insanlar düzenli olarak tanrılara ilişkin kutlamaların görüntüsünü, sesini, kokusunu ve tadını deneyimlediler. Geleneksel tanrılar, varlıkları hissedilemeyen ancak eylemlerini birçok kişinin sezebildiği figürler olarak imparatorluğun manevi alanına da hâkimdiler.[1]
Dördüncü yüzyılın ilk on yıllarındaki imparatorluk, geleneksel tanrıları onurlandırmak için şehirler ve bireyler tarafından binyıllar boyunca yapılmış milyonlarca dinî yapı, eser ve malzeme barındırıyordu. Tanrıları onurlandıran festivaller takvimi dolduruyor, onların ibadetleriyle bağlantılı hoş kokular şehirlerin havasını kaplıyordu.[2]
354 yılında Roma’da kutlanan bayram ve festivalleri listeleyen resimli bir takvim, yılın tam 177 gününü tatil ya da festival olarak sınıflandırır. Genel olarak takvim, otuz üç farklı tanrı ve tanrıçanın kültlerine ait kamusal kutlamaları işaretler ve buna imparatorların doğum günleri ile tanrılaştırılmış imparatorlar için yapılan çeşitli anmalar dâhil değildir.[3]
O dönemde Roma şehirlerinde yaşayan Hıristiyanların içinde bulundukları sürekli kaygı hâlini hayal edin. Hepsi de cehennemden gelen iblislerden olan Tanrılar her sokak başında dolaşıyor ve pusu kuruyorlardı. Watts, Kartacalı Tertullian’ın bu iblislerle dolu dünyada Hıristiyan kardeşlerinin hayatta kalmasına nasıl yardımcı olduğunu açıklıyor:
Onun, On Idolatry (De idolatria) adlı eseri, Hıristiyanlara günlük yaşamda geleneksel dinî unsurları nasıl tanıyacaklarını ve bunları normal toplumsal, ticari ve ailevi faaliyetlerden nasıl ayıracaklarını göstermeye çalışıyordu. Putperestlik, ona göre, “öylesine yaygın bir suçtur ki… Tanrı’nın kullarını yoldan çıkarır.” Çoğu insan putperestliği yalnızca “duyularla, örneğin birinin tütsü yakması gibi, anlaşılabilen bir şey olarak görürken”, Tertullian Hıristiyanların yalnızca bariz tezahürlerine değil, “putperestliğin yaygınlığına karşı önceden hazırlıklı olmaları” gerektiği hususunda uyarıyor. Ardından okuyucuları, putperestliğin fark edilmeden var olduğu tüm yerlere götürür. Put yapan ve satanları, putların varlığında çalışan astrologları ve öğretmenleri ve Hıristiyanları putlarla temas ettirerek kirleten diğer meslekleri işaret eder. Daha sonra “putperestlik”le kirlenmemek için kaçınılması gereken günlük yaşamın çeşitli yönlerini ele alır. Bu kapsamlı liste; festivalleri ve bayramları, askerlik hizmetini, yemin etmeyi, tanrıların adıyla verilen kutsamaları kabul etmeyi ve hatta belirli türde giysileri de kapsamaktadır. Tertullianus’un metni, günlük faaliyetleri tanrılardan ve onların varlığından ayırmaya çalışmanın ne kadar göz korkutucu bir girişim olduğunu gösterir. Çoğu insanın, hem paganların hem de Hıristiyanların, tanrıların pusuda beklediği yerleri muhtemelen fark etmediği için bunları göstermek amacıyla yazmıştır. Ancak onların çocukları ve torunları da bu pusuları fark etmeyecekti.[4]
Roma İmparatorluğu milletlerin bir toplamıydı, ama daha da önemlisi, her birinin kendine özgü dinî gelenekleri ve festivalleri olan şehirler ağından oluşuyordu. Roma şehrinde, başında bir pontifex maximus (başrahip) bulunan dört rahipler koleji vardı. 17–23 Aralık tarihleri arasında Romalılar, Roma Forumu’ndaki Satürn Tapınağı merkezli Saturnalia’yı kutluyorlardı. Roma’nın sivil kültleri İtalya’nın ötesinde açıkça özel bir prestije sahipti, ancak bunlar “İmparatorluğun dini” değildi. Aslında İmparatorluk, imparatorlar ona bir tane vermeyi düşünene kadar evrensel bir dine sahip değildi. İkinci yüzyılda Antoninus Hanedanı’nın imparatorları Helenizmi canlandırmaya karar verdiler ve Hadrianus, Antinous kültünü yeni bir Osiris olarak destekledi; bunun başarısı, imparatorluğun her yanında bulunan çok sayıda heykelle kanıtlanmaktaydı. Daha sonra, Suriye ile aile bağları olan Severus imparatorları (193–235), Doğulu bir Güneş kültünü teşvik ettiler; bu imparatorlardan biri olan Heliogabalus (218–222), Emesa’da (bugünkü Suriye’de Humus) bu kültün rahibiydi. Son olarak Aurelianus (270–275), Güneşe tapmanın daha Heleno-Roma biçimini destekledi: Sol Invictus (Yenilmez Güneş). Bu yeni bir icat değildi; çünkü sol invictus’un Roma’da zaten iki tapınağı vardı ve Antoninus Pius (138–161) döneminden itibaren sikkeler üzerinde yer alıyordu. Ancak Aurelianus ona daha büyük bir tapınak ve bir rahipler koleji kazandırdı ve Roma takviminde kış gündönümüne denk gelen 25 Aralık’ta, her dört yılda bir imparatorluk çapında oyunlarla kutlanacak olan Dies Natalis Solis Invicti’yi (“Yenilmez Güneş’in Doğum Günü”) başlattı.
İmparatorluğun din politikalarında her zaman senkretik bir yaklaşım vardı. Güneş tanrısı genellikle Apollo ile özdeşleştirilirdi; bazen Apollo Helios olarak adlandırılırdı. Mitra’nın müritleri de kendi tanrılarını Sol Invictus olarak tanırlardı. O aynı zamanda, kültü Mısır’dan imparatorluğun her eyaletine yayılmış olan İsis’in oğlu Horus’tu. Yunanlar arasında Harpokrates olarak bilinen Horus (Mısırca Har pa khrad, “çocuk Horus”), Mısır’da güneş tanrısı Ra ile özdeşleştirilmiş ve doğum günü olan 25 Aralık’ta kutlanmıştı. Aslında astronomide heliosantrizmin ortaya çıkışından çok önce, tüm tanrıların, çeşitli uzaklıklarda, Güneş’in etrafında döndüğü bir heliosantrik dinî sistem yaratmaya yönelik imparatorluk çapında bir girişimden söz etmek yerindedir; burada Güneş, Theos Hypsistos yani “En Yüce Tanrı” ve imparatorun ilahi refakatçisi olarak anlaşılmaktaydı.
Ocak 250’de, yeni tahta çıkan imparator Decius, imparatorluktaki herkesin imparator adına kurban sunmasını zorunlu kılan bir ferman yayımladı. İmparatorluk kültünün bu zorunlu niteliği daha sonra Diocletianus (284–305) tarafından daha da pekiştirildi. Bu uygulama, Severus Hanedanı’nın çöküşünü izleyen kronik istikrarsızlık döneminden sonra siyasal ve toplumsal uyumu güçlendirmenin bir aracıydı. Daha önce birçok imparator ölümünden sonra tanrılaştırılmıştı, ancak yaşayan imparatorun ilahiliği görece yeni bir olguydu. Bu ilahilik, imparatorun, Neoplatonik bedensiz ruhlar (daimones’in Latince karşılığı) teorisinin yaygın olarak kabul gördüğü bir dönemde, imparatorun şahsına değil, bedensiz olan ruhuna, genius’usuna atfediliyordu. Bedensiz ruh, Genii, Platoncu idealar ya da daha alt düzey tanrılar olarak anlaşılabilirdi. İmparatorun kendi genius’u vardı; “Roma halkı”nın kendi genius’u vardı; Roma şehrinin ve İmparatorluğun da öyle ve tüm bu geniiler birbirleriyle bağlantılıydı. Yeni imparatorluk kültü, Sol Invictus kültünün yerini almadı; ona eklendi ve imparator, Güneş Tanrısı’nın bir tür oğlu olarak onurlandırıldı.
O dini sistemi kendi Hıristiyan din anlayışlarımızla (kutsal metinler külliyatı, inançlar kümesi, kurtuluş vaadi ve münhasırlık sözleşmesi gibi) yargılamaktan kaçınmalıyız. Bu kavramlar o dönemde yoktu ve bugün “dinî” saydığımız pek çok soru o zamanlar “felsefî” kabul ediliyordu. İmparatorluk kültünün basit sembolik jestlerini yerine getirmek ya da Sol Invictus festivaline katılmak, genel olarak tanrıların var olduğu ve onların iyicil gücünün insanın kültle ilişkili faaliyetleriyle hem açığa çıktığı hem de arttığı anlayışının ötesinde herhangi bir dinî “iman” gerektirmeyen toplumsal ve siyasal etkinliklerdi.
Siyasal mesajının yanı sıra Sol Invictus (Yenilmez Güneş Tanrısı) kültünün, şiir ve görsel sanatlarda tanrıların insan biçimli tasvirlerini onaylamayan felsefî zihniyete sahip kişiler için kabul edilebilir olma gibi bir avantajı vardı. Platoncu paradigmada Güneş, Biricik Tanrı’nın ya da Kozmik Logos’un mümkün olan en iyi sembolüydü. Gerçekte, ilahi olanın bundan daha doğal ve evrensel bir sembolünü bulmak zordur. Bu nedenle Michael Grant, The Climax of Rome adlı eserinde şöyle yazabilmiştir: “O dönemde güneşe tapınma, Roma dünyasının devlet kültüydü ve tanrı milyonlarca sakini tarafından kabul görüyordu.” Güneş kültü birkaç yıl sonra Hıristiyanlığa yenik düşmeseydi, Akdeniz bölgesinin kalıcı dini hâline gelebilirdi.”[5]
Konstantin’in kendisi de yaşamının son on yılına kadar güneş kültünün güçlü bir destekçisiydi; bunu “The Cross Superimposed on the Sun” adlı makalemde belirtmiştim. 321’de dies solis’i (Güneş/Pazar) dinlenme günü ilan etti ve 330’da Konstantinopolis’te, tepesinde güneş tacı taşıyan Apollo kılığında kendi heykelinin bulunduğu, 30 metre yüksekliğinde bir sütun diktirdi. Michael Grant, “güneş kültünün birçok insanın Hıristiyanlığa geçmesi için bir köprü işlevi gördüğünü” varsayar, [6] ancak Hıristiyan otoriteler nehrin kendi taraflarında uygun bir köprübaşı inşa edene kadar bu köprü mevcut değildi; bunu da Mesih’e güneşe ait nitelikler atfederek yaptılar. Anahtar açıkça, İsa’nın 25 Aralık’ta doğduğunu ilan etmekti; bu da 330’ların sonlarında yapıldı. Aynı dönemde “Güneş günü”, “Rabbin günü” olarak ilan edildi. Konstantin’in Pazar gününü dinlenme günü ilan etmesinden 26 yıl sonra doğan Aziz Hieronymus şöyle dedi: “Putperestler Rabbin Günü’ne ‘güneş günü’ derlerse, biz bunu memnuniyetle kabul ederiz; çünkü bugün dünyanın ışığı yükselmiştir, bugün adalet güneşi ışınlarındaki şifa ile açığa çıkmıştır.”
Güneşe tapınmanın politeizmden Hıristiyanlığa bir geçiş olduğunu düşünmek tarihçilerin yapmaması gereken teleolojik bir düşünme biçimidir. Daha uygun olan, Hıristiyanlığın Güneşe tapma kültünü özümsemiş ya da ona el koymuş olduğunu söylemektir.
Noel, Hıristiyanlaştırılmış bir “pagan” festivalinin en açık ve muhtemelen en erken örneğidir. Tapınakların yıkılması ve festivallerin yasaklanması yaklaşık 350 ile 450 yılları arasında geçerli olan bu kuralın istisnasıdır. Uzlaşmacı asimilasyon stratejileri, piskoposların tapınaklarla değil, doğal alanlarla bağlantılı ritüel geleneklerini ortadan kaldırma zorluğuyla karşı karşıya kaldıkları daha sonraki dönemlerde daha yaygın hale geldi. Tourslu Gregory’nin anlattığı güzel bir örnekte, yaklaşık 500 yılında Orta Galya’da bir piskoposun, köylülerin bir göldeki tanrıya adak sunmalarını engellemek istediği anlatılır: “Tanrı’nın lütfuyla, bu Tanrı piskoposu, Poitiersli kutsal Hilary’nin şerefine, göl kıyısından uzakta bir kilise inşa ettirdi.” İddiaya göre, vaazları ise işin gerisini halletti: “Adamların yürekleri sarsıldı ve Hıristiyan oldular.” Gölü terk ettiler ve oraya atmaya alışkın oldukları her şeyi kutsal kiliseye getirdiler.”[7] Dies Natalis Solis Invicti’nin İsa’nın doğumunun kutlanmasına dönüştürülmesi de aynı ilkeyi izledi.
Bütün bunlar önemli mi? Sadece “Neden Hıristiyanız?” sorusuyla ilgileniyorsanız önemli. “Neden Noel’i kutluyoruz?” sorusu da bu sorunun bir parçası. Bana göre, Roma İmparatorluğu’nun Hıristiyanlaştırılmasını incelemek önemlidir çünkü şu anda uygarlığımızın Hıristiyanlıktan uzaklaşmasının son aşamasını yaşıyoruz. Bu süreç bizi ruhen çıplak ve aç bırakıyor; çünkü Hıristiyanlaşma, paganlıktan tamamen arındırma anlamına gelmişti. Konstantin’den önce Hıristiyanlar hoşgörüyü savunuyorlardı: Tertullian şöyle yazmıştı: “İnsan yasasının karakteristik bir özelliği ve aslında, ne istediğimizi belirleme konusundaki doğuştan gelen yeteneğimizin bir ifadesi olarak, her birimiz kendi uygun gördüğümüz şekilde ibadet ederiz.”[8] Konstantin’den sonra Hıristiyanlar tonlarını değiştirdiler: Bana hoşgörü, sana değil. Böylece Hıristiyanlık çevresinde ruhsal bir çöl yarattı ve şimdi Hıristiyanlık önemsizleşecek derecede küçüldüğüne göre, geriye yalnızca çöl kaldı.
Hıristiyanlıktan arındırılma (dechristianization), bizzat Hıristiyanlaştırmanın durdurulamaz sonucudur. Neden mi? Çünkü Hıristiyanlık özünde irrasyoneldir; imkânsız şeylere (aslında yalanlara) inanmayı, yani bir “iman bildirgesi”ni şart koşar. Akıl bakımından olgunlaşmış yetişkinler, Hıristiyan dogmasına gerçek anlamda inanamazlar. Bazı fanatik kümeler dışında, dogmatik Hıristiyanlık ancak Siyonizme hizmet ettiği ölçüde varlığını sürdürecektir. Bu iki nedenden dolayı, ihtiyaç duyduğumuz şey Hıristiyanlıktan arındırmayı tersine çevirmek değil, Hıristiyanlaştırmayı tersine çevirmektir.
Hadi Roma’yı yeniden büyük yapalım!
Ama çocuklarınıza İsa’nın Noel’de doğmadığını söylemeyin. Bunun yerine onlara, Bebek İsa’nın Güneş Tanrısı olduğunu öğretin.
*Laurent Guyenot Ortaçağ Çalışmaları alanında doktora yapmış, günümüzde İsrail tarihi ve JQ (the Jewish Question) üzerine uzmanlaşmıştır.
Kaynak: https://radbodslament.substack.com/p/happy-day-of-the-invincible-sun
Sonnotlar
[1] Edward J. Watts, The Final Pagan Generation, University of California Press, 2015, s. 17.
[2] A.g.e., s. 12.
[3] A.g.e., s. 24.
[4] A.g.e., s. 36.
[5] Michael Grant, The Climax of Rome. The Final Achievements of the Ancient World AD 161–337, Londra, 1968, s. 224.
[6] A.g.e., s. 234.
[7] Tours’lu Gregorius, Glory of the Confessors II, Richard Fletcher tarafından alıntılanmıştır: The Conversion of Europe: From Paganism to Christianity 371–1386 AD, HarperPress, 2012, s. 70.
[8] Tertullianus, To Scapula, Douglas Boin tarafından alıntılanmıştır: Coming Out Christian in the Roman World: How the Followers of Jesus Made a Place in Caesar’s Empire, Bloomsbury Press, 2015.
Tercüme: Ali Karakuş