Üniversite Dağılıyor

Birbirini izleyen ve birbiriyle örtüşen krizler, Amerikan yükseköğretiminin hiçbir anlam ifade etmediğini gözler önüne seriyor.

Yapay zekâ kampüse bir kriz olarak geldi, ancak o zamandan beri sıradanlaştı. Öğrenciler artık okul çalışmalarının neredeyse tamamını yapay zekâyla otomatik olarak yapabiliyor: fen bilimleri problem setlerini çözebiliyor, bilgisayar kodu yazabiliyor ve makale taslakları hazırlayabiliyor. Benim gibi profesörlerin, gerçekten ders verip vermediğimiz, yoksa kendileri de kendi rollerindeymiş gibi yapan öğrenciler için bizim de yalnızca rol mü yaptığımız konusunda hiçbir fikri yok. Daha kötüsü, bazılarımız tavsiye mektupları, hibe başvuruları ve hatta bilimsel makaleler yazmanın angaryasını yapay zekâya devrediyor.

Ancak yapay zekâ öğrenci-öğretmen ilişkisini bozarken, teknoloji kampüsün diğer köşelerine fayda sağladı. Araştırmacılar, yapay zekânın bilgi üretimi için, özellikle doğa bilimleri ve uygulamalı bilimlerde son derece yararlı olduğunu hızla keşfettiler: örneğin protein yapısı tahmininde, malzeme tasarımında ve ilaç keşfinde. Kısmen bağışçılar, yönetim kurulları, işverenler ve velilerin baskısıyla üniversite yöneticileri yapay zekâ girişimleri duyurdular, yapay zekâ altyapısına yatırım yaptılar ve yapay zekâ diploma programları kurdular.

Bu iki güç—öğrencilerin yapay zekâyı kendi zararlarına, üniversitelerin ise kendi yararlarına kullanması—birbiriyle çatışıyor gibi görünebilir. Öğrencilerin, öğrenmenin kutsallığını korumak için her şeyi kendi elleriyle yapmaları bekleniyor, ama aynı zamanda yapay zekânın yarattığı yeni mesleki talepleri karşılamaları da isteniyor. Öğretim üyeleri ve yöneticiler, büyük ölçüde boşuna, sınıflarda yapay zekâ kullanımını denetlerken kendi işlerinde de yapay zekâyı serbestçe kullanıyorlar. Kampüsler, bir davetsiz misafir olarak yapay zekâya karşı kendilerini savunurken aynı zamanda kendilerini yapay zekâ geleceğine göre yeniden donatıyorlar. Üniversiteler aynı anda hem yapay zekâya doğru koşuyor hem de ondan kaçıyor. Yapay zekâ yükseköğretimi zorla parçalayıp dağıtıyormuş gibi geliyor.

İlk başta ben de böyle düşünüyordum. Ancak çok daha büyük, daha tuhaf ve daha yıkıcı bir şeyin uzun zamandır gerçekleşmekte olduğu sonucuna vardım. Yapay zekâ, yakın zamandaki diğer iki kampüs kriziyle—koronavirüs salgını ve ikinci Trump yönetiminin araştırma fonlarında yaptığı kesintilerle—birleşerek daha derin bir gerçeği belirginleştirdi: Amerikan üniversitesi kendi içinde uyumsuzdur. Amerikalılar “üniversite”den tek ve tutarlı bir şeymiş gibi söz ediyorlar. Bu yanlış. Yükseköğretim, gelenek, tarih ve rastlantının bir arada tuttuğu, birbiriyle ilgisiz şeylerden oluşan bir pakettir. Üniversite denen bu paket her zaman gevşek bir paketti. İçindeki kurumlar birbirinden ayrılamayacak kadar kökleşmiş olsa da, bu paketin bir arada kalması için pek az neden vardır.

Amerika’da üniversite iki vaatte bulunur. Bir yandan üniversite bir belgelendirme hizmetidir: Bilgiyi tasdik eden bir diploma verir ve mezunu bir kariyere gönderir. Diğer yandan üniversite bir yetişkinliğe geçiş hizmetidir. Toplumsal keşif ve entelektüel gelişim yoluyla kimliği şekillendirir. Bir gencin kim olduğunu nasıl keşfedeceğine ilişkin Amerikan idealidir. Partiler, içki, Yunan harfli öğrenci toplulukları yaşamı, spor ve üniversite yaşamının diğer biçimleri her zaman eğitim projesini baltalama riski taşıdı—ve bunun tersi de geçerliydi. Ama bu iki kategori yeterince iyi bir arada var oldu.

Şimdi “üniversite” adı altında birlikte paketlenmiş iki şey çözülmeye ve dağılmaya başladı. Yetişkinliğe geçiş deneyimi—arkadaşlıklar, bağımsızlık, deneyimleme—artık kendisini çevreleyen kampüse eskisi kadar açık biçimde bağımlı değil; bunun bir nedeni, üniversitenin öğrencileri daha geniş bir dünyayla tanıştırma konusundaki tekelinin zayıflamış olması. Küreselleşme ve internet, öğrenciler daha kampüse gelmeden çok önce o dünyanın büyük bir bölümünü onlara getiriyor. Üniversite yaşamının başka yönleri de kampüs dışına taşınıyor. Üniversite futbolu ulusal bir nitelik kazanarak bölgesel aidiyetleri ve yerel rekabetleri geride bıraktı. Yunan harfli öğrenci topluluklarının üye alım süreci, dış kaynaklı bir sektöre dönüştü. Kampüsler, okul oldukları kadar, hatta bundan da fazla, hastane sistemleri, büyük yerel işverenler ve gayrimenkul yatırım işletmeleridir.

Üniversiteyi mesleki hazırlığa göre optimize etmek de bu iki amacı birbirinden ayırmaya başladı ve üniversitenin sunması beklenen, bir daha tekrarlanamayacak toplumsal deneyimi aşındırdı. Ekonomi, öğrencilerden sınıf dışında daha fazlasını talep ediyordu: stajlar, network kurma, yayınlar, gönüllülük. Giriş düzeyindeki işlerin nepotizm, şans ve 10 tur mülakat gerektiriyor gibi göründüğü acımasız bir iş arama ortamında, bugünün lisans öğrencileri, kendilerinden yaşça büyük profesörlerinin, diplomanın verilmesi ile o diplomanın vaat ettiği kariyer arasındaki uçurumu tam olarak anlamadıklarını hissedebilirler.

Ardından COVID-19, kampüs yaşamı azaltılsa, hatta tamamen ortadan kaldırılsa bile belgelendirme sürecinin devam edebileceğini gösterdi. Bu döneme hatırı sayılır bir tartışma ve kafa karışıklığı eşlik etti; bazı öğrenciler, kapalı bir kampüsün tam ücrete değmediği gerekçesiyle pahalı üniversitelere dava açmaya çalıştılar. Ancak sonuçta belgelendirmenin, kampüs yaşamının sekteye uğramış ya da tamamen ortadan kalkmış bir hâliyle de pekâlâ mümkün olduğu ortaya çıktı.

Şimdi yapay zekâ, üniversitenin iki amacını neredeyse tamamen birbirinden ayırdı. Eskiden bir deneme yazmak, verilen akademik ödeve benzeyen bir şeyler yapmayı gerektiriyordu. Yapay zekâ, ders çalışmalarını çok az entelektüel emekle ya da hiç entelektüel emek harcamadan tamamlamayı mümkün kıldığı için, çıktıyı süreçten kopardı (öğrenciler kestirme yolu seçerse). Bir dönem ödeviyle boğuşmak artık kendiliğinden, öğrenci arkadaşlarınızla gece geç saatte kahve içmek için ara verme, zor bir profesör yüzünden aynı koridorda kaldığınız arkadaşlarınızla dertleşme ya da bir ev partisinde sarhoşken beklenmedik bir kavrayışa ulaşma fırsatları sunmuyor. Toplumsal ve akademik ilerleme artık iç içe geçmiş değil. Birini diğerinin içinde gerçekleştirmek için belirli bir miktarda ortak zaman geçirmek ya da düşünüp tartışmak gerekmiyor.

Değişen değerler, eğitim girişimciliği, düzenleyici arbitraj ve teknolojik değişimin hızı gibi etkenlerin bir araya gelmesi, bir diplomanın anlamını değiştirdi. Buna rağmen okullar, bütün lisans öğrenimlerini, avlularında ve kütüphanelerinin içinde aynı geleneksel görünümü sergileyen, fakat yüzeyin altında yapay zekânın onarılamayacak ölçüde darmadağın ettiği kampüslerde geçiren öğrencilere diploma vermeyi sürdürmekte hiç zorlanmadılar.

İkinci Trump yönetimi göreve gelir gelmez yükseköğretime karşı bir dizi saldırı başlattı. Saldırılar siyasi saiklere dayanıyordu, ancak kampüsleri en hassas yerlerinden vurdukları için etkili oldular. İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana Amerikan araştırma üniversiteleri sektörü, devasa ve dağıtık bir bilimsel araştırma endüstrisi olarak tanımlanır hâle geldi. Trump’ın saldırıları, bu araştırmayı finanse eden on milyarlarca dolarlık federal fonu sekteye uğratarak bu projeyi baltaladı (buna lisansüstü eğitim de dâhil).

Yapay zekâ belgelendirme ile yetişkinliğe geçiş arasındaki çatışmayı genişletirken, Trump’ın kesintileri eğitim ile araştırma arasındaki farklı bir yapısal uyumsuzluğu açığa çıkardı. Büyük üniversitelerin araştırma odaklı olduğu bir sır değildi, ancak bu gerçek, veliler ve öğrenciler de dâhil olmak üzere Amerikan kamuoyu tarafından pek iyi anlaşılmıyordu. Bir arkadaşınızın ya da komşunuzun üniversite profesörü olduğunu öğrenirseniz, muhtemelen ona “Ne öğretiyorsun?” diye sorarsınız. Bu soru karşısında kıvranıyorsa bunun nedeni, birçok öğretim üyesinin öğretmenliği çoğu zaman birincil işi olarak görmemesidir. Evet, bir profesörden lisans öğrencilerine ders vermesi ve araştırma yapması beklenir, çünkü bir üniversitenin misyonu eğitim ile bilimsel çalışmayı kapsar. Ancak ulusal üniversiteler bu faaliyetlere eşit ölçüde değer vermez ve onları eşit ölçüde ödüllendirmez.

Araştırma; hibeler, prestij, lisansüstü öğrenciler, sıralamalar ve kariyerde ilerleme getirir. Araştırma üniversitelerinde lisans eğitimi, açıkça böyle tanımlanmasa da öğrenim ücretlerinden gelen paranın akmaya devam etmesini sağlamak ve lisans eğitiminin başat olduğu görünümünü—insanların üniversitenin ne için var olduğunu düşündüklerinde ilk akıllarına gelen şeyi—korumak için gerekli bir faaliyet olarak görülür.

Üniversite yöneticileri sık sık araştırma ve öğretim misyonlarının birbirini desteklediğini savunurlar: Anlatıya göre yıldız bir araştırmacı, en güncel bilgiyi sınıfa taşıyabilir. Bir Amerikan kampüsündeki hemen hemen her üniversite tanıtım turunda, lisans öğrencilerinin öğretim üyelerinin araştırmalarına nasıl katılabileceklerine ilişkin alışıldık bir tanıtım söylemi yer alır. Üniversitelerin araştırma ile öğretimin birbiriyle uyumlu görünmesini sağlamak için güçlü bir teşviki vardır. Ancak gerçekte bu amaçlar birlik içinde olmaktan çok birbirleriyle gerilim içindedir.

Çarpıcı bir terim, bu ilişkinin gerçekte ne kadar zayıf olduğunu açıklamaya yardımcı olur. Büyük bir hibe alan bir araştırmacı, bu fonların bir kısmını “öğretim yükümlülüğünü satın alarak kaldırmak” (teaching buyout) için kullanabilir ve böylece sınıftan çıkmanın bedelini ödeyebilir. Üniversitenin misyonlarından birindeki başarı, kelimenin tam anlamıyla diğerinden muafiyet satın alır. (Araştırma yükümlülüğünü satın alarak kaldırmak diye bir şey yoktur.)

Benimkinin—Washington University in St. Louis’nin—de aralarında bulunduğu kampüsler, her yıl 1 milyar dolar ya da daha fazla araştırma fonu alır. Bu para laboratuvarlarda yapılan çalışmaları, ama aynı zamanda ekipmanı, binaları ve personeli de finanse eder. Kampüslerin öğretim üyeleri, lisansüstü öğrenciler, hayırsever bağışlar ve diğer prestij biçimleri için birbirleriyle rekabet ederken kullandıkları ölçütlerin (kazanılan hibeler ve “araştırma harcamaları”, yani bu hibelerden harcanan para) temelini oluşturur. Araştırma parasının akışını tehdit ettiğinizde yalnızca laboratuvarları tehlikeye atmazsınız; tüm sektörün mali ve örgütsel yapısını istikrarsızlaştırırsınız.

Her büyük kolej ve üniversite, liberal sanatları lisans eğitiminin çekirdeği olarak öne çıkarır; ancak özellikle beşeri bilimler—edebiyat ve diller gibi, genellikle çok az federal araştırma fonu alan, hatta hiç almayan sanat ve edebiyat alanları—yükseköğretimin altında yatan ekonomik yapıyla pek uyuşmayan, büyük ölçüde geçmişten kalma bir değere sahiptir. Üniversiteler bu bakımdan kolejlerden farklıdır. Küçük liberal sanat kolejleri neredeyse yalnızca lisans eğitimine odaklanır ve sanat ile edebiyat alanlarına içtenlikle bağlıdır. Trump’ın saldırılarını atlatmak için özellikle iyi konumlanmış olmalarının bir nedeni de budur. Ancak bu okullar çok daha küçük nüfuslara hizmet eder ve öğretim üyelerini aldıkları ve öğrencilerini lisansüstü eğitime gönderdikleri daha geniş Amerikan üniversite sistemine hâlâ bağlıdırlar. Bu okullarda bile beşeri bilimler yapay zekâ karşısında özellikle savunmasızdır, çünkü teknolojinin artık ortadan kaldırabildiği entelektüel emek—metinlerin anlamıyla boğuşmak, karmaşık fikirlerin nasıl ifade edileceğini bulmak—bu tür bir eğitimin temel amacıdır.

Kampüsteki yapay zekâ krizi, iki yanında yer alan COVID-19 ve federal fon krizleriyle birleşerek, kampüste olup biten her şeyin bir tür ortak projeyi paylaştığı görünümünü ortadan kaldırdı. Yapay zekâ, bilimsel araştırmayı önemli ölçüde geliştirirken beşeri bilimleri yok edebilir. Yapay zekâ ayrıca, bir öğrencinin diploma almak için harcaması gereken çabayı kaygı verici biçimde azaltabilirken, bir bilim insanının deneylerini daha az emekle yürütmesine tartışmasız biçimde olanak tanıyabilir.

Lisans eğitimi, belgelendirme, bilimsel araştırma, profesyonelleşme ve yetişkinliğe geçiş hâlâ aynı kampüslerde yer alıyor. Ancak artık açıkça aynı girişimin parçaları değiller. Uzun yıllardır—muhtemelen onlarca yıldır—da değiller. Kendi kariyerime dönüp baktığımda, her bir döneminin birbiriyle bağlantılı bu uyumsuzlukların gölgesinde geçtiğini açıkça görebiliyorum. Öğretim ile araştırma bazen birbiriyle uyumlu olur, ama her zaman değil. Eğitimli hâle gelmenin, aynı kampüste gerçekleşmeleri dışında, yetişkin hâle gelmekle pek ilgisi yoktur. Eskiden üniversiteyi bir şehre benzer bir şey olarak görürdüm—geniş, çeşitli ve zorunlu olarak birden çok amaca ev sahipliği yapan. Ama şimdi bu cömert tasvirin bile bir hayal olup olmadığını merak ediyorum. Tek bir kuruluşun bütün bu çatışan projeleri hakkıyla destekleyip destekleyemeyeceğini—ve bunu hiç yapıp yapamadığını—merak ediyorum.

Şimdi bu uyumsuzlukları görmezden gelmek daha zor olduğuna göre, Amerikan üniversite projesi kendini bunları çözebilecek biçimde yeniden yaratacak mı? Belki, ama bir yandan da bundan kuşkuluyum. Üniversiteler neredeyse her tür değişime direnmek üzere kurulmuş yapılardır. Üniversite yöneticileri tekrar tekrar “bekleyip görelim” ya da “başımızı eğip dikkat çekmeyelim” yaklaşımını benimsedi ve köklü sarsıntıları sıradan kesintilerden ibaret saydı: Salgın sona erdi, yapay zekâ durulacak, federal fonlar yeniden başlayacak ve bütün bunlar, her neyse, gelip geçecek. Bunlar, örneğin belgelendirmenin yetişkinliğe geçişle aynı mekânı paylaşmaması gerektiği ya da lisans eğitiminin bir araştırma kurumunun misyonuyla çeliştiği düşüncesinden çok daha katlanılabilir sonuçlardır.

Yakın zamandaki her kriz üniversiteye bir mazeret sundu. Yapay zekâ, aksi hâlde işleyen bir eğitim kurumunu bozan yabancı bir teknolojiydi. Trump’ın fon kesintileri, sağlıklı bir araştırma girişimine yönelik istisnai bir siyasi saldırıydı. COVID-19 ise halk sağlığı adına kampüsleri hem kampüs yaşamını hem de eğitimi askıya almaya zorlayan bir acil durumdu. Ancak bu krizlerden herhangi birini, hele hepsini birden atlatmak, onların daha da kötüleştirdiği temel koşulları hiçbir şekilde değiştirmiyor. Üniversitenin birbiriyle bağdaşmayan amaçları varlığını sürdürüyor.

Yükseköğretimi tanımlar hâle gelen yapısal tutarsızlıkların çözüleceğine inanmak için hiçbir neden göremiyorum. Diploma giderek daha fazla bir hedef, giderek daha az bir kendini keşfetme süreci hâline gelecek. Araştırma ve öğretim misyonları birbirinden daha da uzaklaşacak. Üniversite, kamuoyuyla, hükümetle, özel sektörle ya da teknoloji sektörüyle olduğu kadar kendi kendisiyle de savaş hâlinde.

Bir diploma edinme yolu ya da bir ritüel olarak üniversite değerini koruyacak ve siz ya da çocuklarınız bir belge edinmek veya yetişkinliğe geçiş deneyimi yaşamak (ya da her ikisi) için üniversiteye gitmek isteyebilirsiniz. Eski adlar varlığını sürdürecek ve kampüs binaları ayakta kalacak. Ders kapsamındaki çalışmalar ister insanlar ister makineler tarafından tamamlansın (ya da ödev olarak verilsin), devam edecek. Sonbaharda yapraklar kampüs avlusuna düşecek, ilkbaharda kepler havaya fırlatılacak. Üniversitenin görünüşü varlığını sürdürebilir; ruhu—gençlerin eğitimi ve yetişmesi için örgütlenmiş bir topluluk—çözülüp giderken bile.

Kaynak: https://www.theatlantic.com/ideas/2026/09/college-education-future-ai/688655/