Üç Öğün Yemek Fikrinden Vazgeçmeli miyiz?

“Samimi ama aptalca bir mutfak düşüncesi ekolünün en aptalca fikirlerinden biri, günlük üç öğün yemeğin her birinin ‘dengeli’ olması gerektiğidir.” Amerikalı yemek yazarı MFK Fisher (Mary Frances Kennedy Fisher), 1942 tarihli How to Cook a Wolf adlı kitabında böyle diyor. Ve şöyle devam ediyor: “Öncelikle, herkesin günlük üç öğüne ihtiyacı yoktur ya da bunu istemeyebilir. Pek çok insan iki öğünle, bir buçuk öğünle veya beş öğünle kendini daha iyi hissedebilir.”

Fisher, görünüşte kitabını, savaşın yol açtığı gıda kıtlığı döneminde insanların kendilerini keyifli ve besleyici biçimde nasıl doyurabileceğine dair bir rehber olarak yazmıştı; ancak onun sezgisel tavsiyelerinde bugün bize ilham verecek ve bizi düşündürecek çok şey bulunmaktadır. Seksen yıldan fazla zaman sonra bile, kahvaltı-öğle yemeği-akşam yemeği biçimindeki kutsal yeme düzenine yönelik tehditler hâlâ haber olabilmektedir: Times gazetesindeki yakın tarihli bir manşet, “Atıştırmalıklarla beslenen bir ulus: Britanyalılar artık günde üç öğün yemiyor” diye haykırıyordu. “Standart” modelden sapmalar, akademisyenler ve sağlık profesyonelleri tarafından araştırma konusu yapılmakta; gıda perakendecileri ise müşterilerin yiyeceklerini ne zaman ve nasıl tükettiklerini anlamak (ve şekillendirmek) amacıyla çalışmalar yaptırmaktadır.

Her gün yaklaşık aynı saatlerde üç öğün yemek yememiz gerektiği fikri, hayatımızı düzenleme biçimimizin o kadar temel bir parçası haline geldi ki bunu başaramadığımız zamanlarda bile bunun doğal düzen olmadığını unutuyoruz. Oysa bu rejim, her ne kadar bu amaçlar için uyarlamayı başarmış olsak da bedenlerimizin ihtiyaçlarını karşılamak veya bize zevk vermek için değil günlük endüstriyel çalışma hayatına uyum sağlamak için oluşturulmuştur. Günümüzde yaşadığımız birçok yaşam biçimi gibi, bunun da kökenleri Sanayi Devrimi’ne dayanıyor: o dönemde kahvaltı, işe başlamadan önce yenen kısa bir öğün haline geldi; öğle yemeği, molalar için ödeme yapılmayan günlerde hızla yenen hafif ama doyurucu bir şeydi ve akşam yemeği, herkes işini bitirdikten sonra son bir öğün olarak yeniyordu. Bundan önce insanlar elbette öğünler yiyorlardı, ancak bu öğünler farklı yiyeceklerden oluşuyor ve tarihsel olarak zamanlamaları değişkenlik gösteriyordu.

Yemek yeme konusunda sektör tarafından belirlenen katı zaman dilimleri, John Harvey Kellogg gibi iş adamlarının damak zevkimizi ve davranışlarımızı şekillendirmesine olanak sağladı; Kellogg, bildiğimiz kahvaltıyı büyük ölçüde etkiledi. Fisher’ın dediği gibi Kellogg ve Yedinci Gün Adventist Kilisesi’nin diğer üyeleri, 19. yüzyılın sonlarında “sağlıklı yaşam” hareketinin bir parçası olarak ABD’de sanatoryumlar kurdular ve burada, Fisher’ın deyimiyle “buğdaydan yapılmış soluk bir lapa” olan tahıl gibi tatsız kahvaltılıkların teşvik edilmesi, ahlaki doğruluğa dair öğretilerle ilişkilendirildi. Daha hafif olan bu kahvaltı, çalışanlarının ağır yiyeceklerle doymasını istemeyen işverenler için de kullanışlıydı; çünkü ağır kahvaltıların onları uyuşuklaştırdığı düşünülüyordu. Yaklaşık bir yüzyıl sonra, bugün her yerde bulunan paketlenmiş sandviçlerin arkasındaki girişimciler, Alan Sugar gibi sanayi patronlarının çalışanları için öğle yemeğinin, olsa olsa, çalışırken “masalarına bırakılmış bir sandviç” olduğunu övünerek söyleyebilecekleri koşulları yarattılar.

Yine de, yeme alışkanlıklarımızın üç öğün paradigmasından uzaklaştığına dair giderek artan kanıtlar bulunmaktadır; bunda pandemi karantinalarının yanı sıra, benim gibi yalnız yaşayanların sayısındaki artış da dâhil olmak üzere, hane yapılarındaki değişimlerin etkisi bulunmaktadır. Buna rağmen, örneğin ailece yenilen akşam yemeklerinin çocukların genel fiziksel ve zihinsel iyilik hâli açısından değerini savunanlar tarafından, masaya oturularak yenilen öğün ideali sürdürülmeye devam etmektedir. Beslenme uzmanı Laura Thomas’ın savunduğu gibi, bu tür kaygılar ve bu kaygıların giderilmesine dönük örtük talepler, neredeyse her zaman kadınların, özellikle de işçi sınıfından kadınların omuzlarına yüklenmektedir.

Hayatımızın maddi gerçekleri bağlamında ele alındığında, kalori sayımından öğün saatlerine, kahvaltının günün en önemli öğünü olmasına kadar, ne zaman ve ne yememiz gerektiğine dair kuralcı modeller, utanç ve suçluluk duygusuna yol açabiliyor; zaman baskısı altındaki kadınlar, tüm bunları organize etmenin zorluğu nedeniyle kendilerini başarısız hissedebiliyorlar. Akademisyen Anne Murcott, modern “pişmiş akşam yemeği”nin “tipik, hatta düzenli bir ev yaşamını” temsil etmeye başladığını yazıyor. Bu düzenin sürdürülmesinin yarattığı beklentiler kaygıya ve düzensiz yeme alışkanlıklarına yol açarak başka şekillerde de zararlı olabiliyor. Kötü bir ruh sağlığı döneminden kendimi hatırlıyorum; günün ilk öğününün yarattığı baskılar bazen o kadar dayanılmaz hale geliyordu ki, kararsızlıktan felç olmuş bir halde yatağa büzülüp kalıyordum. Bu halimin büyük bir kısmı, dengeli bir kahvaltı yapamamamın kendimle ilgili daha büyük bir şeyi, genel olarak hayatta başarısız olduğum hissini, yansıtmasından kaynaklanıyordu.

Fisher, yapı ve dengeye olan takıntılara alternatif olarak daha çekici bir tablo çiziyor: “En iyi cevap… Öyle lezzetli yemekler ve bu yemeklerle dolu öyle bol miktarda güveç, kase ve tabak sunmaktır ki, gerçek açlık tatmin edildikten sonra daha fazlasına yönelik koşullu bir iştah bile kalmasın.” Bunun izlerini, cezalandırıcı diyet kültürlerine tepki olarak ortaya çıkan ve “yasak” veya “kötü” yiyecekler kavramını bırakmayı, ayrıca atıştırmalık da dâhil olmak üzere normalde kural dışı görülen yeme alışkanlıklarını benimsemeyi teşvik eden çağdaş “sezgisel beslenme” fikirlerinde görebilirsiniz. Sorun şu ki, ister tam bir öğün ister atıştırmalık olsun, yiyecek sağlama sorumluluğu ezici ölçüde kadınlarda kalmaya devam etmekte ve “yemek emeği” hâlâ hanelerde toplumsal cinsiyet çizgileri doğrultusunda eşitsiz biçimde dağıtılmaktadır.

Peki, insan, kendi “gerçek duyusal” iştahını nasıl keşfedebilir ve “iyi” ile “kötü” yiyeceklere ilişkin bu kadar derinlere yerleşmiş fikirleri nasıl bırakabilir? İnsanların yaşam gerçekleriyle, yemek yeme ve hazırlama koşullarıyla ilgilenmeyen herhangi bir yeni yeme teorisinin anlam ifade etmesi veya benimsenmesi olası değildir. Belki de cevabın bir kısmı, endüstriyel çalışma gününün yaygınlaşmasından önce öğünleri tamamlayıcı bir yiyecek türü olan atıştırmalıklarda yatıyor olabilir. Yazar Laura Goodman’ın savunduğu gibi, gerçekten iyi bir atıştırmalık ailece akşam yemeği yeme baskısının bir kısmını hafifletebilir ve yemekten alınan doğal ve sezgisel hazzı teşvik edebilir. Canımız istediğinde ve istediğimiz zaman yenen lezzetli lokmalar: belki de üç düzenli öğünün hâkimiyetini gevşetmeye başlamanın küçük bir yolu budur.

 

*Eli Davies, The Spinster Cookbook (Indigo) adlı kitabın yazarıdır.

 

Source: https://www.theguardian.com/books/2026/jun/07/should-we-ditch-the-idea-of-three-meals-a-day

Tercüme: Ali Karakuş