Yapay Zekâ Çağında Sanat Var Olabilir mi?

Muhtemelen Hayır

Son zamanlarda, birbirinden farklı birkaç kaynaktan aynı — son derece karamsar — düşünceyle karşılaştım. Bu düşünceye göre sanat tarihi sona ermiştir; hatta gerçek anlamda artık yeni bir sanatın var olması mümkün değildir. Üstelik bunun gerçekten böyle olabileceğine inanmak için son derece sağlam teorik gerekçeler de vardır.

Bu düşünceyle karşılaştığım yerlerden biri, Francis Fukuyama’nın, Hegel’i yorumlayan Alexandre Kojève’e ilişkin yorumudur. Kojève’in ileri sürdüğü görüşe göre tarih sona yaklaşmaktadır ve tarihin yokluğu, sanatın varlığını imkânsız kılar. Fukuyama bunu şu şekilde özetler:

Bir dönemin en yüce ideallerini yansıtmayı amaçlayan büyük sanat eserlerini — Homeros’un İlyada‘sı, Leonardo da Vinci’nin ya da Michelangelo’nun Meryem Ana tasvirleri veya Kamakura’nın dev Budası gibi — artık yaratmak mümkün olmayacaktır; çünkü artık ne yeni çağlar olacak ne de sanatçıların tasvir edebileceği insan ruhuna özgü yeni bir ayrım ortaya çıkacaktır. … İnsanlık durumu hakkında temelde yeni herhangi bir şey söylemeleri de mümkün olmayacaktır.(1)

Mesele şu ki sanat, diyalektik hareketle bağlantılıdır. Toplumların büyük çoğunluğunda ve tarihin büyük bölümünde sanat, bir süsleme ya da dinî adaktır — lirik şiir de mümkündür. Ancak gerçek anlamda sanatsal bir evrimden söz edebilmek için, özünde sanatın ayak uydurduğu tarihsel güçlerin hareketi gerekir. Ampirik açıdan bakıldığında bu, aşağı yukarı kanıtlanabilir bir önermedir. İtalyan Rönesansı’nın tam da gerçekleştiği zamanda ve gerçekleştiği biçimde ortaya çıkmış olması tesadüf değildir — Floransa o dönemde bir finans devrimi yaşıyordu; aslında bu, kapitalizmin ilk doğuşlarından biriydi ve sanatsal serpilme de doğal olarak bu yeni servet biçimlerine eklemlendi. Julianne Werlin’in Elizabeth Dönemi İngilteresi’ndeki benzer serpilme hakkında söylediği gibi: “Her şey bütünüyle anlaşılabilir. Geç Orta Çağ İtalya’sında başlayıp daha sonra kuzeye doğru ilerleyen süreçte, yeni pazarlar, yeni teknolojiler ve erken küreselleşmenin sonucu olarak hızlı bir ekonomik gelişme yaşandı.” Habermas ise özellikle romanın yükselişinin, romanın yeni bir toplumsal sınıfla bağlantılı olduğu “burjuva kamusal alanı”na nasıl gömülü olduğunu ortaya koymuştur. Modernist sanat da, teknolojideki dönüştürücü gelişmelere ve yirminci yüzyılın ortalarındaki ideolojik çatışmalara ayak uydurmaya yönelik bilinçli bir çabayla bağlantılı görünmektedir. Ardından ise, herkesin fark etmiş olması gerektiği gibi, sanat bundan sonra adeta nadasa bırakılmış gibi durgunlaşır. ‘Postmodernizm’, aslında yönsüzlüğü ifade eden kapsayıcı bir terimdir. Güzellikten yoksun olmakla birlikte, Kojève’in Japon törensel sanatlarını tasvir ettiği biçime neredeyse bütünüyle benzeyen çağdaş sanatın tuhaf, kendine göndermede bulunan hiçliği ve ‘New Museum’ kadar iç karartıcı başka hiçbir şey yoktur. Son dönemde feminist odaklı sanat ile ‘marjinlerden’ gelen edebiyat ve sanata yönelen canlılık ise aslında Kojève/Fukuyama tezini doğrulamaktadır — elimizdeki diyalektik budur: ‘tarihsel olarak marjinalleştirilmiş’ insanların merkeze geçmesi ve sanat bürokrasilerinin neredeyse oybirliği denebilecek mutabakatıyla son birkaç on yıldır asıl gelişmelerin yaşandığı yer de burasıdır. Buna karşılık, tarihin sonuna benzer bir noktaya ulaşmış olanların artık söyleyecek yeni bir şeyi kalmamıştır.

‘Sanat sona erdi’ argümanının diğer bir versiyonu ise Marshall McLuhan üzerinden Andrey Mir’den gelir ve teknolojiye daha özgü bir nitelik taşır. Mir’in yazdığı gibi:

“Bir karşı-çevre, çevremizde olanlara ve bunların bizi nasıl etkilediğine dikkat etmemizi sağlar. Algınızı bilinçli olarak izlediğinizde çevrenin farkına varırsınız. McLuhan’a göre sanat da böyle bir karşı-çevre işlevi görebilir. McLuhan’ın Ezra Pound’dan sık sık aktardığı gibi, ‘sanatçılar insanlığın antenleridir.’ … Ancak tam da McLuhan’ın sanata karşı-çevresel anlamlandırma kapasitesi atfettiği dönemde, sanatlar elektronik medyanın baskısı altında değişiyordu ve bu dönüşüm, sanatçıları o epistemik karşı-çevresel işlevden yoksun bırakmış olabilir.”

Sanata ayrılmış alanların yokluğu, sanatın karşı-çevresel etkisine yönelik gerçek bir ilginin bulunmadığı anlamına gelir. İnsanların Substack’te kurgu okumaya kendilerini bir türlü veremezken, kurgunun mevcut yönelimini yerden yere vuran uzun metinleri zahmetsizce okuyabilmeleri de tam olarak bunun bir göstergesi gibi görünmektedir. Hayal gücü bize ağır gelir. Bizim ilgimizi çeken şey, gerçekliğin farklı yönlerini keşfetmektir. Aslında zihinlerimizde her an türlü türlü pembe diziler ve masallar dönüp durur; ancak bunların hepsi görünüşte gerçek insanlarla ilgilidir: Brad Pitt ile Angelina Jolie’nin düğünü, Hillary Clinton ya da Kamala Harris’in kederi, Messi’nin ıstırabı ve LeBron James’in durmaksızın bir takımdan diğerine uzanan dolaşmaları. Bizde eksik olan şey ise, Viktor Shklovsky’nin sanatın özü olarak gördüğü yabancılaştırmadır. Kelefa Sanneh ile W. David Marx’ın analizine göre sanatçıların yöneldiği yol ise poptimizmi benimsemek, teknolojiyle bütünleşmek ve gürültünün içinde kendilerini aramaktır. Ancak Mir’in ifade ettiği gibi: “Sanat kendini ifade etmeye indirgendiğinde, karşı-çevre olmaktan çıkıp bir narkoz aktarım aracına dönüşme riski taşır. Bir yansıtıcı kapanımı (sanatçınınkini), bir başkasıyla (benimkiyle) ikame eder.”

Bunlar, sanatın neden ne tarihin sonundan ne de dijital teknolojinin her yere nüfuz etmiş olmasından sağ çıkamadığını anlamaya yönelik teorik argümanlardır; ancak aynı zamanda bunlar, bir süredir hissettiğim fakat tam olarak adını koyamadığım bir şeyle de örtüşmektedir. Bunu en çok da, yazarlarla ve her türden yetenekli, yaratıcı insanla dolu olan ve teoride herkesin dilediği şekilde yazmasına hiçbir engel bulunmayan bu platformda hissediyorum. Peki burada ne ilgi görüyor? Farklı eleştiri türleri, söylem içindeki rastgele konular üzerine çeşitli tartışmalar. Peki ne ilgi görmüyor? Gerçek yaratıcı yazarlık. Bir süre bunun irade eksikliğinden ya da ücretsiz çevrimiçi paylaşım ortamının henüz yeterince olgunlaşmamış olmasından kaynaklandığını düşündüm; ancak artık bunun çok daha derin bir mesele olduğuna inanıyorum. Açık konuşmak gerekirse, insanlar içlerinden geldiği sürece yazacak ve üretmeye devam edeceklerdir. Asıl soru, herhangi birinin bunları gerçekten okuyacak kadar umursayıp umursamayacağıdır; asıl kaygı verici olan da budur.

Esas mesele şu ki, insanlar kendilerini etkileyen şeylerle ilgilenir. İletişim, her şeyden önce, bilgi aktarmanın bir yoludur. Buna karşılık sanat, önemli herhangi bir bilginin aktarılmasının zaten mümkün olmadığı bir alanda var olma eğilimindedir. Sahnenin önündeki perdenin ağır ağır yükselmesi, bir MGM filminde aslanın kükremesi ya da anlatıcının boğazını temizleyip, “Bir varmış bir yokmuş,” demesi sırasında olan da budur. Hep birlikte, hayatlarımızda hayati önem taşıyan hiçbir şeyin olup bitmediğini, acil hiçbir bilginin gelmediğini, sıkıldığımızı ve gerçek hayatlarımızın içinde de gösteri boyunca büyük olasılıkla sıkılmaya devam edeceğimizi kabul etmiş oluruz. Eğer bize gerçekten herhangi bir bilgi ulaşırsa, bunun büyük ihtimalle kötü bir haber olması beklenir — örneğin, tiyatroda yangın çıktığını duyurmak için sahne görevlisinin koşarak sahneye gelmesi gibi. Bilginin yetersiz olduğu bu zaman diliminde, dikkatimizi tam anlamıyla ne tam olarak bilgi olan ne de tam olarak gerçek olan bir şeye verebilir ve onun üzerimizde büyüsünü göstermesine gönüllü olarak izin verebiliriz. Oysa internetin doğasında, sürekli bilgi vaat etmek vardır — sonsuz kaydırma öyle bir düzenlenmiştir ki, her an bizim için önemli bir şeye ulaşmak üzereymişiz gibi hissederiz ve fantastik dünyaya isteyerek adım atmamızı mümkün kılan o can sıkıntısı aşamasına hiçbir zaman tam olarak ulaşamayız. İnternette bu tür “çerçevelerin” — perdelerin, kitap ciltlerinin ve aslan kükremelerinin — nasıl oluşturulacağını henüz kimse çözememiştir; bu olmadan da sanat için nasıl bir alanın ortaya çıkacağını hayal etmek güçtür.

Son zamanlarda başka bir şey daha fark ettim. Yapay zekânın insan sanatçıların yerini alıp alamayacağına ilişkin bütün tartışmalarda, sonucun kendisi bir bakıma belirsizliğini koruyor; fakat asıl ilgimizi çeken şey… tartışmanın kendisi gibi görünüyor. Jamir Nazir’in yapay zekâ tarafından üretilen öyküsü, hiç kuşkusuz Granta Commonwealth Prize tarihindeki tüm kazananlar arasında en çok okunan eserdi. Pangram’ın yapay zekâ tespit özelliğiyle birlikte Substack’teki tartışmalar gerçekten canlandı — bir anda, insanların birbirlerini yapay zekâ kullanırken yakalamaya çalıştıkları ve ardından yakalananları ya savundukları ya da yerden yere vurdukları yepyeni ve son derece sürükleyici bir söylem ortaya çıktı. Bütün bunlar elbette sıradan bir Commonwealth Prize ödüllü öyküyü güçlükle okuyup bitirmekten çok daha cazip geliyor. Ancak bunun arkasında daha da derin bir mesele yatıyor gibi görünüyor. Yapay zekânın insan yazısını az çok taklit edebilmesi, başlı başına heyecan verici yeni bir yapay zekâ edebiyatı dalgası yaratmıyor — en azından ben buna dair hiçbir kanıt görmedim — fakat insan yazısının büyüsünü ve heyecanını azaltıyor. Sanatsal bir performansın etrafına yerleştirilen “çerçeveye” benzer şekilde, sanatın da yaratıcının etrafına bir “çerçeve” yerleştirmesi beklenir; sanki “bu eser, bu kişinin kim olduğunun ve söylemek istediklerinin en iyi ve en sahici yansımasıdır” der gibi. Yapay zekânın bunu taklit etme ve parodisini üretme yeteneğiyle, güvenilir yapay zekâ araçlarıyla birlikte çalışan “sanatçıların”, yani “melez” yaratıcıların ortaya çıkmasıyla birlikte, ilk kaybedilen şey işte bu çerçeve duygusudur. Ortaya çıkan eser belki gerçekten biraz daha iyi olabilir — ya da en azından yazım hataları içermeme ihtimali daha yüksektir — fakat neredeyse otomatik olarak ne ortaya çıkan ürünle ne de üretim eyleminin kendisiyle ilgilenmez hâle geliriz. Çerçeve ortadan kalkmıştır; bunun anlamı da — muhtemelen bunu, yapay zekâ kullansın ya da kullanmasın bütün yazarlar için hissediyoruz — aslında karşımızdaki gerçek kişiye ulaşamadığımızdan kuşkulanmamızdır. Böyle olunca dikkatimiz, yazdıklarına değil, küçük bir dedektiflik uğraşıyla gerçekte hangi kısmın ona ait olduğunu, hangisinin ona ait olmadığını anlamaya çalışmaya yönelir.

Yapay zekâ tespit çılgınlığı zamanla geçebilir — bu, yalnızca bugünün söylemidir. Ancak büyük olasılıkla geçmeyecek olan şey sanatın krizidir. Eğer sanat tarihin diyalektik hareketiyle bağlantılı değilse, izleyicisiyle kurması gereken yabancılaştırıcı ilişkiyi kaybetmişse ve çerçeve yalnızca performans eyleminden değil, bireysel kimliğin kendisinden de kaldırılmışsa, o zaman birbirimizin eserleriyle yeniden büyülü bir ilişki kurabilmemizin, birbirimize sadece konuşmak — ya da çoğu zaman birbirimizi ıskalayarak konuşmak — yerine, nasıl mümkün olacağını görmek son derece güçleşir.

1)Japonya’da bir süre yaşamış olan Kojève, ayrıca tarihin sonunda sanatın var olmaya devam edeceğini, ancak bunun Japonya’nın uzun süren tecrit dönemindeki bütünüyle biçimci sanatlara — Noh tiyatrosu, çay seremonileri, çiçek düzenleme sanatı vb. — benzeyeceğini ileri sürmüştür.

Kaynak: https://samkahn.substack.com/p/can-art-exist-in-the-ai-era