Uzlaşma Ekonomisine Doğru

Yapay zekâ, Matthew Carnes’ın, her insanın onuruna ve ortak iyiye (common good) dayanan bir dayanışma ve uzlaşma ekonomisine geçiş önerisini özellikle acil kılıyor. Güvencesiz çalışmayı görünmez kılan, ayrımcılığı sürdüren ve artan üretkenliğin faydalarını belirli ellerde yoğunlaştırma tehdidi taşıyan teknolojik bir dönüşüm karşısında metin, bizi yalnızca inovasyonun ne kadar değer yarattığını değil, aynı zamanda bu değerden kimlerin pay aldığını, kimlerin dışlandığını ve hangi koşulların insanın gelişimini mümkün kıldığını sormaya davet ediyor. Yaşam boyu öğrenme, sosyal koruma ve bu değişimler nedeniyle yerinden edilenlerin katılımı, yapay zekânın işçisiz bir ekonomiye değil, insana yakışır işe hizmet etmesi için temel koşullar olarak öne çıkıyor.

Yapay zekânın gayrimaddi olmadığını kabul ettiğimizde bu bakış açısı belirgin bir sosyo-çevresel boyut kazanıyor: Yapay zekâ; enerjiye, altyapıya, minerallere ve maliyetleri çoğu zaman Küresel Güney’deki yoksul topluluklar ve bölgeler tarafından karşılanan emek tedarik zincirlerine bağımlıdır; Demokratik Kongo Cumhuriyeti örneği de bunu son derece çarpıcı biçimde ortaya koymaktadır. Bu nedenle bir uzlaşma ekonomisi, bu karşılıklı bağımlılıkları görünür kılmamızı, toplumsal ve ekolojik zararları onarmamızı, tedarik zincirleri boyunca şeffaflığı sağlamamızı ve yalnızca kaynak olarak muamele görmüş olanları merkeze yerleştirmemizi gerektirir. Carnes’ın makalesini bu mercekten yeniden yayımlıyoruz; makalenin ekonomik yaratıcılığı, dağıtıcı adaleti, ortak evimize özeni ve dışlanmış olanların etkinliğini bir araya getirme çağrısı, yapay zekâyı sosyo-çevresel adalet merceğinden değerlendirmek için verimli bir çerçeve sunuyor.

Editör.

Dayanışma ve ortak amaç – hem ulusların kendi içinde hem de uluslar arasında – günümüz dünya ekonomisinde kıt görünüyor. Bununla birlikte, mevcut durum, dayanışma ve uzlaşmaya dayalı bir ekonominin neleri gerektirebileceği konusunda yaratıcı ve yeni biçimlerde düşünmek için önemli bir fırsat sunabilir.

2016 yılı, dünya çapındaki ekonomik ilişkilere yönelik görüşlerde eşi görülmemiş bir değişime sahne oldu; son yetmiş yılın hiçbir döneminde ekonominin temel yönelimi bu denli yaygın biçimde sorgulanmamıştı. Birleşik Krallık’ın Avrupa Birliği’nden ayrılma yönünde oy kullanması ve birçok ülkede milliyetçi siyasi adayların yükselişiyle birlikte, açık ticaret ve serbest rekabetin paylaşılan refah sağlamasının beklendiği liberal kapitalist ekonomik ilişkiler modeline yönelik görünürdeki mutabakat temel çatlaklar göstermeye başladı. Hakkaniyet ve kapsayıcılığa ilişkin uzun süredir devam eden kaygılara, liberalizmin benimsiyor göründüğü kozmopolit dünya görüşünün giderek daha fazla reddedilmesi de eklendi. Belki de ilk kez, siyasi yelpazenin dört bir yanından düşünürler hâkim ekonomik modelin büyük ya da küçük yönlerden bozuk olduğunu görmeye başladılar.

Liberal model, savaş sonrası dönemin neredeyse tamamında hâkimiyetini sürdürerek verimliliği ve üretkenliği teşvik etmeyi ve ticaret anlaşmaları ile esnek finansal akışlar aracılığıyla ulusları birbirine bağlamayı vaat etti. Bu açık model önemli bir büyüme sağladı: İnsanlık tarihinin hiçbir döneminde bu kadar çok insan derin yoksulluktan kurtulmamıştı. Bu muazzam bir başarıdır. Ancak model bütün insanlara eşit ölçüde fayda sağlamadı. Daha iyi koşullarda istikrarlarını da güvence altına almadı. Bunun yerine, toplumun en müreffeh ve en az müreffeh üyeleri arasındaki uçurum dünya genelindeki ülkelerin çoğunda büyüdü. Orta sınıf statüsünün, sık işten çıkarmalar ve dalgalanmalara ve enflasyon yoluyla değer kaybına maruz kalan ücretler nedeniyle son derece kırılgan olduğu ortaya çıktı. Dolayısıyla, böylesine olağanüstü bir büyüme sağlayan ekonomiye, eşitsizlikten kaynaklanan giderek büyüyen bir toplumsal yarılma eşlik etti.

Buna verilen tepkilerden biri, ulusal çıkarları kolektif çıkarların önünde korumaya yönelik algılanan ihtiyacı vurgulayan ve birçok durumda kaynakları azınlıkların aleyhine çoğunluk gruplarına yönlendiren yükselen milliyetçilik oldu. Diğer ulusları rakip, bu uluslardan gelen göçmenleri ise daha az hak sahibi ve bazı bakımlardan şüpheli gören bu içgüdü, tek başına hareket etmeyi ve önce kendini (ya da kendi ulusunu) gözetmeyi amaçlar. Bu, ulusal düzeyde büyük ölçekte bireyciliktir ve etnik ve dinî çoğunluk nüfusları açısından kişisel ve grup düzeylerinde küçük ölçekte bireycilik olarak kendini tekrar eder. Bunun sonucu, hem küresel hem de yerel düzeyde toplumsal bağların giderek daha fazla kırılması ve parçalanmasıdır.

Ancak alternatif bir tepki, bir dayanışma ekonomisi önermek ve bunu gerçekleştirmek için de bir uzlaşma ekonomisi ortaya koymaktır. Bu, İsa Cemiyeti’nin 36. Genel Kongregasyonu ve Papa Francis tarafından önerilen tepkidir ve mevcut liberal ekonomik modelin hem üzerine inşa edilir hem de ona meydan okur. Piyasadaki bireysel çabanın verimliliğini ve üretkenliğini teyit ederken, ekonomik ve toplumsal yaşama kapsayıcı katılımı teşvik etmede devletlerin ve uluslararası işbirliğinin temel rolüne de dikkat çeker. İnsanlara özen ile ortak evimiz olan yeryüzüne özeni bütünsel bir biçimde birbirine bağlar. Ve yalnızca gelecekteki büyümeyi daha hakkaniyetli ve sürdürülebilir kılmak için değil, hâlihazırda var olan kırılmış ilişkileri onarmak için de ortak ve kararlı bir çaba çağrısında bulunur. Bu cesur ve geniş kapsamlı bir projedir ve kuşkusuz burada ana hatları çizilebileceğinden çok daha ayrıntılı biçimde geliştirilmesi gerekecektir. Ancak buradaki bu kısa satırlar, söz konusu çabaya mütevazı bir katkıda bulunmayı ve çağımızın göze çarpan bölünmelerini ele almak üzere düşünceyi ve yaratıcı eylemi harekete geçirmeyi amaçlamaktadır.

Bir uzlaşma ekonomisi nasıl olabilir? En temelde, iki temele dayanır. Birincisi, Tanrı tarafından yaratılan ve kendine özgü yetenek ve kabiliyetlerini kullanarak gelişmesi amaçlanan her insanın onuru ve değeridir. İkincisi ise, bu gelişmenin ortak iyi olarak adlandırılan şey içinde gerçekleştiğinin kabulüdür. Katolik sosyal öğretisinde kapsamlı biçimde geliştirildiği üzere ortak iyi, toplumun çeşitli üyelerinin yararlandığı bireysel iyilerin toplamından ibaret değildir. Ortak iyi, zorunlu olarak toplumsal bir iyiyi, yani toplumun bir bütün olarak iyiliğini içerir; bu iyilik içinde toplumun en yoksul kesimlerinin ihtiyaçları ile çevrenin ve gelecek nesillerin esenliği eş zamanlı olarak gözetilir.

Bu vizyon, birçok bakımdan savaş sonrası liberal ekonomik modelle uyumludur. Bireysel yaratıcılığa, inisiyatife ve çalışmaya hem kendi başlarına birer amaç olmaları hem de genel büyüme ve üretkenliğe yaptıkları olumlu katkı nedeniyle değer verilir. Benzer şekilde, mübadele ve işbirliği yoluyla elde edilen kazanımların da ulusal ve uluslararası düzeyde paylaşılan büyümeyi ve paylaşılan bir topluluk duygusunu teşvik etmede çok önemli bir rol oynadığı kabul edilir. Yaşları, sağlık durumları ve diğer koşulları elverdiği ölçüde bütün üyelerinin katkıda bulunmasına imkân tanıyan toplumlar, hiç kimsenin katkısını dışlamadıkları için yalnızca dostane ilişkilerinde değil, nihai ekonomik çıktılarında da kazanım elde ederler.

Ancak bir dayanışma ve uzlaşma ekonomisi, insanların doğaları gereği farklı, toplumsal inşa sonucunda ise eşitsiz olduklarını da kabul eder. İnsanlar farklı yeteneklerle doğar ve son derece farklı fırsat ve kaynaklara sahip koşullarda büyürler. Uzun süredir varlığını sürdüren toplumsal yapılarda yerleşik hâle gelmiş olan bu asimetri, son otuz yılda sermayenin hakkaniyetsiz dağılımıyla daha da şiddetlenmiştir. Servet, dünya nüfusunun küçük bir azınlığının elinde yoğunlaşmıştır; dünya nüfusunun neredeyse yarısının kendine ait diyebileceği hiçbir varlığı yoktur. Buna ek olarak, yeryüzünün kaynaklarının kullanımından doğan yük eşitsiz biçimde dağılmış; bazı kesimler çevresel bozulmanın, iklim değişikliğinin ve kirliliğin etkilerini diğerlerinden çok daha ağır biçimde yaşamıştır. Bu asimetriler çoğu zaman mevcut ırk, etnik köken, cinsiyet ve din temelli toplumsal hiyerarşiler üzerine inşa edilmiş ve aynı zamanda bu hiyerarşileri pekiştirmiştir. Son olarak, bu hiyerarşiler siyasal alandaki eşitsiz güç ilişkilerine yansımakta ve bu ilişkiler tarafından pekiştirilmektedir.

Dolayısıyla bir dayanışma ve uzlaşma ekonomisi, ideal ya da varsayımsal bir toplumsal ilişkiler bütününe değil, başlangıç noktalarının ve sonuçların büyük ölçüde farklılık gösterdiği mevcut gerçekliğe yanıt vermeye çalışmalıdır. Bunu yapmak için, söz konusu asimetrileri ele almaya yönelik etkin bir çaba gösterilmesi gerektiğini zorunlu olarak kabul eder; piyasa modeli kendi başına bütün insanların erişim veya fırsata sahip olmasını yeterince güvence altına alma becerisi göstermemiştir. Yalnızca kaynaklara sahip olanların kişisel çıkarlarıyla değil, kararlı bir “tercihli seçenek” (preferential option) ile yönlendirilen daha ileri adımlar atılarak, doğumları veya içinde bulundukları koşullar esenliklerini engellemiş ya da marjinalleştirmiş olan kişilerin fırsatları ve esenlikleri etkin biçimde desteklenmelidir. Bunlar arasında, son yıllardaki refahtan pay alamayanlara ve özellikle bu refah sürecinde yerinden edilmiş ya da zarar görmüş olanlara özel ilgi gösterilmelidir.

Bir dayanışma ve uzlaşma ekonomisinin bazı unsurları hâlihazırda iyi bilinmektedir, ancak bunların önemli ölçüde genişletilmesi ve iyileştirilmesi gerekmektedir. Temel sağlık hizmetleri ve kaliteli eğitim, toplumların vatandaşlarının sağlığını ve esenliğini artırmak için yapabilecekleri, etkinliği kanıtlanmış en iyi yatırımlardan ikisidir. Özellikle anne adayları ve küçük çocuklara yönelik aşılar ve düzenli kontroller gibi koruyucu sağlık hizmetleri, sağlıklı doğum olasılığını büyük ölçüde artırır ve fiziksel ve bilişsel gelişimi destekler. Yetişkinler de koruyucu hizmetler ile beslenme ve egzersiz konusunda danışmanlık almak üzere doktorlara kolayca erişebilmekten büyük ölçüde yararlanırlar; yaşamları boyunca daha uzun süre sağlıklı kalır, ağır sağlık sorunları yaşama ve uzun süreli bakıma ihtiyaç duyma olasılıkları azalır. Üretken yaşamlar sürdürebilir ve ailelerinin ihtiyaçlarının karşılanmasına katkıda bulunabilirler. Ancak çok sayıda ülke bu hizmetleri ya sağlayamamakta ya da sağlamaya isteksizdir. Bir dayanışma ekonomisi, sağlık hizmetlerinin bir bireyin kendi başına karşılamasının zor, hatta imkânsız olduğu yaşam boyu bir ihtiyaç olduğunu kabul eder. Bunun yerine, herkesin yeterli ölçüde korunabilmesi ve tam potansiyelini gerçekleştirebilmesi için – çoğu zaman devlet tarafından koordine edilen veya yönetilen – ortak sigorta mekanizmaları gereklidir.

Benzer şekilde eğitim de bir dayanışma ekonomisinin merkezinde yer alır. Böyle bir eğitimin evrensel ve yüksek kaliteli olması ve yerel ekonomilerin ihtiyaçlarına uygun biçimde düzenlenmesi gerekir. Ayrıca yalnızca üretken becerileri değil, sanatın ve bilimin harikalarını da kucaklayarak ve merakımızı ve entelektüel hayretimizi harekete geçirerek insanlığımızın en iyi yönlerinin geliştirilmesinden yararlanmalı ve bu gelişimi teşvik etmelidir. Dahası, eğitim giderek yaşam boyu bir ihtiyaç hâline gelecektir. Piyasalar hızla değişirken ve yeni işler hem ortadan kalkıp hem de ortaya çıkarken, bireylerin yaşamları boyunca beceri setlerini genişletme ve geliştirme fırsatlarına ihtiyaçları vardır. Yeni teknolojiler muazzam bir yaratıcılığın itici güçleridir, ancak aynı zamanda aksamalara ve yerinden edilmelere de yol açarlar. Bu nedenle bir dayanışma ekonomisi, özel bir önceliğe sahip olmakla birlikte yalnızca gençlerin eğitimini dikkate almakla kalmayacak, kariyerlerinin ortasındaki ve daha ileri yaştaki çalışanların da yeni beceriler edinme ve öğrenme fırsatlarını genişletmeye ve yaşamları boyunca entelektüel açıdan gelişmelerini sağlamaya çalışacaktır.

Dünya genelinde çeşitli ülkelerin yakın dönemdeki deneyimleri, hem sağlık hizmetlerinin hem de eğitimin kullanımını ve sağladığı faydaları artırabilecek politikalara giden yolu göstermiştir. İlk olarak devletler, dikkatle hedeflenmiş ve tasarlanmış transfer programlarından verimli biçimde yararlanmıştır. Bunların bir türü olan koşullu nakit transferleri (conditional cash transfers), çocuklarının düzenli sağlık hizmeti ve aşı almasını ve okula kayıtlı olup düzenli olarak devam etmesini sağlayan ailelere aylık küçük miktarlarda nakit ödeme yapılmasını öngörür. Bu ödemeler, doktor randevularına gitmek veya okula devam etmek nedeniyle harcanan zamanın ya da vazgeçilen çalışmanın maliyetini telafi eder ve üniforma ve defter gibi temel malzemelerin maliyetlerinin bir çocuğun okula devam etmesini engellememesini sağlar. Bu programların, öğrencilerin işgücüne erken yaşta girmek yerine okulda kaldıkları yıl sayısını artırdığı, aile içindeki beslenme düzeyini yükselttiği ve çocukluk boyunca daha iyi sağlık durumuyla ilişkili olduğu gösterilmiştir. Üstelik bunu, özellikle geleneksel sosyal programlara yapılan harcamalarla karşılaştırıldığında, nispeten düşük bir maliyetle gerçekleştirirler.

Ancak dayanışma ve uzlaşma ekonomisinde önemli bir rol oynayan tek aktör devlet değildir. Özel sektör aktörleri ve sivil toplum kuruluşları, aksi takdirde bankacılık piyasasının dışında kalacak küçük üreticilerin finansal kaynaklara erişimini sağlayan çeşitli kredi çözümlerini benimsemiştir. Bunlar, özellikle kadınlar olmak üzere, yaşamları ekonomik açıdan marjinal konumda olan insanlar için girişimci bir ruhla olağanüstü bir yaratıcılık ve üretkenliğin açığa çıkmasını sağlamıştır. Krediye erişimin genişletilmesi ve krediden yararlananlara finans ve işletme eğitiminin yanı sıra yağmacı kredi uygulamalarına (predatory lending) karşı yasal korumalar sağlanması, yeni bir dinamizmin ortaya çıkmasına imkân vermiştir. Bunun daha da fazlasını gerçekleştirme potansiyeli vardır.

Ancak daha da radikal biçimde, bir dayanışma ve uzlaşma ekonomisi pekâlâ daha ileri bir adım gerektirebilir. Bu, ekonomi adına toplumsal ilişkilere ve gezegene verilmiş olan önemli zararın açıkça kabul edilmesini ve hatta bu zarar için özür dilenmesini gerektirebilir. Dünyamız gerçekten de son birkaç on yılın belki de herhangi bir dönemindekinden daha parçalanmış durumdaysa, bu parçalanmayı (ya da parçalanmalar bütününü) ele almak için ortak ve kararlı bir çaba gösterilmelidir. Ve tüm anlamlı uzlaşmalar gibi, bu da zararı telafi etmeye yönelik kararlı bir taahhüt gerektirecektir. Bunun herhangi bir grubu suçlayıp hedef gösterme veya kötüleme biçimini alması gerekmez. Bunun yerine, daha önce dışarıda bırakılmış ya da yerinden edilmiş kişilerin yalnızca dahil edilmelerini değil, merkezî bir konumda olmalarını da güvence altına almaya yönelik bir dayanışma ve ortak çabayı içerecektir.

Bir dayanışma ekonomisi, aslında bu insanları ve yaşadıkları çevreleri – özellikle kadınları, yerli halkları ve mültecileri – ekonomik tartışmaların merkezine yerleştirecektir. Nitekim Papa Francis, *Laudato Si’*de bu kişilerin ekonominin ele alınmasında başlıca aktörler (protagonists) ve “başlıca diyalog ortakları” olması gerektiğini vurgulamıştır. Onların ihtiyaçlarını ve gezegenimizin ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik gerçek maliyetleri olan gerçek tercihler, hâlihazırda güvenceli ve sağlıklı olanlara fayda sağlayabilecek diğer tercihlere göre öncelik taşıyacaktır. Toplumsal uzlaşmayı sağlamak ve gezegenimizin ekosistemini birlikte eski hâline getirip yenilemek için ortak fedakârlık ve hatta bir tür tazminat pekâlâ gerekli olabilir. Ayrıca doğal kaynakları kullanımımızın gelecek nesiller açısından sürdürülebilir olması için tüketimin değiştirilmesi gerekmesi muhtemeldir.

Dolayısıyla bir dayanışma ve uzlaşma ekonomisi, mevcut liberal modelin büyük bölümünden ve bu modelin aşırılıklarından önemli ölçüde ayrılacaktır. İnsan emeğine ve yaratıcılığına verilen değeri korurken, aynı zamanda – farklı özelliklerle doğan ve toplumsal koşulları tarafından şekillendirilen – bütün insanların bedenlerini, zihinlerini ve ailelerini tam anlamıyla geliştirme fırsatına erişebilmelerini sağlama sorumluluğunu da zorunlu olarak beraberinde getirir. Hem özel sektörü hem kamu sektörünü hem de sivil toplumu bu çaba açısından vazgeçilmez görür. Ayrıca çok önemli bir görev daha ekler: Toplumsal ve çevresel açıdan miras aldığımız parçalanmış dünyayı ele almak. Bir dayanışma ve uzlaşma ekonomisinin sınavı, yeni başlıca aktörlerin gerçek ihtiyaçlarına yanıt verme becerisinde görülecektir. Onların sesleri yeni fırsatlar yaratacak ve yeni bir ekonomik yaşam modelinin tonunun belirlenmesine yardımcı olacaktır.

Kaynak: https://www.sjesjesuits.global/2026/08/28/toward-an-economy-of-reconciliation/