Yemen Krizi ve Riyad’ın Endişesi
Son günlerde Yemen’deki Husilerin Suudi Arabistan’ın kritik tesislerine yönelik düzenlediği geniş çaplı saldırılar, Yemen krizini Krallığın birincil güvenlik meselesi haline getirdi. Başta Riyad Havalimanı olmak üzere çeşitli havalimanlarının, petrol tesislerinin ve boru hatlarının hedef alınması, hatta siyasi elitlere yönelik saldırı ihtimali Riyad’daki güvensizlik algısını daha da derinleştiriyor. Bunun yanı sıra Husilerin, Eylül başından itibaren Yemen’in Kızıldeniz kıyılarının büyük bölümünü kontrol altına alarak Bab el-Mendeb Boğazı’ndaki Suudi petrol tankeri trafiğini tehdit edebilecek bir kapasiteye ulaşması da son derece kritik bir eşiği işaret ediyor. Bu tür asimetrik saldırıların önlenmesinde karşılaşılan güçlükler ve Batı’nın sunduğu güvenlik garantilerinin yetersiz kalmasına ilaveten doğudan yönelen İran tehdidi ile güneyden gelen Yemen tehdidi, Krallığı adeta iki cepheli bir mücadelenin ortasında bırakıyor.
1960’lı yıllarda ilkine ve bugün ikincisine şahit olduğumuz Yemen krizi Suudi Arabistan açısından yalnızca güvenlik ve İran’la rekabet meselesinin ötesinde hanedan içindeki siyasi elitler arasındaki güç paylaşımını ve rejimin toplumsal dayanıklılığını da sınayan bir kriz olarak okunmalı. Bölgedeki tek adam rejimlerinden oldukça farklı olan Suud hanedanının geniş aile kolları ve güçlü kabilelerle kurduğu akrabalık bağları, Riyad’daki elit uyumunu yalnızca saray içi bir mesele olmaktan çıkarıyor. Hanedan kolları arasındaki uyumun bozulması; hanedan kolları tarafından yönetilen kurumların merkezi yönetimle uyumunun zayıflaması ve hanedan kollarının ilişkili olduğu toplumsal geniş çevrelerde hoşnutsuzluk yaratabilmesi gibi iki önemli sonuç üretiyor. Bu nedenle Yemen’deki gelişmeleri yalnızca Husilerin askerî faaliyetleri veya İran-Suudi rekabeti üzerinden okumak, Riyad’ın güvenlik kaygılarının tarihsel ve iç siyasi boyutlarını gözden kaçırıyor.
1960’lı yıllardaki I. Yemen Krizi, dış politikadaki başarısızlıklarla hanedan içi uyumsuzluğun birbirini nasıl besleyebildiğini gösteren önemli bir örnekti. Yemen’de hedeflenen politik sonuçların alınamaması, Kral Suud dönemindeki iç gerilimleri ağırlaştırmış, diğer yönetim sorunlarıyla birleşerek 1964’te Kral Suud’un saray içi bir iktidar değişimiyle tahttan uzaklaştırılmasının zeminini hazırlamıştı. Suud’un yerine tahta oturan Faysal ise hanedan kolları arasında güç paylaşımını ve uzlaşmayı esas alan bir politik düzen kurarak rejimin dayanıklılığını yeniden tahkim etmişti. Bugün Riyad’da yaşanan dönüşüm, bu tarihsel deneyimin tersi yönünde ilerliyor: Muhammed bin Selman’ın 2015 sonrasında reformlarla birlikte yürüttüğü merkezileşme ve güçlü hanedan üyelerini yönetimden uzaklaştırma siyaseti, geleneksel elit uyumunu aşındırdı. Mart 2015’te başlayan II. Yemen krizini yönetmekte karşılaşılan zorluklar bu iç dönüşümden bağımsız olarak düşünülemez. İki dönem arasındaki paralellikler, aynı sonucun tekrarlanacağı anlamına gelmez. Ancak Riyad’daki hanedan uyumunun zayıflaması, ülkenin dış ve güvenlik politikasında kapasitenin zayıflamasına yol açıyor ve dış politikadaki başarısızlıkların siyasi maliyetinin yeniden Riyad’a yansıması ihtimalini artırıyor. Bu yazıda gerçekçi bir perspektifle; Krallığın Yemen kriziyle başa çıkma becerisi ile hanedan uyumu arasında bir güçlü bir bağlantı olduğu savunulacaktır.
Suud hanedanı, yalnızca bir aile değil
Suudi Arabistan’daki hanedan yapısını, üyelerini toplumdan kopuk ve yalnızca saray duvarları arasında etkili olan dar bir yönetici elit olarak görmek, ülkenin siyasal mimarisini ve iktidarın doğasını eksik okumaya yol açar. Suud hanedanı, binlerce mensubu ve çok kollu yapısıyla, Ortadoğu’daki klasik tek adam rejimlerinden oldukça farklı olarak devletin ve toplumun tüm kılcal damarlarına derinlemesine nüfuz etmiş, organik bir kurumsal güç odağıdır. Bu yerleşikliğin en temel ayağını, hanedan mensuplarının ülkenin kudretli kabileleriyle tarih boyunca kurduğu ve titizlikle sürdürdüğü evlilik ve kan bağına dayalı akrabalık ağları oluşturur. Hanedan bu sayede toplumun geniş kesimlerine, bölgesel güç odaklarına ve yerel dinamiklere doğrudan bağlanarak iktidarını dışsal bir baskı aygıtı olmaktan çıkarmış, bizzat toplumsal dokunun içine gömülü hâle getirmiştir.
Kabilelerle kurulan bu kan bağına dayalı meşruiyet ve nüfuz zeminine ek olarak, Kral Faysal döneminde kurumsallaşan ve 2010’lu yılların sonuna kadar başarıyla uygulanan hanedan içi dengeli güç paylaşımı mekanizması, Suud ailesinin politik sistem içindeki konumunu benzersiz bir biçimde tahkim etmiştir. Faysal dönemiyle birlikte her bir hanedan kolu, başta Ulusal Muhafızlar, Savunma Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı olmak üzere güvenlik sektörünün kritik bileşenlerini ve devletin stratejik kurumlarını paylaşıp yöneten birer kurumsal güç merkezine dönüşmüştür. Bu kurumsallaşmış denge, hanedanı sadece siyasi kararları alan bir tepe yönetim değil, bürokrasiden güvenliğe, bölgesel yönetimlerden ulema ve tüccar sınıfına kadar devleti baştan başa denetleyen, sistemin her kademesine kök salmış bir yapı hâline getirmiştir.
Söz konusu geleneksel mekanizma, Suudi toplumunun tamamını eşit biçimde temsil eden demokratik veya kapsayıcı bir yapı teşkil etmese de, hanedanın köklü kabilelerle, yerel ileri gelenlerle ve ulemayla kurduğu bu çok katmanlı ilişkiler ağı, rejimin tarihsel meşruiyet dayanaklarını oluşturmuştur. Nitekim Suudi yönetiminin içsel istikrarı yalnızca gelişmiş güvenlik aygıtının sert gücüne ya da petrol rantının dağıtım kapasitesine indirgenemez. Bu istikrar, esasen hanedanın kendi içindeki konsensüsü koruyabilmesine ve söz konusu güç paylaşımı üzerinden toplumun kılcal damarlarına uzanan gayriresmî denge, sadakat ve temsil kanallarını canlı tutabilmesine dayanmaktadır.
Hanedan içi uyumun bozulması veya geleneksel güç paylaşım dengesinin sarsılması, saray koridorlarında prensler arasında yaşanan sıradan bir makam ve nüfuz çekişmesiyle sınırlı kalmaz. Hanedan kolları arasında bir iktidar mücadelesi patlak verdiğinde, bunun yarattığı sarsıntılar doğrudan devlet mekanizmasına ve toplumun tabanına yayılır. Nitekim farklı hanedan kollarıyla tarihsel, kabilevi ve akrabalık bağlarına dayalı ittifaklar geliştirmiş olan geniş toplumsal kesimler, bu rekabeti kendi varoluşsal çıkarları ve statüleri açısından ya doğrudan bir tehdit ya da yeni bir fırsat alanı olarak görür. Bu durum kabilevi ve zümresel menfaatlerin ulusal çıkarların önüne geçmesine zemin hazırlayarak rejimin iç dayanıklılığını ciddi biçimde aşındırır. Nitekim dar grup çıkarlarını önceleyen elitler, kendi ayrıcalıklarını korumak uğruna ülkenin genel dış politikası ve ulusal hedefleri aleyhine tavır alabilir. Bu da millî kaynakların devletin stratejik öncelikleri doğrultusunda etkin bir şekilde seferber edilmesini doğrudan engeller.
Sonuç olarak Suud hanedanı arasındaki uyum, sadece yönetici elitlerin kendi aralarındaki bir denge meselesi değil, devlet aygıtının işlemesini ve toplumsal sadakat bağlarının korunmasını sağlayan temel omurgadır. Kan bağıyla örülmüş kabilevi bağlar ile Faysal döneminde kurumsallaşan hanedan içi güç paylaşımı, hanedanın iktidarını devlete ve topluma baştan aşağı gömerek alternatifsiz kılmıştır. Bu konsensüse ve çok merkezli güç dağılımına dayalı dengenin aşınarak gücün dar bir çevrede merkezileşmesi karar alma süreçlerini hızlandırsa da, hanedanın devletin ve toplumun kılcal damarlarına yayılan o köklü ve tarihsel uzlaşıya dayalı meşruiyet zeminini daraltma riskini beraberinde getirmektedir.
Yemen’in tarihsel ağırlığı
Yemen, tarihsel olarak Suudi Arabistan’ın jeopolitik ve stratejik güvenlik hesaplarında her zaman istisnai bir konuma sahip olmuştur. Coğrafi yakınlık ve paylaşılan uzun sınır hattının ötesinde, Yemen’deki siyasal çalkantılar ve rejim değişiklikleri, Riyad tarafından doğrudan varoluşsal bir rejim güvenliği meselesi olarak algılanmıştır. Nitekim 1962 yılında Yemen’de bin yıllık Zeydi İmamlığı’nın devrilerek cumhuriyetçi bir yönetimin kurulması, Suudi Arabistan için sıradan bir sınır komşusu krizi olmaktan çok uzaktı. Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdülnasır’ın devrimci pan-Arabist ajandasıyla Yemen iç savaşına doğrudan askerî müdahalede bulunması, Riyad’da bu bölgesel ve ideolojik meydan okumanın krallığın kendi iç siyasi dengelerini ve monarşik varlığını da sarsabileceği kaygısını zirveye taşıdı.
Bu dış krizin Suudi iç siyasetinde yaşanan derin sarsıntılarla eş zamanlı patlak vermesi, Yemen’in krallığın geleceği üzerindeki tayin edici etkisini çok daha görünür kıldı. Dönemin hükümdarı Kral Suud’un, kurucu Kral Abdülaziz’in ardından gücü ve karar alma yetkilerini tek elde toplama ısrarı, aile içi dengeleri altüst ederek hanedan uyumunu derinden yaralamıştı. Hanedan konsensüsünü hiçe sayan bu aşırı merkeziyetçi ve dışlayıcı siyaset tarzı, krallığı batıda Nasır’ın agresif pan-Arabist kuşatması, güneyde ise Yemen iç savaşı gibi çifte cepheli, varoluşsal bir jeopolitik fırtınanın ortasında bıraktı. Hanedan içi mutabakat zemininden yoksun olan Kral Suud yönetimi, bu çok boyutlu çift cepheli tehdit karşısında Krallığın güvenlik mimarisini ve dış politikasını ciddi bir zaafın ve felcin içine sürükledi.
Bu stratejik tıkanıklığın ardından Kral Suud’un tahttan indirilmesi ve yerine Kral Faysal’ın geçmesi, hanedan içi uyumun rejim güvenliği açısından ne denli hayati bir can damarı olduğunu açıkça kanıtladı. Faysal gözetiminde iktidar, Abdülaziz’in oğulları ve farklı hanedan kolları arasında dengeli, uzlaşmacı ve paylaşıma dayalı kurumsal bir çerçeveye oturtuldu. Suud döneminin gücü tekelleştiren yönetiminin aksine, Faysal’ın inşa ettiği bu kolektif liderlik ve kurumsal denge modeli, Riyad’a Yemen krizini ve bölgesel tehdit dalgasını başarıyla göğüslemesinde muazzam avantajlar sağladı.
Faysal döneminde temelleri atılan ve 2010’lu yılların sonlarına kadar istikrarla korunan bu sistem, hanedan kollarını devletin kritik güvenlik kurumlarıyla organik olarak bütünleştirdi. Savunma Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, Genel İstihbarat Başkanlığı ve Ulusal Muhafızlar gibi stratejik güvenlik ve istihbarat aygıtları farklı hanedan kolları arasında paylaştırıldı. Bu tablo, salt bürokratik bir yetki dağılımı olmanın çok ötesinde, devletin savunma ve güvenlik kapasitesini en üst seviyeye çıkaran ve hiçbir hanedan kanadının gücü bütünüyle tekelleştirmesine izin vermeyen gayriresmî bir denge ve denetleme mekanizması yarattı. Kralın “eşitler arasında birinci” olarak konumlandığı, stratejik kararların hanedan içi müzakere ve konsensüsle alındığı bu hassas mutabakat zemini, saray içi rekabeti bertaraf ederek krallığın dış tehditler karşısındaki askerî, idari ve diplomatik dayanıklılığını tahkim etti.
Kurumsal ve askerî yapılanmadaki bu toparlanma, ideolojik sahada da karşılık buldu. Faysal dönemi, Nasır’ın pan-Arabist saldırganlığına karşı İslamcılığı ve pan-İslamizmi bölgesel bir karşı-hegemonya aracı olarak devreye soktu. Riyad, Yemen merkezli ideolojik tehdide yalnızca konvansiyonel askerî ve lojistik araçlarla değil, bölgesel ve küresel ölçekte inşa ettiği İslami kurumlar ve söylemler üzerinden de ideolojik bir direnç kalkanı örerek yanıt verdi.
2015 sonrası; yönetimde merkezileşme ve elit uyumsuzluğu
2015 yılı sonrasında Suudi Arabistan dış politikası, geleneksel temkinli ve perde arkası diplomasisinden sıyrılarak çok daha iddialı, müdahaleci ve sert güce dayalı bir çizgiye yöneldi. Mart 2015’te başlatılan Yemen askerî müdahalesi, bu radikal doktrin değişiminin en somut ve maliyetli tezahürü oldu. Riyad, sınır boylarında kendisine hasım bir siyasi düzenin kök salmasını engellemek, sahadaki dengeleri doğrudan şekillendirmek ve bölgesel nüfuzunu tahkim etmek amacıyla sahaya indi. Ancak bu agresif dış politika yönelimi, Suud hanedanının on yıllardır süregelen iç iktidar mimarisindeki köklü ve sarsıcı dönüşümlerle eş zamanlı ilerledi.
Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın basamakları hızla tırmanarak iktidarı tekeline alması, karar alma mekanizmalarının son derece dar ve merkezî bir klikte toplanmasıyla sonuçlandı. Kral Faysal’dan bu yana güvenlik bürokrasisini ve kritik kurumları yöneten köklü hanedan kollarının tasfiye edilmesi ve yetkilerinin tırpanlanması, şüphesiz sarayda kararların çok daha hızlı alınmasını sağladı. Ancak bu aşırı merkezileşme, krallığın on yıllardır iç istikrarını borçlu olduğu geleneksel güç dengelerini, denetim mekanizmalarını ve müzakereye dayalı hanedan konsensüsünü tahrip etti. Dış politikada atılan yüksek profilli ve riskli adımlar, içeride hanedan elitlerinin aynı ölçüde uzlaştığı ve sahiplendiği bir zemin bulamadı, karar alma hızı artarken kurumsal ve hanedansal meşruiyet tabanı giderek daraldı.
Suud hanedanı, mensuplarının kudretli kabilelerle, yerel eşrafla ve ulemayla kurduğu kan bağı ve evlilik ilişkileri sayesinde doğrudan toplumun dokusuna gömülü bir güç odağı olduğundan, saray içindeki bu elit uyumsuzluğu yalnızca bürokratik bir makam anlaşmazlığı olarak kalamaz. Hanedan kolları arasındaki geleneksel dengenin bozulması ve bazı kolların sistem dışına itilmesi, bu kanatlarla tarihsel, kabilevi ve sosyopolitik bağları bulunan geniş toplumsal çevrelerde de hoşnutsuzluk ve yabancılaşma üretme potansiyeli taşır. Saray içindeki güç paylaşımı ve temsil kanalları daraldıkça, dışlanan aktörlerin ve onların temsil ettiği toplumsal kılcal damarların rejime olan bağlılık ve sadakatinde çatlaklar belirmesi kaçınılmaz hâle gelir.
Bu iç gerilimler, Suudi Arabistan’ın 2020 sonrasında karşı karşıya kaldığı jeopolitik kuşatmayla birleştiğinde çok daha kırılgan bir tablo ortaya çıkarmıştır. Nitekim 2020 sonrasındaki dönemde Riyad, tıpkı 1960’ların kriz ortamında olduğu gibi, son derece tehlikeli ve yıpratıcı bir çift cepheli savaşın tam ortasında kaldı. Doğuda Basra Körfezi üzerinden baskısını artıran İran tehdidi ve güneyde balistik füzeler ile kamikaze insansız hava araçlarıyla krallığın stratejik enerji altyapısını ve başkentini doğrudan hedef alan Yemen cephesi. Böylesi ağır bir çift cepheli kıskacın yönetilmesi, salt askerî donanım veya petrol gelirleriyle mümkün değildir. Tehdidin doğru algılanması, ordu, istihbarat ve diplomasi kurumları arasında kusursuz bir eşgüdüm sağlanması ve en önemlisi stratejik kararların yönetici elitler tarafından eksiksiz biçimde sahiplenilmesi gerekir. İçeride hanedan uzlaşısı zaafa uğradığında, dışarıda böylesine çetin bir çift cepheli çatışmayı sürdürmek stratejik hedefleri netleştirmek yerine sahadaki tutarsızlıkları, maliyetleri ve rejim kırılganlığını tırmandırmıştır.
Sonuç olarak Yemen krizi, Suudi Arabistan için yalnızca güney sınırında süregelen askerî bir meydan okuma değil, aynı zamanda krallığın iç siyasal dengelerini ve rejimin meşruiyet zeminini test eden kritik bir turnusol kâğıdı niteliğindedir. 1960’lardaki tarihsel deneyim, dış politikadaki yıpranmanın hanedan içi mutabakatı sarstığında rejim açısından nasıl varoluşsal bir tehdide dönüştüğünü açıkça göstermiştir. Günümüzde Muhammed bin Selman’ın gücü tek elde toplayan merkezileşme siyaseti karar mekanizmalarını hızlandırsa da, hanedanın köklü kollarını ve bu kolların temsil ettiği geniş toplumsal ittifakları dışlayarak Krallığın krizlere karşı direncini kırmaktadır. Yemen’de kalıcı bir istikrar sağlanamaması ve buna bağlı olarak artan asimetrik güvenlik tehditleri, içerideki bu çatlakları daha da görünür kılmaktadır.
Bu çerçevede Riyad yönetiminin Yemen krizinden stratejik bir çıkış yapabilmesinin, öncelikle iç cephede handan üyeleri arasındaki konsensüsü yeniden tesis etmesine bağlı olduğu değerlendirilmektedir. Veliaht Prens geleneksel Suudi yönetim aklına dönerek hanedanın farklı kanatlarıyla istişare kanallarını yeniden açması ve dışlanan siyasi elitleri karar alma süreçlerine dâhil edecek adımlar atması hayati bir politika tercihi olacaktır. Saray içi uzlaşının ve kolektif liderlik ruhunun canlandırılması, hem dış politikanın toplumsal ve kurumsal sahiplenilmesini artıracak hem de Yemen meselesinde çok boyutlu, dengeli ve sürdürülebilir bir barış vizyonunun geliştirilmesini kolaylaştıracaktır. Zira iç mutabakatını tahkim edememiş bir Riyad’ın, güneyindeki krizi kalıcı biçimde çözmesi ve bölgesel güvenlik mimarisinde belirleyici bir aktör olarak kalması mümkün görünmemektedir.
[1] Doç. Dr., Mardin Artuklu Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölüm başkanı., [email protected].