Ukrayna’nın Sonu Gelmeyen Savaşı

Ukrayna, Vekâlet Dinamikleri ve İşçi Sınıfının Yok Oluşu

 

Savaş tarihine bakıldığında, çatışmalar genellikle ya taraflardan birinin açık bir zafer kazanmasıyla ya da her iki tarafın da kaynaklarının tükenmesi ve yaşamları feda etmeyi sürdürme iradelerini yitirmeleri üzerine yapılan müzakerelerle sona ermektedir. Aynı zamanda üçüncü bir yol daha var: çatışmaların sessizce sona ermesi, “soğuk bir barış”ın tesis edilmesi ve açıkça yenilgi kabul edilmeden çatışmaların dondurulması. Savaşların durup dururken başlamadığını vurgulamak önemlidir; savaşlar, barışçıl yollarla çözülememiş köklü çelişkilerin oluşturduğu gerilimlerin tırmanışıdır. Clausewitz’in ifadesiyle, savaş siyasetin şiddet içeren başka araçlarla devamıdır. Barış perspektifinden bakıldığında ise her savaş yalnızca siyasetin değil, aynı zamanda sağduyunun ve uygarlığın da yenilgisidir. Ne var ki, içinde yaşadığımız çağ şiddeti normalleştirdi; insanlık, sistematik yıkımı kabullenerek ya da ona bizzat destek vererek normalleştirmeden bir “adım daha ileri” bile gitti. Bir zamanlar savaşı yasaklayan uluslararası hukuk çerçevesi susturulmuş, kamusal görünürlükten uzaklaştırılmıştır. Küresel kamuoyu, askeri harekâtları ya sanki birer spor müsabakasıymış gibi takip ediyor ya da kötülüğü görmeyi, duymayı veya onun hakkında konuşmayı reddederek yüzünü başka yöne çeviriyor.

 

Ukrayna savaşının süresi şimdiden Birinci Dünya Savaşı’nın süresini aşmıştır. Karşılaştırmalı olarak can kaybı sayısının daha düşük olduğu yönündeki değerlendirme yalnızca istatistiksel bir yanılsamadır çünkü bu bir dünya savaşı değildir, yerelleşmiş bir et kıyma makinesidir. Birinci Dünya Savaşı’ndaki kadar ölümün olmaması, hayatını kaybedenlerin ailelerine hiçbir teselli sunmamaktadır. Daha geç bir tarihte değil, 2014’te başlayan bu savaşla ilgili olarak, basiretli gözlemciler hemen bunun en öngörülebilir ve dolayısıyla teorik açıdan önlenmesi en kolay savaş olduğunu ifade ettiler. Maskeler düştüğünde ve eski Batılı liderler ilk müzakerelerin hiçbir zaman iyi niyetle yürütülmediğini, bunun yalnızca çevre konumundaki devlete açık bir çatışmaya hazırlanması için zaman kazandırmanın bir yolu olduğunu kabul ettiklerinde, barış yönünde hiçbir siyasi iradenin bulunmadığı açık hâle geldi. Çatışma bölgesindeki yönetimlerin savaşçı tutumunun sorumluluğu, emperyal merkezin çeşitli aktörlerine (başlıca Biden ve Trump’a) aittir. Önce bir siyasi grup geldi, ardından bir diğeri aynı doğrultuyu sürdürdü ve bu süreç bugüne kadar devam etti. Rusya özel askerî operasyonunu başlattıktan sonra bile bunu durdurmanın yolları vardı ancak başta çatışmayı uzatma niyetindeki Birleşik Krallık olmak üzere dış aktörler barışı engelledi. Genellikle Rusofobi olarak adlandırılan derin bir düşmanlık ile hareket eden ve bedeli başkaları tarafından insan hayatıyla ödenen bir vekâlet savaşından kazanç sağlamaya odaklanan Batı, tek bir samimi barış girişimini dahi teşvik etmedi.

 

Geniş bir nüfusa ve zengin doğal kaynaklara sahip uçsuz bucaksız bir ülke olan Ukrayna, hızlı bir şekilde sonuçlanacağına dair umutların giderek azaldığı bir askeri harekât alanıdır. NATO’nun artık açıkça izlediği “son Ukraynalı yok olana kadar savaşma” stratejisi yeni bir gerilim aşamasına girmektedir. Ana akım medya ve uzmanları, “taktik” silahların savaşı sona erdirebileceği fikrini normalleştirerek bu durumu önemsizleştirmeye başlamış olsalar da, nükleer bir çatışma tehlikesi gerçektir. Şahinler her tarafta bulunmaktadır. Sanki efsanevi sinema karakteri Dr. Strangelove ortadan kaybolmak yerine çoğalmıştır. Zaman zaman insan kendine şunu sormadan edemiyor; bunların hepsi mi kafayı yedi?

 

Savaşın, özellikle insansız hava araçları ve balistik füzelerin yıkıcı gücü nedeniyle niteliğinin değiştiği söylenmektedir. Savaş, bir kez daha hem askeri teknolojinin geliştirilmesi hem de askeri-endüstriyel kompleks için muazzam karlar elde edilmesi bakımından yararlı olduğunu kanıtlıyor. Barış ise, siyaseten bile, kârlı değildir. Eleştirel bir akademisyenin veciz bir şekilde ifade ettiği gibi, savaş olmasaydı Zelenski de olmazdı. Sıradan vatandaşlara hiçbir şey sorulmuyor çünkü seçkinler kararlarını, sözde yetkinlik ile kendi itibarlarını, konumlarını ve kârlarını koruma kaygısı üzerinden alıyorlar. Her şey, soruları kimin sorduğuna bağlı olsa da hem Batı’da hem de Ukrayna’da zaman zaman yapılan kamuoyu yoklamaları farklı bir tablo ortaya koyuyor. Yine de sıradan insanların ölüm istemediği izlenimi devam etmektedir. Z Kuşağı; kendilerini askeri üniforma içinde, yorucu fiziksel faaliyetlere katlanırken, konforlarından olurken ve modern teknolojiye olan bağımlılıklarından vazgeçerken hayal etmekte zorlanıyor. Araştırmalar, savaş durumunda ülkelerini savunup savunmayacakları sorulduğunda önemli sayıda kişinin soyut düzeyde olumlu cevap verdiğini göstermektedir. Ancak mesele varsayımsal olmaktan çıktığında bir uçurum ortaya çıkmaktadır: gençler ne askerî eğitimle ne de kendi ülkelerini savunmakla ilgilenmektedir. Aslında, silahlanma yarışını ya da askerî yükümlülükleri istemeyen vatandaşlarla elitler arasında açık bir ayrışma bulunmaktadır.

 

Yakın zamanda, Ankara sonrasında gerçekleşen bir etkinlikte şu mesele gündeme getirildi: insan unsuruna ulaşmakta zorlanırken, uzun süreli bir savaşa dair taahhüdünüzü nasıl desteklemeyi düşünüyorsunuz? Verilen yanıtlar kafa karıştırıcı ve retorik düzeydeydi; bu cevaplar özünde, söz konusu insani açığın gerçek olduğunu kabul etmekle birlikte, üye devletlerin halkın eğitimi ve “toplumsal dayanıklılık” konularında çalışma yükümlülüğü bulunduğunu öne sürüyorlardı. Bu son ifade (sosyal dayanıklılık); kasıtlı sindirme, nefret yayma, paralel askerileşme ve kaynakların sosyal ihtiyaçlardan askeri harcamalara kaydırılması gibi yapılan işlerin gerçek adlarını telaffuz etmekten kaçınmak amacıyla uydurulmuş modern bir örtmecedir. Buna karşı çıkan herkes ya korkak ya da ülkesini sevmeyen bir hain olarak damgalanma riskiyle karşı karşıyadır.

 

Ukrayna elbette özel bir örnektir. Savaşa yönelik tutumlar konusunda ulusal anketlerle bağımsız uluslararası araştırmaların karşılaştırılması, kamuoyundaki ani bir değişimle açıklanamayacak kadar büyük farklılıklar göstermektedir. Yerel araştırma kuruluşları düzenli olarak halkın direnişine, orduya duyduğu yüksek saygıya ve uzlaşmayı reddetmesine odaklanmaktadır. Ancak bu anketlerin bariz bir iç amacı olmasına rağmen, eğilim durdurulamaz niteliktedir: askeri çözümlere verilen destek azalırken, müzakerelere verilen destek artıyor (Temmuz ayında yüzde 66). Trend açıktır: halk arasında savaş yorgunluğu ve pratik bir çözüm arzusu artmakta, buna paralel olarak yabancıların savaşı yönlendirmelerine duyulan güven azalmaktadır. Kısacası, yerel anketler kararlılığı ve kimlik yönelimini ölçerken, Gallup doğrudan şu soruyu sormuştur: müzakereler mi, yoksa savaş operasyonlarının sürdürülmesi mi?

 

Siyasi sonuçlar açıktır: Kiev yönetimi, kamuoyunun kararlılığı ile giderek artan uzlaşma arzusu arasında bir denge kurmalıdır. Zaten geniş tarlaları mezarlıklara çevirmiş olan bir savaşı sürdürmeye karşı çıkanlar, cephe hatlarından uzaktaki şehirlerin sokaklarında gerçekleşen şiddetli ve acımasız “askere alma” işlemlerini gösteren video kliplerinde günlük gerçekliği görüyorlar. Vatandaşlar, sonuncusu Lviv vakası olmak üzere, “top yemi avcılarına” açıkça ve kitlesel bir şekilde direniyor. Bu arada yabancı müttefikler, mülteci statüsüne sahip Ukrayna vatandaşlarına sağlanan tüm yardımları keserek ve onları hizmet etmeleri için ülkeye geri göndermeye hazırlanarak siyasi liderliğe yardımcı olmaktadır.

 

Anlatılar savaşında doğru bir tablo elde etmek çok zordur ancak medya, (CIA Direktörü’ne göre) yeni konuşlandırılan Rus askerlerinin cephede yalnızca yarım saat hayatta kaldığını öne süren manşetlerle bu psikolojik savaşı körüklemektedir. Rusya’nın ödediği bedelin kendi kamuoyu açısından giderek daha kabul edilemez hâle geldiği bir sır değildir. Bununla birlikte, orada kitlesel zorunlu askerlik söz konusu değildir; ordu, ekonomik olarak ayakta kalabilmek için devlet sözleşmeleri imzalayan gönüllülerle takviye edilmeye devam etmektedir. Ukraynalı askerlerin can kaybı ve geri alınamayan cenazelerinin sayısı, karşı taraftaki askerlerin kısa yaşam süresine ilişkin manşetlerin muhtemelen abartılı bir propaganda olduğunu düşündürmektedir.

 

Bu savaşın trajedisi, diğer tüm savaşlarda olduğu gibi, bakış “sıradan ölümlere” çevrildiğinde görünür hâle geliyor. İnsani ve sınıfsal bir bakış açısıyla, Sırp atasözünün çok eskiden dile getirdiğini yansıtan o bütüncül tablo gözler önüne seriliyor:

 

Devlet topları verir, zenginler öküzlerini verir, yoksullar ise oğullarını verir. Savaş bittiğinde devlet toplarını geri alır, zenginler öküzlerini geri alır ve yoksulların elinde mezarlardan başka hiçbir şey kalmaz.

 

Daha çarpıcı bir ifadeyle, Rus tarafında savaşanlar başka yollarla makul bir geçim sağlayamayan bireylerdir; bu durum devletin sunduğu mali teklifi cazip kılmaktadır ve açık bir ekonomik zorunlu askerlik örneği teşkil etmektedir. Ukrayna tarafında ise eğitimsiz ve zorla askere alınan gençlere dair hikâyeler; yolsuzluk örnekleri, cepheye yeniden gönderilmelerine engel teşkil etmeyen travma sonrası stres bozuklukları ve yeterli cesareti göstermeyenlerin silah arkadaşları tarafından maruz bırakıldığı acımasız cezalarla doludur.

 

Daha geniş kapsamlı bir Avrupa-Rusya savaşı çıkarsa, aynı örüntü yeniden üretilecektir. “Dayanıklılık”, “gençlerin eğitimi” ve halkın oğullarını feda etmeye hazır olması çağrısında bulunan her general veya siyasetçi, bu tür taleplerin savaşın acımasız sınıf mantığını tüm kıtaya yaydığını kabul etmelidir: stratejik kararları alanlar, nadiren nihai bedeli ödeyenlerdir.  Savaşın görünmez, sınıfsal gerçekliği -kimin karar verdiği, kimin kazanç sağladığı ve kimin öldüğü-toplumsal bilinçten silinmemelidir.

 

*Biljana Vankovska, Balkanlar’dan (Makedonya) bir siyaset bilimcidir; kenarda kalanlara ses vermeyi, çevrenin de düşünebileceğini, eleştirebileceğini, hâkim Batılı söylemlere ve emperyal bilgi üretimine direnebileceğini göstermeyi amaçlamaktadır. Dünyayı anlamaya, yorumlamaya ve değiştirmeye çalışmaktadır.

 

Kaynak: https://www.savageminds.co/p/ukraines-endless-war

 

Tercüme: Ali Karakuş