Y. Varoufakis: İran Savaşı ABD’nin Neoliberal Ekonomisini Çökertiyor

İran’daki savaş, tehlikeli olmasının yanı sıra, asimetrik savaşın bir örneği olması nedeniyle de oldukça ilginçtir. ABD açıkça çok daha güçlüdür; muhtemelen bu yüzden de önemli ölçüde bir kibir söz konusudur: Bu savaşa büyük bir özgüvenle ve tırmanma üstünlüğüne sahip olduğu varsayımıyla girmiştir. Bu nedenle, İranlıların enerji ticaretini durdurma kapasitesi de dâhil olmak üzere başka araçlarla savaşmak zorunda kaldıklarını görüyoruz. Ve İran da bunu yalnızca “kadınları özgürleştirme” gibi bir çaba olarak değil, varoluşsal bir tehdit olarak gördüğü için, yenilgiden kaçınmak adına küresel ekonomiyi durdurmaya istekli ya da buna hazır görünüyor.

Kısa bir süre önce, Yunanistan’ın eski maliye bakanı ve Avrupa’da Demokrasi Hareketi’nin (DiEM25) kurucularından Profesör Yanis Varoufakis ile bu savaşın nereye gittiği ve küresel ekonomi üzerinde ne gibi etkileri olduğu hakkında konuştum.

[Editörün Notu: Aşağıdaki metin, uzunluk ve okunabilirlik açısından orijinal tam sohbetten hafifçe düzenlenmiştir; Glenn Diesen’in Substack’inde buradan erişilebilir.]

————————

Glenn Diesen: Bu savaşın nereye gittiğini düşünüyorsunuz? Çünkü herkes bu savaşa her şeyini yatırmış gibi görünüyor ve kimse için yeterli çıkış yolu göremiyorum.

Yanis Varoufakis: Bunun yeni bir şey olmadığını unutmamalıyız. Amerika Birleşik Devletleri, muazzam bir özgüvenle girip bazen yıllar sonra kanatları kırılmış şekilde çıktığı bir dizi asimetrik çatışmaya girmiştir.

Afganistan’ı işgal ettiler. Yenilmeleri 20 yıl sürdü, ama yenildiler ve başlangıçta işgalle ortadan kaldırmayı amaçladıkları Taliban’ı her zamankinden daha güçlü bırakarak oradan ayrıldılar.

Irak: “Şok ve Dehşet.” George W. Bush oraya giriyor, Irak’ı bir ya da iki gün içinde fiilen ele geçiriyor, hatırlarsanız uçak gemisinde zafer ilan ediyor ve ardından yıpratma savaşı başlıyor [ve devam ediyor]; ta ki Amerika Birleşik Devletleri bir kez daha yenilene kadar.

Bence buradaki fark, Amerika Birleşik Devletleri’nin, Afganistan’da, Irak’ta, Libya’da, Suriye’de olduğundan —ki bu ülkeleri en başından itibaren kötü niyetle harap ettiler— çok daha fazla direnişle karşı karşıya kalmış olmasıdır. İran rejimi buna hazırlanıyordu. Ve hâlâ Tel Aviv’i vurabilmeleri, Körfez bölgesindeki Amerikan askerî üslerini hedef alabilmeleri oldukça dikkat çekicidir. Ve nihayetinde, yaklaşık bir hafta içinde, Amerika Birleşik Devletleri hükümetinin acı eşiğinin İran rejimininkinden çok daha düşük göründüğünü artık görüyoruz.

Glenn Diesen: Bu savaşın ekonomik boyutuna baktığınızda, tıpkı Ukrayna’da olduğu gibi, çıkarılan dersin endüstriyel gücün önemli olduğu, artık uluslararası tedarik zincirlerine güvenilemeyeceği olduğu da görülüyor. Hem Ukrayna’dan hem de İran’dan çıkarılan dersler, büyük güçlerin teknolojik egemenliğe, belli ölçüde tedarik zinciri güvenliğine ve elbette endüstriyel güce ihtiyaç duyduğunu gösteriyor gibi görünüyor. Bu, şimdi bütün ideolojimizi değiştiriyor mu? Çünkü son on yıllarda her şey serbest ticaret olmak zorundaydı (yani, eğer silahlarınızı başka biri üretebiliyorsa, bunu dışarıya yaptırmanız gerekirdi). Sizce bu dünyayı nasıl değiştirecek?

 

Yanis Varoufakis: İyi bir noktaya değindiniz. Vietnam Savaşı’nı izleyen dönem, 1970’lerin başlarından itibaren ve Bretton-Woods’un çöküşünün ardından gelen süreç, finansallaşma ve neoliberalizm çağıydı — ki sizin de işaret ettiğiniz gibi, bu, Batı’nın endüstriyel temellerinin Batılı elitler, Batılı egemen sınıflar tarafından elden çıkarıldığı bir dönemdi. Bunlar dışarıya taşındı. Ve ardından esasen finans sektörlerini kaldıraç olarak kullandılar. Şimdi ise Büyük Teknoloji sektörünü kaldıraç olarak kullanıyorlar. Endüstriye sahip olmadan da idare edebileceklerini düşündüler.

Birleşik Krallık örneğinde, sendikaları ortadan kaldırmak ve esasen çok sert bir sınıf savaşı içinde işçi sınıfını yenmek amacıyla endüstriye yönelik neoliberal saldırıyı yöneten Margaret Thatcher, bu sanayisizleşme sürecinin ve endüstriyel kapasitenin Çin, Vietnam, Güneydoğu Asya gibi yerlere taşınmasının zeminini hazırlayan ilk kişi oldu.

Şimdi ise bunun bedeli geri dönüyor.

Ama Glenn, Donald Trump’ın bu tuzağa düşmesine özellikle şaşırdım. İran’a karşı hiçbir çıkış stratejisi olmaksızın savaş başlatmak gibi bu aptalca karardan önce, onun Venezuela’da yaptığını yapmaya çalışacağını düşünürdüm: gidip, uluslararası hukuka açıkça aykırı bir şey yapmak —örneğin Maduro’yu kaçırmak (ya da İran durumunda Hamaney’i öldürmek)— sonra zafer ilan edip eve dönmek. Çünkü eğer sadece bunu yapsaydı, her şey yolunda olurdu; tıpkı Venezuela’da olduğu gibi, sonunda sadece çok kısa bir anın ardından bir diktatörü devirdiğini iddia edebilirdi.

Ama bunu yapmadı. Ve bence onu şimdi içine çeken ve üzerinde yıkıcı siyasi etkiler yaratan bu savaşa girme tuzağına düşmesinin nedeni İsrail’dir. Benjamin Netanyahu, Amerika Birleşik Devletleri hükümetini bitmek bilmeyen bir savaşa, kalıcı bir savaşa sürükleme konusunda bir kez daha tamamen yetkin olduğunu kanıtladı; bu da İsrail’in, İsraillilerin zihninde kalıcı bir güvensizlik yaratmak ve böylece bölgede —Güney Lübnan, Yemen, Suriye ya da şimdi İran olsun— sürekli olarak yeni bir savaşın peşinden gitmek amacıyla benimsediği stratejidir. Bütün bunlar tek bir nedenden ötürüdür: çok gürültü çıkarmak, tüm İsraillileri savaş çığırtkanlığına ve İsraillilerin hayatları ve hayatta kalmaları için savaştıkları yönündeki bu yanlış fikre bağımlı hâle getirmek. Bu yanlış fikir, Netanyahu’nun önemsediği tek şeyi sürdürmek için gereklidir; bu da Batı Şeria’nın ilhakı, Filistin’de Filistinli yaşam kalmayana kadar sürecek istikrarlı ve kalıcı etnik temizliktir (ki bu, hatırlarsanız, Ariel Sharon günlerinden beri [İsrail politikasıyla] el ele gitmektedir; Gazze’nin önce bir toplama kampına, şimdi ise bir soykırım alanına dönüştürülmesiyle).

Trump’ın ilk döneminde, İsrail’in kendisini İran’a karşı bir savaşa çekme girişimine başarıyla direndiğini unutmayalım. Tel Aviv’den, İsrail’den gelen ve Obama ile diğer Amerikan başkanları üzerinde de olduğu gibi Trump üzerinde de İran’a karşı bir savaş başlatması yönünde muazzam bir baskı vardı. Trump 1.0 buna direndi ve bunu çok başarılı bir şekilde yaptı.

Peki şimdi içinde bulunduğu bu tuzağa nasıl düştü? Çünkü yaptığı şeyin nedenini anlamlandırmak kesinlikle mümkün değil. Tek rasyonel açıklama, aklıma gelen tek cevap, Glenn —ve bu tartışmalı kısım olacak— Netanyahu’nun onun üzerinde bir şeyinin olduğu, İsrail’in Trump 2.0 üzerinde Trump 1.0 üzerinde sahip olmadığı bir tür nüfuza sahip olduğu ve bunun neden [bu işe] dâhil olduğunu açıkladığıdır; çünkü başka hiçbir açıklama yok.

“Ne düşünüyorlardı?” dediğinizde bunu çok güzel ifade ettiniz. İran’a karşı bitmek bilmeyen bir bombardıman kampanyası yürütürlerse Hürmüz Boğazı’nın açık kalacağını gerçekten mi düşündüler? Dolayısıyla bunu neden yaptıklarına dair başka rasyonel bir açıklama olmadığı için, varabildiğim tek sonuç Netanyahu’nun Trump üzerinde bir kozunun olduğu ve Trump’ın bunu, Kasım’daki Kongre seçimlerinden hemen önce içine düştüğü bataktan daha fazla korktuğudur.

“Kadınları özgürleştirme” bahanesinden bahsettiniz ve bunun, cevap vermekle yükümlü olduğumuzu düşündüğüm bir soru olduğunu düşünüyorum. İster şimdi olsun ister Afganistan söz konusu olduğunda yıllar önce olduğu gibi, liberal emperyalistler bana “Ama ya kadınlar, Yanis? Amerikan emperyalizmini kınıyorsun ama bu kadınlar için bir çözüm değil miydi?” dediklerinde cevap verme sorumluluğu hissediyorum.

Hayır, değildi.

İranlı kadınların, unutmayalım ki kadın düşmanı, insanlık düşmanı, ırkçı bir Washington yönetimi tarafından —ya da aslında Tel Aviv’in soykırımcı üstünlükçüleri tarafından— üzerlerine bırakılan F-35’lerden çıkan bombalara ihtiyacı yoktur; özellikle de başörtüsü takmadığı için gözaltında hayatını kaybeden 17 yaşındaki Mahsa Amini’nin öldürülmesinin ardından göstericilerin dillendirdiği o harika sloganı (“Kadın, Yaşam, Özgürlük”) dile getirebilmeleri için. “Kadın, Yaşam, Özgürlük”e giden yol İran’ın dumanı tüten enkazından geçmez. Filozof Gayatri Spivak bunu çok güzel ifade etti: Beyaz, ırkçı erkeklerin kahverengi kadınları, onların çocuklarını ve kahverengi erkeklerini bombalayarak onları özgürleştireceği ve bunun onların kahverengi erkeklerden kurtuluşunun yolu olacağı fikri saçmadır.

Onların kurtuluşu —İran’daki kadınların kurtuluşu— tıpkı Afganistan’da ve daha önce Irak’ta olduğu gibi, İran’ın barışı ya da demokrasiyi asla deneyimlememesini sağlamak için 70 yıl harcamış olan güçlerin yenilgisiyle mümkün olacaktır. 1953’te demokratik olarak seçilmiş Musaddık hükümetini deviren darbeyi hatırlıyor musunuz? Bu CIA’ydı. Demek istediğim şu: İran halkı öncelikle mevcut rejim ile Irak, Libya ve Suriye’nin toplamından daha kötü bir kader arasındaki o korkunç seçimden kurtarılmalıdır; çünkü Netanyahu İran için bunu istiyor ve bu konuda itici güç odur. Trump değil. Trump, nedenlerini 5, 10, 20 yıl sonra öğreneceğimiz şekilde yozlaşmıştır. Netanyahu’nun planı İran’ı Libya ve Suriye gibi başarısız bir devlete dönüştürmektir. Bu, İranlı kadınların özgürleşmesi anlamına gelmeyecektir. Bu konuda çok net olmalıyız. Bunun feminist bir nokta olduğunu düşünüyorum.

Sonuçta, Amerika Birleşik Devletleri bugün aslında pek değişmiş değil. Vietnam’daki My Lai olayından sonra ortaya çıkıp Vietnamlı sivillerin katledilmesini “Onları komünizmden kurtarmak için köylerini yok etmek zorundaydık” diyerek meşrulaştıran Amerikan generalini hatırlıyor musunuz? Bu neredeyse aynı argümandır. “Kadınları kurtarmak için o genç kızları okullarında öldürmek, onları paramparça etmek, et, kemik ve kandan oluşan bir insan hamuruna dönüştürmek zorundaydık.” Amerika Birleşik Devletleri emperyalizminin insan düşmanlığında bir süreklilik vardır.

Elbette İran rejimi şeytanlaştırılmıştır. Ve bunu bir teokrasi karşıtı olarak söylüyorum. Bunu, kendimi (insanların kafasını karıştırmak için) özgürlükçü Marksist olarak adlandırdığım ve bir feminist olduğum için söylüyorum. Ama Suudi Arabistan ile İran’ı karşılaştırın. Sizce kadınların daha fazla ezildiği ülke hangisi? Ben Suudi Arabistan derim; ama kimse Suudi Arabistan’ı paramparça etmek için bombalamayı düşünmüyor. Nitekim Bay Trump ve oğulları Suudi Arabistan’da oldukça yoğun iş yapıyorlar ve çok sadık müttefikler olarak görülüyorlar. Tüm bu saçmalıkları bir kenara bırakalım.

Glenn Diesen: İran’ın bugünkü durumuna bakarak, hedeflerini, amaçlarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu savaşta neyi başarmak istiyorlar? Bu savaşı kendilerinin seçmediğini biliyorum, ancak artık bunun içindeler; eğer siz onlara danışmanlık yapıyor olsaydınız ya da bir başkası yapıyor olsaydı, sizce ne tür tavsiyeler alıyorlar?

Yanis Varoufakis: Size bir solcu olarak konuşacağım, çünkü Batı’daki solun bu rejimin neye benzediğini hatırlaması gerekiyor. Glenn, 1979’da İran halkı, sizin de ifade ettiğiniz gibi, Şah’ın faşist diktatörlüğüne ve onun Gestapo’su olan SAVAK’a karşı ayaklandı; SAVAK, CIA’nın kurulmasına yardım ettiği ve İran’da işkenceyle özdeşleşmiş bir istihbarat ve baskı aygıtıydı. Yani önce 1953’te CIA ve İngiliz istihbarat servisleri tarafından demokrasinin devrilmesi var. Bu acımasız faşist diktatörlüğü onlar dayattı. Dolayısıyla o andan itibaren İran’da demokrasi hakkında konuşma konusundaki tüm ahlaki haklarını yitirdiler. Bu da yalnızca İslami olmayan, kendiliğinden gelişen 1979 devrimini doğurdu. İlericiler vardı, sosyalistler vardı, komünistler vardı ve hepsi Ayetullah Humeyni figürünün önemini fark ederek onu desteklediler.

Amerika Birleşik Devletleri, savaş sonrası dönemin en liberal, en “iyi” başkanlarından biri olarak görülen Başkan Carter döneminde İran devriminin Şah’ı devirmeyi başaracağını fark ettiğinde, CIA, Pentagon ve Dışişleri Bakanlığı derhâl bu hareket içindeki en radikal İslamcıların tarafını tuttu. Ve nitekim, İslamcılar devrimi ele geçirdikten sonra yaptıkları ilk şey solcuları katletmek oldu. 1979 devrimine katılmış ve Humeyni’yi desteklemiş olan komünist partinin tüm merkez komitesini yakalayıp öldürdüler.

Ayrıca, Körfez devletlerinden ve Suudi Arabistan’dan daha az plütokratik olmasına ve Körfez’deki Sünni rejimlere kıyasla daha fazla toplumsal vicdana sahip olmasına rağmen, İran rejimi 1979-80’den çok kısa bir süre sonra neoliberal politikaları benimsemeye başladı (unutmayın, bu, neoliberalizmin Batı’da Reagan ve benzerleriyle yerleşmeye başladığı dönemdir). Özellikle 1990’larda, İslam Cumhuriyeti rejimi tarafından İranlıların çoğunluğuna dayatılan özelleştirmeler, sübvansiyonların kaldırılması ve fiilî bir kemer sıkma dalgası yaşandı. Ve 2017-18’deki ilk isyanlara, ardından 2022’de Mahsa Amini’nin polis gözetiminde öldürülmesine bakarsanız, bu ayaklanmanın altındaki temel dinamik, rejimin neoliberal politikalarına karşı toplumsal bir altüst oluş, toplumsal bir başkaldırıydı.

Son 20-30 yıldır Batı’nın İran siyasetine dair haberlerini takip eden herkes, Batı’da “reformistler” ve “muhafazakârlar”dan söz edildiğini fark etmiştir. Bunlar gerçekten de İslam Cumhuriyeti içindeki iki fraksiyondur ve aralarında farklar vardır, ancak bu farklar sağ ya da sol ayrımıyla ilgili değildir. Fark şudur: Sözde reformistler, kontrol ettikleri özel işletmeleri Avrupa Birliği ve özellikle Birleşik Krallık ile, mümkünse de Amerika Birleşik Devletleri ile entegre etmeye daha isteklidirler; ancak bunun zor olduğunun da farkındadırlar. Obama planına en hevesli olanlar onlardı. Obama, Nisan 2015’te Beyaz Saray’da hâlâ başkanken bana şahsen, görevden ayrılmadan önceki bir numaralı önceliğinin İran’ı uluslararası kapitalist finansal devrelere yeniden entegre etmek olduğunu söylemişti. Anlaşmayı imzalamıştı, Avrupa Birliği de bu sürece dâhildi. Sonra Trump geldi ve bunu parçaladı.

Muhafazakârlar ise, özelleştirme yoluyla ele geçirdikleri işletmelerin Batı ile entegre edilmesini istemiyorlardı. Batı’nın, İslami bir altın çağ yaratma projelerinden vazgeçmeden onların entegrasyonuna izin vereceğine güvenmiyorlardı. Bu nedenle daha çok Çin’e ve Rusya’ya yöneldiler. Ayrım budur.

Şimdi ise, İsraillilerin Filistin’i etnik olarak temizleme yönündeki uzun soluklu kampanyayı Gazze’deki Filistinlilere karşı saf ve katıksız bir soykırıma dönüştürmelerinden ve geçen Haziran ayında Trump ile Netanyahu’nun İran’ı bombalamasından sonra, rejim içindeki muhafazakârlar ile sözde reformistler, artık birbirleriyle çatışacak alan kalmadığını fark ettiler ve yeni bir hayatta kalma aşamasına girdiler. Ve buna 30 yıldır hazırlanıyorlar. Görünüşe göre çok büyük miktarda insansız hava aracı ve füze stoklarına sahipler. Dolayısıyla sorunuza cevap vermek gerekirse ve açık konuşmak gerekirse, hayatta kalma ve rejimi sürdürme açısından, bence Donald Trump’a bir teşekkür borçlular.

Glenn Diesen: Bu yaygın bir durumdur. Dışarıdan gelen bir gücün size saldırması kadar iç dayanışmayı artıran başka bir şey yoktur. Ancak hükümetin kontrolü elinde tutmasının ve yeterli halk desteğine sahip olmasının yanı sıra, İran’ın askerî tesislere olduğu kadar ekonomik ve diğer sivil altyapıya yönelik saldırılar açısından da acıyı kaldırabildiği görülüyor. Öyleyse, bu acıyı absorbe edebildiklerini ve Trump’ın vuracak askerî hedeflerinin tükendiğini aşağı yukarı teyit ettiğini göz önünde bulundurursak, sizce bu savaşı kim kazanacak? Ve zafer gerçekte neye benzeyecek?

Yanis Varoufakis: Bu savaşı kimin kaybedeceğini kesin olarak biliyorum. Her gün kaybedenler İran halkı, Batı’nın sözde özgürleştirdiği İranlı kadınlar, Amerika Birleşik Devletleri halkı, Amerika Birleşik Devletleri işçi sınıfıdır. İran ve Amerika Birleşik Devletleri işçi sınıfları kaybediyor. Eğer Trump’ı başkan seçmiş bir MAGA destekçisiyseniz, işe gidip gelmek için ortalama 100 mil yol yapıyorsanız, çok yakıt tüketen bir SUV kullanıyorsanız, zar zor geçiniyorsanız ve şimdi de benzin fiyatları iki katına çıkmışsa, büyük kaybeden sizsiniz. Rejimin kayırmacı kapitalizmiyle bağlantısı olmayan bir İranlıysanız, bir kadınsanız, büyük kaybeden sizsiniz. Kaybedenler bunlardır.

Dolayısıyla gübre fiyatları arttığı için, petrol yükseldiği için, doğal gaz yükseldiği için gıda fiyatlarında artış gören Amerikalıların, Avrupalıların, İranlıların ve Küresel Güney’deki insanların büyük çoğunluğu —dünyanın işçileri— bu savaşın kaybedenleri olarak birleşmiştir. Peki kim kazanıyor? Bence eğer kazanan varsa, bu rejimin liderleridir. Şu anda İran’ın yüce lideri olan genç Hamaney’i düşünün. Onun bakış açısından, yüksek bir ahlaki zeminde durmaktadır. Babası öldürüldü, eşi öldürüldü, annesi öldürüldü, kız kardeşi öldürüldü, oğlu öldürüldü. Ve en azından şimdilik hayatta kaldığı sürece, dışarıdan dayatılmamış bir rejim olduğu için hâlâ rejime yüksek düzeyde destek bulunan bir İran’ın içinde varlığını sürdürmektedir.

Bu rejim hakkında ne düşünülürse düşünülsün —ve dediğim gibi, ben bu rejimin bir muhalifiyim— yine de halk desteğine sahip bir rejimdir. Belki azınlık desteğidir, ama büyük bir azınlığın desteğidir. Ve en önemli nokta, daha önce söylediğim şeydir: Bir yandan bu rejimden nefret eden, diğer yandan olayları akılcı ve mantıklı şekilde değerlendirebilen İranlı muhalifler, demokrasi ile teokrasi arasında bir seçim yapmadıklarını görebilmektedir. Onlara sunulan seçenek bu değildir. Eğer seçenek bu olsaydı, demokrasiyi, normalliği seçerlerdi. Ama seçenek bu değil. Trump-Netanyahu’nun yasadışı savaşı onların önüne şu seçimi koymaktadır: teokrasi —mevcut rejim— ile başarısız bir devlet, yani bir Libya ya da bir Suriye. Ve sırf teokrasiden kurtulmak için ikincisini seçmeye isteksizler. Bu da rejim açısından büyük bir başarı hikâyesidir.

Ama kişisel bir not düşebilir miyim?

Glenn Diesen: Evet, lütfen.

Yanis Varoufakis: Glenn, yorgunum. Bir kez daha, rejimine şiddetle karşı olduğum bir ülkeye Amerika Birleşik Devletleri tarafından başlatılan yasadışı bir savaşa karşı çıkma ikilemi içinde buluyorum kendimi.

1999’da, daha önce Yugoslavya’da Slobodan Milošević’e karşı kampanya yürütmüş olmama rağmen, NATO’nun ve Amerika’nın Yugoslavya’yı bombalamasını kınamak zorunda kaldım. 2003’te, Saddam Hüseyin’e karşı yirmi yıl süren kampanyamın ardından —Hüseyin Batı’nın gözdesiyken ona karşı çıktığım için Londra’da bir kez tutuklanmıştım bile— Amerikan koalisyonunun Irak’ı işgaline karşı gösteri yaptım.

2011’de, Libya’daki Kaddafi rejimine öfkeliydim ve o ülkeyi bir bataklığa çeviren Amerikan öncülüğündeki Libya bombardımanlarına karşı çıktım. Beşar Esad’ı her zaman acımasız bir diktatör olarak nitelendirdim; ancak geçen yıl, Suriye’yi fiilen bir El Kaide mensubuna teslim eden Amerikan-İsrail entrikalarına hayıflanıyordum. Ve şimdi, “Kadın, Yaşam, Özgürlük” ayaklanmasını kutladıktan sonra, kendimi İran’ı yerle bir etmeye yönelik Amerikan-İsrail planını kınamaktan başka seçeneğim olmayan bir durumda buluyorum.

Ve beni hem İran rejiminin hem de Amerika Birleşik Devletleri’nin maşası olmakla suçlayan pek çok insan var; “Ah, tarafsız olmaya çalışıyorsun Yanis. Bu iki tarafçılık da ne? Her iki tarafı da tutuyorsun” diyorlar. Hayır. Söylediğim şey şu: Batılı bir solcu olarak görevim çok basit.

Liderlerimiz artık hem Amerika Birleşik Devletleri’nde hem de Avrupa’da bir çete gibi hareket ediyor. Mahallemizi yöneten çete, benim de onaylamadığım uzak bir çeteye tamamen sebepsiz bir saldırı başlatıp masum sivilleri öldürdüğünde, tarafsız kalmayı reddediyorum. Aynı zamanda taraf seçmeyi de reddediyorum. Yaptığım şey, her ikisini de ifşa etmeye çalışmaktır. Ancak aynı zamanda, Batı’da kendi çetemizi durdurmak gibi özel ve belirleyici bir sorumluluğumuz olduğunu da kabul ediyorum. Çünkü yine söylüyorum: onların bombalarını finanse eden bizim vergilerimizdir. Onlara rıza kazandıran bizim sessizliğimizdir. Bizim adımıza öldüren bizim hükümetlerimizdir. Bu yüzden hükümetlerimizin İran’a bomba yağdırmasını durdurmalıyız. Ve bu şu anda bir numaralı önceliğimizdir.

Kaynak: https://znetwork.org/znetarticle/yanis-varoufakis-knows-whos-going-to-lose-the-war-in-iran/