“Ve Âdem’e bütün isimleri öğretti”
“Ve Âdem’e bütün isimleri öğretti” (Bakara/31)
Hayvanlarında kendi aralarında bir iletişim sisteminin bulunması, Ernst Cassirer’in simgeselliğin yalnızca insana özgü olduğu saptamasını, ilk bakışta sorunlu gibi gösterebilir. Hayvanların insanlar gibi bir iletişimsel-duygusal dili olduğu doğrudur ama insan dilindeki simgeselliğin yaratıcısı, iletişimsel-duygusal dil değil, ondan ayrı olarak var olan önerme dilidir. Bunu anlayabilmek için gösterge ile simgeyi birbirinden ayırt etmek gerekmektedir. “Simgeler, göstergelere indirgenemezler. Göstergeler ve simgeler iki ayrı konuşma evrenine aittirler. Bir gösterge, fiziksel varlık dünyasının, bir simge ise insanın anlam dünyasının bir parçasıdır. Göstergeler, ‘iş görücü’, simgeler, ‘anlamlandırıcı’dır. Göstergelerin bir tür fiziksel veya maddi varlıkları vardır oysa simgelerin yalnızca işlevsel değerleri bulunur. Kısaca söyleyecek olursak, hayvanlar, kendilerine göre pratik bir sezgiye veya zekâya sahiptirler; ama bir simgesel hayal gücü (imgelem) ve zekâyı yalnızca insan geliştirebilmiştir. Her şeyin bir adı olması olgusu yüzünden evrensel uygulanabilirlik, insan simgeciliğinin en büyük ayrıcalıklarından biridir. Ama bu, tek ayrıcalık değildir… Simge yalnızca evrensel olmayıp aynı zamanda aşırı derecede değişkendir”[1]
İnsanın simgeleştirme aracılıyla ortaya koyduklarının hepsi kültürdür
İnsan, asıl olarak bir “simgeleştiren varlık”tır (animal symbolicum). İnsan, bu simgeleştirme etkinliği sayesinde doğal çevresini bir değişime uğratarak kültür ortaya koyabilmektedir. İnsanın doğada yaptığı her türlü değişimi “kültür” içinde değerlendirme eğiliminde olan Cassirer için dil, mitos, din, bilim, sanat, ahlak, tarih tüm bunlar, insanın simgeleştirme etkinliğinin gün yüzüne çıkardığı kültürün çeşitli halkalarıydı. “İnsan kültürü, ayrı çizgilerde ilerleyip ayrı ereklerin peşine düşen çeşitli etkinliklere bölünmüştür. Dilde, dinde, sanatta, bilimde insan kendi dünyasını kurmaktan başka bir şey yapmaz. Bu dünya, onun kendine özgü yaşantılarını anlamasını ve yorumlamasını, eklemleyip düzenlemesini, birleştirip evrenselleştirmesini sağlayan simgesel bir dünyadır”[2].
İnsanın bu simgesel etkinlikleri, yalıtık, rastgele yaratılar değildir; ortak bir bağ nedeniyle bir aradadırlar. Ama Cassirer, bu ortak bağın bir doğal yetide veya belirsizi daha da belirsiz olanla açıklamaya girişmekten başka bir işe yaramayan içgüdü gibi bir kavramda aranmaması gerektiğini düşünmektedir. Ama ona göre bu ortak köken psikolojik, sosyolojik, tarihsel araştırmayla ortaya konamaz; bunu ancak felsefi bir sentez sağlayabilir. “Bir kültür felsefesi, insanın kültür dünyasının yalnızca bir başıboş ve ayrı ayrı olgular kümesi olmadığı varsayımı ile başlar. O, bu olguları bir dizge, organik bir bütün olarak anlamayı ister.”[3].
Cassirer’in insan felsefesi, ilk çağrışımının aksine hiç de “kültüralist” değildir. “Kültür”, simgeleştiren varlık olan insanın icra ettiği bir yaşamın maddi ve manevi yeniden üretiminin genel adı olması anlamında, bir toplumu, topluluğu belirleyen alamet-i farika olmayıp, insanın evrensel bir niteleyicisidir. Böyle olunca, insan zihninin ürettiği bilgi biçimleri arasında sayılan bilim, din, mitoloji, sanat ve felsefe, hepsi, Cassirer’in düşüncesinde “kültür” kapsamı içinde yer alır.
Cassirer’e göre, kültürün tüm öğelerinin ve bu arada bilim, din, mitoloji, sanat ve felsefenin, hepsinin ayrı ayrı kendilerine özgü bir biçimleri vardır; “Hepsi değişik yönlere yönelip değişik ilkelere uyarlar. Ama bu çokluk ve ayrılık, anlaşamama veya uyumsuzluğu göstermez. Tüm bu işlevler, birbirlerini yetkinleştirip bütünlerler. Her biri önümüzde yeni bir çevren açıp bize insanlığın yeni bir yönünü gösterir. Yani uyumsuz, (-gibi görünen her şey aslında-EG) kendi kendisiyle uyum içindedir; çelişkiler karşılıklı olarak birbirini dışta bırakmazlar; tersine birbirlerine dayanırlar; bu, çelişkilerdeki uyumdur”[4]. Ama onlar, gelenekselle yeninin, öykünmecilikle yaratıcılığın sürekli savaşımı sonucunda kendi içlerinde evrimsel-dinamik bir gelişim çizgisi izlerler; tek tek kültürel biçimlerin öz yapılarının alacağı biçimi de bu mücadele belirler. Örneğin ilkel mitoloji ve dini düşüncenin insan yaşamına koyduğu yasaklamalar bu mücadele içinde giderek çözülmekte, yerlerini yeni ve dinamik, olgunluk ve özgürlüğe yönelen yeni bir dine bırakmaktadır. Yine örneğin Cassirer’e göre bilim, insanın zihinsel gelişiminde son adımdır; özel koşullar olmaksızın gelişmesi imkânsız, çok geç ortaya çıkan, kültürün en yüksek ustalığıdır[5]. Bu noktada felsefenin yapabileceği, yel değirmenlerine savaş açmak yerine olsa olsa kültürün diğer öğelerini asla ortadan kaldır(a)mayacağının bilinciyle, bilimle, sanatla, dinle yan yana, insanın özgürlük alanını genişletmeye çalışmak olmalıdır.
Psikiyatri, tıbbın simgeleştirmeyle uğraşan dalıdır
Sanıyorum dikkatli okuyucu, “simgeleştirme” diye ifade ettiğimiz alanın bir süredir ihmal edilmiş önemini vurgulaya geldiğimiz Descartes’in fikriyatıyla bağlantısını görmüştür. Bize göre simgeleştirme sadece insan zihninin diğer canlılardan en belirgin ayırt edici özelliği değil, fakat aynı zamanda Descartes’in ısrarla üzerinde durduğu gibi, ‘zihinsel olan’ın asla maddi alana indirgenmeyecek, onunla tüketici biçimde izah edilemeyecek gayri-maddi ve apayrı bir töz olduğunun da ispatıdır.
Yine fark edilecektir ki, Ernst Cassirer’in insanı simgeleştiren varlık olarak gören felsefi antropolojisinin, tıp içinde insanın daha çok simgesel yanıyla uğraşan bir bilim olan psikiyatri üzerinde şu veya bu şekilde etkileri olacaktır. Hatta bize göre zihin (ruh)-beyin (beden) sorunu diye bilinen büyük açmazdan kaynaklanan birçok sorunun çözümüne ışık düşürebilecektir. Bunlardan en önemlisi, psikiyatrinin bilimsel niteliğiyle ilgili olanıdır.
Biz daha önce asıl olarak Varoluşun Psikiyatrisinde[6] tıbbın ve psikiyatrinin bilimsel konumunu Paul Ricoeur’un esiniyle çözümleme girişiminde bulunmuştuk. Bu girişimimizle Cassirer’in felsefi antropolojisi arasında da birbirlerine destek olma, etkilerini pekiştirme anlamında bir iş birliği olanağı bulunduğunu da düşünüyoruz. İlk bakışta ilgisizmiş gibi görünen Ricoeur ve Cassirer’in düşünce biçimleri arasındaki çarpıcı benzerlikte bu imkân, sağlam bir maya halinde vardır. Bu yüzden olsa gerek, simge üzerine yapılan bazı çalışmalarda Ricoeur, açıkça Cassirer’in izleyicisi olarak değerlendirilmektedir[7].
Ernst Cassirer’in felsefi antropolojisi, tıbbın ve psikiyatrinin bilimsel niteliğindeki “karma söylem”in anlaşılmasını kolaylaştırabileceği gibi, bilim, din, felsefe ve sanat gibi insanın simgeselliğinin ürünleri arasında gereksiz bir rekabete yol açmaması, “bilginin yöresel özerkliği”ne olanak tanıması sayesinde, bu rekabetten kaynaklanan “biyolojik psikiyatri”, “sosyal psikiyatri” gibi ayrımları da geçersiz kılar.[8]
Biz bir sonraki yazıda, bu işbirliği olanağına fırsat hazırlayabilmek için Cassirer’in bakışının düşürdüğü ışıktan psikiyatrinin ve psikoterapinin “insan”ına bakmanın bir yolunu denemeye çalışacağız.
[1] İnsan Üstüne Bir Deneme. s. 47.
[2]Age., s. 90-92.
[3]Age., s. 257.
[4]Age., s. 264.
[5]Age., s. 241.
[6] E. Göka, Varoluşun Psikiyatrisi, Ankara 1997 (Yenilenmiş ve genişletilmiş ikinci baskı, 2020) , Vadi yayınları.
[7]L. Jadot, “From the symbol in psychoanalysis to anthropology of the imaginery”, Jung in Modern Perspectives: The Master and Legacy, (Yayına haz. R.K. Papadopoluos, G. Sayman), Londra Unity Press 1991, s. 109-118.
[8]E. Göka, “Biyolojik psikiyatri ve sosyal psikiyatri ikilemini aşmak için bir fırsat: Hermenötik (yorumsamacı) psikiyatri”, Kriz Dergisi 2 (1998), s. 209-213.