Yapay Zekâ Sektörü Olası Bir Kamulaştırmaya Zemin Hazırlıyor
Yapay zekâ sektörünün olası bir kamulaştırmanın zeminini hazırlamaya başlamasının iki muhtemel nedeni var. Birincisi, yapay zekâ finans balonunun yarattığı zararları topluma yüklemek. İkincisi ise yapay zekâ şirketlerini devletle bütünleştirerek iktidar yapısının resmî bir parçası hâline gelmek.
Önde gelen yapay zekâ yöneticilerinin gündeme taşıdığı ve medyanın da büyüttüğü son yapay zekâ kıyamet senaryoları son derece kuşkulu. Nat’in aktardığı üzere bunlar, öncü yapay zekâ laboratuvarlarının rekabet karşıtı bir düzenleyici ele geçirmeyi ve olası kurtarma paketlerini meşrulaştırmak için yürüttüğü koordineli bir çabayı fazlasıyla andırıyor. Kurtarma paketleri kısmı dışında Yanis Varoufakis de aynı görüşte.
Varoufakis, kısa süre önce Wolfgang Münchau ile Econoclast podcast’inde yaptığı bir söyleşide Dario Amodei ve Sam Altman’ın hükümet düzenlemesi yönündeki çağrılarını “alaycı, korkunç bir sahtekârlık” diye nitelendirdi. Öncü yapay zekâ laboratuvarları, asılsız “yüzde 10 yok oluş” senaryolarını büyüterek karteller kurmaya, daha küçük girişimlere karşı antitröst denetimlerinden yararlanmaya ve doğrudan kurumsal hukuki sorumluluktan kaçınmaya çalışıyor.
Beyaz Saray’da kısa süre önce imzalanan Süper Zekâ Üzerine Yapay Zekâ Anlaşması’nın arkasındaki saik de bu olabilir. Nat’in daha önce aktardığı gibi bu, gerçek bir denetim sağlamak yerine düzenleyici ele geçirmeyi gerçekleştirmek, gerçek hukuki sorumluluğun önünü kesmek ve mevcut yapay zekâ laboratuvarlarını korumak amacıyla tasarlanmış, alaycı ve gönüllülük esasına dayalı bir halkla ilişkiler çalışması.
Burada iki dinamik söz konusu. Birincisi, yapay zekâya ilişkin olası kıyamet senaryoları konusunda medyanın yarattığı abartı. İkincisi ise hükümet gözetimini kabul etmeye yönelik bir halkla ilişkiler çalışması. Pratikte bu gözetim neredeyse yok denecek kadar sınırlı olacak; buna karşılık özellikle yabancı şirketlerin pazara girmesini engelleyecek düzenlemeler getirerek bir tekel yaratacak.
Bu tablo, yapay zekâ sektörünün kendi teknolojisinin ne kadar önemli olduğu konusunda — öyle ki hepimizi öldürebileceği iddiasına varacak ölçüde — bir abartı üretmesi ve hükümet düzenlemesini kabul ediyormuş gibi davranması şeklinde okunabilir. Böylece balon patladığında bu şirketler “batamayacak kadar büyük” kabul edilip kamu kaynaklarıyla kurtarılabilir. Bu senaryo hem makul hem de acımasız ölçüde zekice görünüyor.
Bu şirketlerin üzerindeki mali sıkıntılar, bu blogun okurları için yeni değil. Nat’in son derece başarılı aktarımları bir kez daha gösteriyor ki finans analistleri ile konuya hâkim yorumcular, aşırı borcun, henüz inşa edilmemiş kapasitenin ve spekülatif anlatıların ekonomik gerçekliğin duvarına doğru ilerlediği konusunda uyarıda bulunuyor.
Örneğin Anthropic’in halka arz izahnamesine ait sızdırılmış bir taslak, şirketin 2025 gelirlerinin yüzde 1.000’in üzerinde artarak 4,6 milyar dolara çıkmasına karşın 8,06 milyar dolar faaliyet zararı ve çarpıcı biçimde 42 milyar dolar net zarar açıkladığını gösteriyor; bu zararın bir bölümü yükümlülüklerdeki değer düşüşlerine bağlanıyor. Anthropic’in geleceğe dönük bulut ve hesaplama taahhütleri 518 milyar doların üzerinde. Şirket ayrıca gelirlerinin yaklaşık yüzde 25’i için yalnızca iki müşteriye büyük ölçüde bağımlı.
Bir başka örnekte, haberlere göre OpenAI’nin yıllıklandırılmış geliri 70 milyar dolara yaklaşırken, denetlenmiş 2025 rakamları şirketin 13,07 milyar dolar gelir üzerinden 38,5 milyar dolar zarar ettiğini gösteriyor. Şirket, halka arzını 2027’ye erteledikten sonra 1,4 trilyon dolar değerleme üzerinden 30 milyar dolarlık bir köprü finansman turu arıyor.
Bu durumda Alex Karp’ın şu sözlerini nasıl değerlendirmeliyiz: “Bu tür bir hukuki yükümlülükle baş etmenin tek yolu hükümete gidip ‘Bizi kamulaştırın, lütfen’ demek”?
Karp bunu söyleyebiliyor, çünkü Palantir kuruluşundan bu yana esasen CIA’in himayesinde büyümüş bir şirket ve ABD’deki gözetim ile savunma sanayisinin içine öylesine işlemiş durumda ki birinin nerede bitip diğerinin nerede başladığını görmek zor. Ancak Karp’ın burada söylediği şey farklı. Ona göre öncü modelleri fikri mülkiyet hırsızlığı iddialarından ve üst sınırı olmayan hukuki yükümlülüklerden korumanın tek yolu, eninde sonunda kamulaştırmayı talep etmek ya da buna ihtiyaç duymak.
Bu, The Technological Republic adlı kitabında ayrıntılı biçimde ortaya koyduğu vizyonuyla uyumlu. Karp’a göre teknoloji şirketleri devleti bir hasım, düzenleyici bir baş belası ya da edilgen bir müşteri olarak görmek yerine ulusal çıkara hizmet etmeyi varoluşsal ve vatansever bir görev olarak benimsemeli.
Kilit önerilerinden biri “Soğuk Savaş İttifakı”na, yani “Yeni Manhattan Projesi”ne dönüş. Karp, seçkin bilim insanlarının, mühendislerin ve hükümet yetkililerinin “totaliter tehditlere” karşı koymak için sıkı bir uyum içinde çalıştığı 20. yüzyıl ortalarındaki sivil-sanayi paradigmasına geri dönülmesini savunuyor.
Günümüzdeki yapay zekâ yarışını Manhattan Projesi’ne benzetiyor ve liberal demokrasilerin ayakta kalmasının, algoritmik üstünlüğü Batı’nın mı yoksa hasımlarının mı elde edip kullanıma sokacağına bağlı olduğunu ileri sürüyor.
Hem OpenAI hem de Anthropic’in kurucuları benzer iddialarda bulundu. Dario Amodei’nin vizyonu, bir ülkenin kendisi için çalışan Nobel Ödülü düzeyinde binlerce ajana sahip olabileceği ütopik bir senaryodan, yapay zekânın bildiğimiz hayatı yok edebileceği bir senaryoya doğru kaydı. Sam Altman da benzer bir çizgi izledi. İkisinin de dinleyici kitlesine ve çıkarlarına bağlı olarak farklı olası senaryolardan söz ediyor olması da mümkün; bu ihtimal daha akla yatkın görünüyor.
Bu da onları, ABD’nin yapay zekâyı yeni bir Manhattan Projesi olarak ele alması gerektiğini savunmaya yöneltti. Bu yaklaşım, Alex Karp’ın Şubat 2025’te yayımlanan kitabındaki vizyonu yankılıyor. Üstelik kitap, yapay zekâ sektörünün yol açtığı bir finans balonuna ilişkin uyarılar geniş çapta duyulmaya başlamadan ve kıyamet senaryoları gündelik dolaşıma girmeden önce yayımlanmıştı. Bu bir tesadüf mü?
Teknoloji sektörü, ‘Muhteşem Yedili’ ve özellikle de yapay zekâ sektörü bir kartel işlevi görüyor. Birbirleriyle rekabet ediyorlar, ama aynı zamanda kendi çıkarlarına hizmet eden düzenlemeler için lobi yapıyor ve baskı kuruyorlar. Dahası, donanım ve yazılım üzerindeki hâkimiyetleri sayesinde yeni tür bir sanayi seçkinleri kesimine dönüştüler.
Daha önce de savunduğum gibi bu seçkinler birbirlerini tanıyor, birbirleriyle konuşuyor, aynı çevreleri paylaşıyor ve kişisel farklılıkları bir yana bırakılırsa benzer şeyleri izleyip okuyorlar. Bu durum, Elon Musk ile Sam Altman arasındaki dava sırasında ve Peter Thiel’in “gizli cemiyeti”nin “ortaya çıkarılmasıyla” daha da görünür hâle geldi. Bu yeni seçkinler artık sistemik iktidarın en üst kademelerindeki yerlerini talep ediyor. Bir dönem Peter Thiel’in çalışanı olan J.D. Vance’in bugün bulunduğu konuma gelmesinin nedenlerinden biri de bu.
Her biri farklı alanlarda uzmanlaşsa da benzer bir gündemi paylaşıyorlar. Temel kabullerinden biri, Thiel’in 2009’da yazdığı gibi, “demokrasinin artık özgürlükle bağdaşmadığı” düşüncesi — burada insan ister istemez “kimin özgürlüğü?” diye soruyor. Thiel, üniversite yıllarında neomuhafazakârların kurucu isimlerinden biri sayılan Irving Kristol’un desteği ve finansmanıyla The Stanford Review adlı dergiyi kurdu.
Thiel’in, PayPal Mafyası’nın geri kalanının — Elon Musk da dâhil — ve onların etkisiyle birçok başka teknoloji şirketinin geliştirdiği teknoloji; teknokratik yönetim, kitlesel gözetim, tam finansal kontrol ve otomatik savaş yönünde bir gündem izliyor. Her Silikon Vadisi kurucusunun bunun arkasında olduğunu ya da geliştirdikleri teknolojinin yalnızca bu amaçlara yaradığını söylemiyorum. Söylediğim şu: Bu grubun ve bu seçkinler çevresinin parçası olan kişiler, genel olarak bu temalar etrafında dönen benzer fikirlere sahip.
Peki bütün bunların kamulaştırmayla ne ilgisi var? Bence mesele iki şekilde okunabilir. Birincisi, şirketlerini yapay zekâ ve teknoloji sektörünün üzerinde toplanan fırtınadan korumak ve olası bir kurtarma paketinden yararlanmak. İkincisi ise teknolojilerini devletin dokusuna entegre etme yolunda bir adım daha atmak: yalnızca devletin kullandığı bir araç olarak değil, devletin ayrılmaz bir parçası hâline gelmek; böylece sistemik iktidarın en üst kademelerindeki konumlarını sağlamlaştırmak ve kendilerini dışarı itecek bir devralmayı — OpenAI kurucularının korktuğu türden bir devralmayı — engellemek. Bence bu iki ihtimal aynı anda doğru olabilir.