Yeniden Descartes, Çünkü

Bir süredir zihin (ruh)-beyin (beden) problemi çerçevesinde Descartes’i doğru anlamanın öneminden, onunla ilgili ezberlerimizin çoğunun hatalı olmasından bahseden yazılar yazıyoruz. Descartes’i bu denli hatalı anlaşılmasının ve itibardan düşürülmesinin nedeninin onun zihni, maddeden ayrı bir töz olarak görmesinden kaynaklandığını anlatmaya çalışıyoruz. Böyle yapmaktan bir muradımız var. Önce biraz bugün unutulmaya yüz tutan irade ve sorumluluk kavramlarının durumundan bahsedelim.

“Anı yaşamaktan, anda kalmaktan, kendin olmaktan, dilediğini özgürce yapmaktan çokça bahsediyoruz bu günlerde. Ama insanın ‘iradi’ bir varlık olduğunu, hayatı boyunca bizzat kendi iradesiyle yapmış olduğu ve yapacağı tercihler ve sonucunda üstlenmek durumunda kalacağı sorumlulukları nedense pek gündeme almıyoruz. Maalesef günümüzde ‘irade’ ile birlikte neredeyse rafa kaldırılmaya çalışılan kavramlardan birisi de ‘sorumluluk’… Ne yazık ki böyle olmasında da çocuk yetiştirme pratiklerine ve eğitime çok güçlü yansımaları olan modern psikoloji söylemlerinin ve onların toplum tarafından algılanışının payı çok…

Modern psikolojik bilimlerde, psikiyatri ve psikoterapi uygulamalarında ne hayat seçimlerimizin ne de sonucunda kabul etmek zorunda olduğumuz sorumluluklarımızın pek dikkate alınmadığını söylemek durumundayım. Tamamen elimizde olmayan nedenlerle bir kişiliğe ve psikolojik bir rahatsızlığa sahip olmuşuz ve bundan dolayı kendimizi sorumlu tutmamamız, suçlamamamız gerektiği şeklinde bir yaklaşımımız var. Ancak modern psikoloji teori ve uygulamalarının ihmalden geldiği bu husus, adli psikiyatri ve psikolojinin gündeminden hiç eksik olmuyor; bu alanlardaki meslektaşlarımız, toplumda ve modern psikolojik bilimlerde pek yüz verilemeyen ‘irade’ ve ‘sorumluluk’ kavramlarını didikleyerek vakalar üzerinde karar vermeye çalışıyorlar.

Bilim iradeyi önemsemiyor ama hayat öyle değil!

Evet, ‘irade’ ve ‘sorumluluk’ kavramları sadece adli süreçlerde hukukçuların biz psikolojik bilimlerdeki meslek sahiplerine bilirkişi olarak ‘cezai ve hukuki ehliyet’, ‘fârik ve mümeyyiz olup olmama’ gibi soruları karşısında yaptığımız davranış, işlediğimiz suç nedeniyle gündeme geliyorlar. Psikolojik bilimlerdeki meslek sahipleri olarak biz de kişinin akıl hastalığı olup olmadığına, eğer varsa, işlediği fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılama veya bu fiille ilgili olarak davranışlarını yönlendirme yeteneğini (şuur ve hareket serbestisi) etkileyip etkilemediğine, etkilediyse ne ölçüde etkilediğine göre cevap vermeye çalışıyoruz.

Genel hatlarıyla ele alındığında, elbette modern psikiyatrinin ve psikolojik bilimlerin bakışında bir sorun olmadığını söyleyebiliriz. Sistem bir biçimde işliyor. Bir yandan insan psikolojisi, zihni ve beyin işleyişi, akıl hastalıklarının nedenleri anlaşılmaya, bilimsel zeminde tedavileri düzenlenmeye çalışılıyor, bir yandan “suç” ortaya çıktığında varsa psikolojik rahatsızlığın ne ölçüde etkili olduğuna cevap bulunmaya gayret ediliyor.

Ancak ben yine de ‘Keşke insanın hayat tercihlerine ve sorumluluklarına sadece adli süreçler karşısında değil de tüm psikolojimizin işleyişinde ve sağlıksız, psikopatolojik durumlarında ortaya çıkışında da dikkat edilip rolleri, payları araştırılsaydı…’ demeden edemiyorum. Hatta bu temennimi, ‘Keşke ilgili beşerî bilimlerle bağlantı içinde, günümüz yaşantı ve anlayışlarının insan tercihleri ve sorumluluk anlayışındaki etkisi üzerinde yeterince durulabilseydi…’ demeye kadar genişletmek mümkün. Çünkü akademide irade ve sorumluluğun üzerinde fazlaca durmadan, daha ziyade insanın elinde olmayan hususların altı çizilirse, bunun çocuk yetiştirme pratiklerine ve eğitime hesap edemediğimiz çarpıtılmış yansımaları olacağını, olduğunu görüyoruz.

İrade yoksa, sorumluluk da olmaz

İnsanları, davranışlarının sorumluğunu, kendi ellerinde, iradelerinde olduğunu anlatmakta müşkül çekiyorsunuz. Kimse sorumluluk almak istemiyor; sorumlu, doğulan aile, genetik yapı, insanın elinde olmayan kişilik ve psikolojik özellikleri olarak gösteriliyor.

Sonuçta biz irade ve sorumluluk kavramlarını unuttukça, her yeni nesilde, sürekli, ‘Beni seç, benim ürünümü tercih etmen hâlinde kazanacaksın!’ diye aklımızı çelmeye çalışan, bizi çepeçevre kuşatan moda-reklam ve pazarlama dünyasının seçimlerimiz üzerindeki etkileri biraz daha artıyor. Hayatının her alanında, aklına ne gelirse o doğrultuda anlık seçimler yapan, bunu özgürlük alanı içinde değerlendiren ve böyle yapmanın sorumlulukları üzerine hemen hiç düşünmeyen, sürekli sorumluluğu, suçu başka şeylere yıkmaya çalışan bir zihniyet yapısı ortaya çıkıyor.

Maalesef günümüzde varoluşçu felsefe ve psikoloji dışında insanın ‘seçim yapan varlık’ olduğunu vurgulayan güçlü bir ekol yok. ‘İnsan özgür iradesiyle yaptığı tercihlerini ve ortaya çıkacak sonuçlarını kendisinden başka kimseye yükleyemez. İnsanın özgürlüğü diğer canlıların serbestliğiyle kıyaslanamaz’ diyen bulunmuyor.

Özgürlük anlayışımız da sorunlu

İnsan; seçim yapan (ihtiyaç sahibi), iradesini seçimleri doğrultusunda kullanan ve bu nedenle de hayatından sorumlu olan bir varlıktır. İnsan, kendi hayat tercihlerini kendi iradesiyle yapar. Doğrudur; kendi anne babamızı, bedenimizi, toplumsal kuralları, hayat koşullarını belirleyemediğimiz dünya hayatında insanın tekil iradesinin gücü olsa olsa kelebeğin kanat çırpmalarıyla kıyaslanabilir, ama son tahlilde insan özgürdür. Bizi fiillerimizden sorumlu kılan, işte varoluşumuzdaki bu özgürlük unsurudur. Seçimlerimiz, özgürlüğümüzün cisimleşmesi, gerçeklik kazanmasıdır. Özgür olduğumuz için seçim yapar, seçim yaptığımız için sorumlu oluruz. Seçtiğimiz hayatı yaşamanın, seçmediklerimizden vazgeçmenin sorumluluğu…

Her seçimimiz, aynı zamanda bir kaybediştir; diğer seçim ihtimallerinden vazgeçtiğimiz için potansiyel olarak suçluluk ve pişmanlık duygusunu barındırır. Seçim yapabilme iradesi aslında vazgeçtiklerimizin yokluğuna katlanabilme gücüdür. Bu nedenle birçokları, özgürlüğün eninde sonunda pişmanlığa yol açacak bir kararla neticeleneceğini sezdikleri için özgürlükten çok korkarlar. Özgürlüklerini sere serpe hoyratça kullananlar gibi yapmazlar, ama özgürlük korkusu onları başkalarına yapıştırır, başkalarının iradelerine bağımlı hâle getirir.

Özgürlük, ‘Dilediğimi yaparım, kimse bana karışamaz!’ pervasızlığı ve serkeşliği değil, tam tersine eylemlerinin sorumluluğunu almayı ve sonuçlarına katlanmayı gerektiren bir varoluşsal konumlanıştır. Elbette insanın yapacağı tercihi, vereceği kararı etkileyen ve baştan sona hepsini hesaba katmaya kimsenin muktedir olamayacağı sayısız önkoşul ve durum vardır. Ama yine de insan, bir tercihte bulunurken, bir karar verirken öncelikle kendisiyle sonra vereceği kararı çerçeveleyen koşullarla ilgili gerçekliği mutlaka hesaba katarak hareket eder. Akıl bâliğ olan, gerçekçi değerlendirmeler yapabilen her insan, şöyle ya da böyle özgürlüğün tek başına bir töz olmadığını mutlaka yanında sorumluluğu da taşıdığının farkına varmıştır.

Arzu ve irade

Özgürlük hissimiz varoluşumuzda o denli belirleyici ki, aslında dört bir yandan zorunlulukla sarılmış, kuşatılmış olduğumuzu, zorunlulukların bizi sorumlu kıldığını görmüyoruz. Zorunluluklarımız, bizim dışımızdaki şartlar öylesine belirleyici ki, göklere çıkardığımız irademizin elinde aslında çok az seçim fırsatı kalıyor. Benliğimizin içinde önemli bir yer tutan bedenimizin sağlıklı olup olmaması hakkında bile bize çoğu zaman söz düşmüyor. Hayatımız ve irademiz çoğu zaman bu zorunluluklara uyum sağlamaya çalışma kimi zaman da sahiden özgürce tercihte bulunma arasında geçip gidiyor. Her ne kadar günümüzde daha çok özgürlüğün nidaları duyulsa da gerçekler böyle yani gerçekliğin aleyhine bir işleyiş söz konusu…

Özgürlüğün öne çıkarılmasının temel nedeni, tüketim ve portföy toplumunda arzulara ve hazza verilen önemden kaynaklanıyor. Sistem buna göre çalışıyor. Bu yüzden psikolojik bilimler ve psikiyatri ‘irade’ kavramını ilahiyata ve felsefeye terk etmek, arzuyu ve doyumu vurgulamak durumunda kalıyor.

Freud’un insandaki arzu akışının ve dürtülerin kaynağı olarak gösterdiği ‘bilinçdışı’ kavramının, arzuyu iradenin karşısına diken anlayışa çanak tuttuğunu şimdi daha iyi görebiliyoruz. Geriye dönüp bakıldığında tüm modern psikolojik bilimlerde iradenin dışlanarak arzunun öne çıkarılmasının Viktorya döneminde Batı dünyasında iradeyi hükümran kılmak adına insan arzusuna karşı açılan savaşa bir tepki olduğunu söylemek mümkün. Elbette Viktorya dönemi saçmalıklarını kimse savunamaz; insanın arzu akışını iradeyle tamamen baskılamak hem imkânsız hem saçmadır. Viktorya döneminin saçmalıklarına karşı çıkıyorum diye insanın iradesine ve sorumluluklarına karşı çıkmanın da iler tutar bir yanı yoktur. İnsan davranışında iradenin hiç payı olmadığını, davranışların tümüyle bilinçdışı dediğimiz karanlık alandan ya da toplumsal dinamiklerden kaynaklandığını söylemek de yorumda çok aşırı gitmenin bir başka şeklidir.

Arzu ve irade, birbirinden koparılamaz. Nasıl bilinçli hâllerimiz bilinçdışıyla bağlantılıysa, arzu da iradeden bağımsız değildir; onlar birbirine karşıt değil aynı sürecin tamamlayıcı parçalarıdır. Arzu iradenin temelidir, arzu yoksa irade de yoktur. İnsan arzusu, yalnızca geçmişten gelen bir itme ya da yalnızca tatmin isteyen ilkel ihtiyaçların çağrısı değil fakat aynı zamanda irademizle gelecekte olmasını umduklarımıza, bir şekil vermedir. İnsan, arzulayan bir varlıktır ama arzu akışını insana yakışır bir yola sokacak olan iradedir. Arzunun anlam çağrışımı inanca, hevese, yaşama şevkine yakındır.

Bugün insanın başına gelenlerin ve bu arada davranışsal bağımlılıkların ve kumar sorununun sorumlusu, sanılanın aksine arzular değil, iradesi alınmış dünyada, arzuların rehbersiz kalmasıdır. Davranışsal bağımlılıklardan, kumar sorunundan mustarip kimseler de iradesinin şiddetli arzuya engel olamadığı iddialarından vazgeçmelidirler. Ağır, içinden çıkılması zor bir derde düştüklerini elbette kabul etmeliyiz ama çıkış için başlangıç yolu, henüz başaramıyorsa bile, yapabildiği ölçüde, hayata dair sorumluluklarını üzerine almaya çalışmak olmalıdır. Zira insan yaşadığı sorunlarda kendi payını göremiyorsa, onun değişmek için hiçbir çaba harcamayacağı, değişme çabasını anlamsız bulacağı açıktır. Sorumluluğunun ve başına gelenlere kendi katkısının farkına vardıkça insan, değişim için bir inanç ve umut taşır, arzusunu iradesinin rehberliğinde olumlu yönde değişmeye doğru yöneltebilir.”

Yukarıdaki uzun alıntı, “Umuda İmkan Aramak” kitabımızdaki “Unutulan kavramlar: Sorumluluk, irade” bölümünden alınmıştır. Gerçekten de (her ne kadar sosyal psikolojide “benlik” hala kimlik’e oldukça yakın bir anlamda önemli bir araştırma alanı olarak varlığını korusa da) bugün psikolojik bilimlerde benlik’i ve onunla birlikte sorumluluk ve iradeyi savunmanın zemini giderek ortadan kalkmakta, ayağımızın altındaki halı kayganlaşmaktadır. O yüzden epey zamandan beri, bu unutulan kavramların yeniden gün yüzüne çıkarılması gerekliliğini vurgulamaya çalışıyorum. Neredeyse her kitabımda bir biçimde benlik, bilinç ve irade konularının gündeme getirme nedenim, gerek psikanalitik bilinçdışı kavramını gereke doğu ezoterizmini eğip bükerek insan varoluşunu hafife almak, itibardan düşürmek gayretlerini fark etmem ve onlara karşı durmaya çalışmam… “Hayat Oyunu” kitabımda altını çize çize vurguladığım, Rollo May’in de ısrarla savunduğu şu bakışı yerleştirmeye gayret etmektir: “Arzu ve irade, birbirinden koparılamaz. Arzu, yalnızca geçmişten gelen bir itme ya da yalnızca tatmin isteyen ilkel ihtiyaçların çağrısı değil aynı zamanda irademizle geleceğimize bir şekil vermedir. İnsan, arzulayan bir varlıktır ama arzuyu insana yakışan yola sokan iradedir.”

Doğrudur, günümüzde sapla saman birbirine karışmıştır. Mesela insanı ve özgür iradesini en berrak biçimde varoluşçu düşünür ve psikoloji yanlıları savundukları halde, insan bütünlüğü anlayışını ortadan kaldıran ilk kişi olarak Descartes’e en şiddetli saldırıyı yöneltenler de onlardır. Oysa Descartes’in insanın bütünlüğünü ortadan kaldırdığı, zihni ve beyini, bedeni ve ruhu birbirinden kopardığı doğru değildir. Materyalist monizme dayalı bir bilim anlayışını egemen kılabilmek için Descartes feda edilmiş ama bu arada insanın, iradesinin ve erdemlerinin de zarar göreceği hesap edilememiştir. Oysa zihni maddeye indirgemeyen, maddeden apayrı ele alınması gereken bir töz olarak gören Descartes’in  yolundan gidilmiş olsaydı, bu zararların bertaraf edilmesi, bilimin, beşeri bilimlerin, felsefe ve ilahiyatın birbirleriyle uyumlu biçimde çalışması mümkün olabilecekti. Bu nedenle “nasıl oldu da benlik, bilinç ve iradeyi böylesine yıprattığımızı en baştan başlayarak düşünmeliyiz, düştüğümüz yerden kalkmaya çalışmalı, zihni maddeye indirgemekten kurtulduğumuzda önümüzde açılacak ufku görmeliyiz.