Üç Analoji Üzerinden Risalet Meselesi
Semavi dinlerin temelinde Allah inancı, risalet ve ahiret hayatı olduğu bilinen bir mesele olmakla beraber bunlar arasında risalet konusunun merkezcil bir öneme sahip olması gerekir. Çoğu zaman Allah ve tevhit inancının en başta geldiği düşünülür, ancak Allah’ın varlığı, birliği, sıfatları, ölümden sonra bir hayatın varlığı ve kutsal kitaplarda geçen bilgilerin tümü peygamberlere bağlıdır. Dolayısıyla, öncelikle resullere iman olmadan diğerlerine güvenle inanmanın mümkün olamayacağını ve bu inancın hem gerek hem de yeter şartı oluşturduğunu fark etmek gerekir. Daha açık bir ifadeyle, bir kişinin peygamber olduğuna kesin kanaat getirilmişse, o zatın vahiy yoluyla Allah’tan aldığı bilgileri diğer insanlara güvenilir bir şekilde aktaracağı da zaten tartışmasız olacaktır.
O halde bir mü’minin risalet konusunda zihninin son derece net olması ve aklen tatmine ulaşması zaruridir. Bu çağda yaşayan insanlar, peygamberler ile doğrudan bir bağlantı kuramayacağı ve onları şahsen tanıyarak ikna olma imkanına sahip olamayacağı için resullere inancın aklen zaruri olduğunu göstermek gerekir. Bu çabanın, gelenek içinde pek çok örneklerini bulmak mümkündür elbette. Burada ise biri Platon’dan, diğer ikisi Mesnevi’den alınan üç analoji üzerinden meseleye farklı bir şekilde yaklaşılacaktır.
KONU BAĞLAMINDA PLATON VE İDEALİZM
Düşüncen tarihinde idealizmin kurucusu Platon’un etkisi öylesine büyüktür ki, A. Whitehead bu durumu “tüm Batı felsefe tarihi Platon’a düşünen bir dipnottur” biçiminde ifade etmiştir. Dolayısıyla, Platon’u destekleyen veya karşı olan her düşünür O’nun fikirleriyle yüzleşmek zorunda kalmıştır. Platon’un şahit olduğu savaşlar ve hocası Sokrates’in idamı gibi olaylar, demagog ve vasıfsız yöneticiler Atina’daki yönetim tarzında bir sorun olduğunu göstermekteydi. Bu yüzdenPlaton, felsefe yoluyla ideal bir devlet ve toplum düzeni oluşturma çabasına girişmiştir. Benzer bir çabayı, İslam düşünce tarihinde Farabi’nin “Medinet-ül Fazıla” isimli eserinde görmek mümkündür.
Platon öncesi dönemde yer alan bilgi akımları her şeyin sürekli bir değişim içinde olduğunu (Herakleitus) ve dolayısıyla sabit bir bilginin mümkün olmadığını (sofistler) ileri sürmekteydi. Bu durumda nesnel bir bilgiden, doğru, yanlış, adalet ve hakikaten bahsetmek mümkün değildi. Diğer taraftan Platon, Sokrates‘ten adalet iyilik ve fazilet gibi ahlaki tümelleri öğrendiği için iki seçenekle karşı karşıya kalmıştı: sürekli değişen yanıltıcı bir oluş ya da varlığı şüphesiz olan mutlak tümeller. Ortaçağ felsefesinin, bu iki düşünce arasında geçen mücadeleden ibaret olduğu söylenebilir.
Platon’a göre, içinde bulunduğumuz ve tecrübe ettiğimiz bu dünya gerçek değildir çünkü gerçek denilen şey değişime tabi olmamalıdır, halbuki bulunduğumuz dünya sürekli bir değişim içindedir. Mutlak ve kesin bilgi tesis etmek için sürekli değişen değil, sabit bir gerçekliğe dayanan ve değişmeyen dünyaya yönelmek gerekir. Platon, varlık alemini görünüş ve gerçeklik olmak üzere ikili bir ayırılma tabi tutmaktadır. İçinde bulunduğumuz dünya aslında görünüşlerden, yani yanılsamalardan ibarettir. Şahit olduğumuz varlık alemi aslında idealar dünyasının bir tür kopyasıdır. Varlıkları belirli kavramlar altında toplayabilmemizin ve nesneler dünyasına anlam verebilmemizin sebebi, zihnimizde bu idelerin bulunuyor olmasıdır. Görünüş ve gerçeklik ayırımı, Kant tarafından nomen ve fenomen kavramları ile asırlar sonra yeniden ifade edilmiştir.
MAĞARA METAFORU
Oldukça meşhur olan bu metaforu kısaca şu şekilde ifade edebiliriz:
Kolları ve ayakları zincirli bir şekilde karanlık bir mağarada, yüzleri mağara duvarına ve sırtları mağara girişine dönük olarak oturmak durumunda olan bir grup insan hayal edelim. Mağaranın girişinden gelen ışık sayesinde, bu insanlar mağara duvarında dışarıdaki kuş, ağaç ve insan gibi çeşitli varlıkların gölgelerini duvarda seyretmektedirler. Üç boyutlu dünyayı ve renkleri hiç görmedikleri için duvarda gördükleri gölgeleri, o varlıkların gerçek halleri olarak algılamaktadırlar. Bir süre sonra aralarından biri bir şekilde zincirlerinden kurtularak mağaranın çıkışına ulaşmış ve dış dünyaya bakma imkanı bulmuştur. Bu kişi, başlangıçta ışıktan gözleri kamaşmış olsa da bir süre sonra mağara duvarında seyretttiği nesnelerin asıllarını görünce zihinsel sıçrama yaparak bir aydınlanma süreci yaşamıştır. Büyük bir farkındalık hali yaşayan bu kişi, geri dönerek diğer arkadaşlarına durumu anlatmak ve onları da hürriyetlerine kavuşturarak gerçek dünya ile tanıştırmak ister. Geri dönüp yaşadığı tecrübeyi anlatmaya çalışırken büyük bir tepki ve muhalefetle karşılaşır. Geri döndüğünde gözleri karanlığa alışamadığı için görmekte zorluk çeken bu kahraman kişi “yoldan çıkmakla” suçlanır ve “gerçekleri görme yeteneğini kaybeden biri” olarak algılanır. Neticede çok az sayıda kişiyi kurtarmayı ve mağaranın çıkışına getirmeyi başarabilmiştir. Kurtuluşa erenler gerçek ağaç, kuş, renkler, güneş vesair nesneleri idrak ederek hakikat yolunda büyük bir adım atmışlardır, ancak bir soru daha cevaplanmayı beklemektedir: Mağara duvarında seyrettikleri nesneler aslında şu anda gördükleri varlıkların birer gölgesidir, peki bu dışarıdaki varlıklar hangi şeylerin gölgesidirler?
DÖRT KİŞİNİN HİKAYESİ
Mevlana’nın mesnevisinde geçen hikaye kısaca şöyledir:
Bir yolculuk vesilesi ile tanışan farklı milletlerden dört kişi bir süre sonra pazar yerine gelirler ve Arap olan “ineb alalım” der, İranlı olan “hayır, engür alalım” diye ısrar eder. Diğer iki kişiden biri olan Türk “olmaz, üzüm alalım” derken, Rum olan ise “bırakın bunları! İstafil alalım” diyerek itiraz eder. Netice anlaşamayınca aralarında şiddetli bir münakaşa çıkar ve kavga başlar. Oradan geçmekte olan ve söz konusu milletlerin lisanlarını bilen bir kişi müdahale ederek kavgayı sona erdirir ve onlardan ne istediklerini sorar. Her biri isteklerini söyleyince adam onlara “hepiniz aslında aynı şeyi istiyorsunuz fakat lisanlarınız farklı olduğu için anlaşamıyorsunuz. İneb, engür, üzüm ve istafil hepsi aynı anlama geliyor” diyerek sorunu çözer.
KÖRLER VE FİL HİKAYESİ
Yine Mevlana’nın mesnevisinde geçen ve iyi bilinen hikaye kısaca şöyledir:
Bir köyün meydanına fil denilen bir hayvanın getirildiğini duyan üç kör, fili incelemek isterler. Körlerden birincisi, filin bacağını tuttuğu için sütun gibi olduğunu, kulağını tutan ikincisi filin yassı ve hareketli bir şey olduğunu söyler. Hortumunu tutan üçüncü kişi ise “hayır, boru gibi bir şey” diye itiraz eder. Her biri kendi deneyimlerinden ve edindiklerin bilgiden o kadar emindirler ki filin tarifi konusunda bir türlü anlaşamazlar. Daha sonra gözleri sağlam birisi gelerek, her birinin kısmen doğru tespit yaptığını ancak filin tümünün tarifini yapmakta yanıldıklarını izah ederek anlaşmazlığı giderir.
RİSALETİN GEREKLİLİĞİ
I
Mağara metaforunda bir şekilde zincirlerinden kurtarılan ve mağaranın dışına çıkartılarak hakikatle karşı karşıya getirilen kişi aslında peygamberi temsil etmektedir. Aydınlığın ve varlığın kaynağı olarak her şeyi görüp fark etmeyi sağlayan güneş ise Allah’ı sembolize etmektedir. Aydınlığı doğrudan (vahiy yoluyla) tecrübe eden kişi, mağaraya döndüğünde bildiklerini zincirli kişilere anlatma ve ikna etme noktasında zorluklarla karşılaşan peygamberlerin yaşadığı benzer sıkıntılara işarettir. Buradan, hakikate doğru toplu halde yürümenin mümkün olamayacağı sonucuna ulaşılabilir, yani bu yolda herkes kendi mesuliyetini üzerine almıştır ve ona göre verdiği kararlarına sonuçlarına razı olacaktır.
Mağaradakiler aydınlığı, renkleri ve üç boyutlu gerçek nesneleri bilmedikleri için bulundukları ortamı gerçeğin kendisi olarak verili halde kabul ederler. Dolayısıyla başka bir arayış içine girmeleri beklenemez. Gerçeği ancak aralarından seçilip kurtarılarak mağaranın dışına çıkarılan birinin (peygamber) ağzından duyabilirler. Açık olarak ifade edilirse hayatın, varlığın ve aydınlığın kaynağı olan ezeli-ebedi güneşin (Cenab-ı Hak) insanları mağarada karanlık içinde kendi hallerine bırakması düşünülemez, o halde insanların bir şekilde haberdar edilmesi gerekir ki bu ancak Resuller yoluyla olabilir.
Mağara aslında zanlara dayalı ve temelde batıl düşüncelerin hüküm sürdüğü, hakikatin gölgelendiği yer ve zaman dilimi olanak algılanmalıdır. Başka bir deyişle, cahiliye dönemi geçmişte kalmış ve yaşanıp bitmiş bir zaman olarak değil, kişisel ve toplumsal ölçekte halen tecrübe edilen bir dönem olarak değerlendirilmelidir. Modern insan Rönesans, aydınlanma ve bilim devrimi gibi süreçler sonunda hakikate ulaştığını ve karanlıklardan kurtulduğunu, mağaradan çıktığını zanneder; halbuki mağara, böyle düşünen modern insanın zihnidir. Fiziksel olarak karanlıklardan kurtulduğu izlenimine sahip olmakla beraber, aslında mağarayı zihninde taşıdığının farkında değildir. İdeolojiler, modern hurafeler, kısa erişimli hevesler, ölümlüsüzlük sevdası gibi arzular insan zihnini ve algısını karartır, mağaraya dönüştürür.
Mağarada kendine göre düzen kurmuş olanlar, güneşin farkında olanların hakikatin anlatmasına müsaade etmezler ve engellemek için her şeyi yaparlar. Bu engelleme işlemi tarihin her döneminde farklı metotlarla yapılmıştır, günümüzde ise sosyal medya ve güçlü haber ajansları yoluyla icra edilmektedir. Yalan haber ve yanlış yönlendirmelerle Güneşin ışığına mani olunmakta ve zincirli insanların başlarını diğer tarafa (ışığa) çevirmelerine izin verilmemektedir.
Güneşin aydınlığından kaçıp sokak lambalarının ışığından medet umanlar farkında olmasalar da mağarada esir haldedirler ve en azından zihnen yardıma muhtaçtırlar. Bu insanların varlık ve hayat algısı son derece yüzeysel ve basittir. Bu durum “Onlar dünya hayatının sadece zahirini (görünen yüzünü) bilirler, ahiret hakkında ise tamamen gaflet içindedirler.“ (Rum 7) ayetinde açıkça ifade edilmiştir.
Platon’un varlık aleminin, idealar dünyasının bir tür kopyaları olduğu biçimindeki tarifini çok daha yetkin haliyle tasavvuf ekollerinde görmek mümkündür. Varlık dünyası aslında Allah’ın isim ve sıfatlarının tecelli ve tezahürlerinden ibarettir. Her nesne, kabiliyeti oranında Allah’ın belirli isimlerine aynalık yapar. İnsan, fıtrat itibarıyla en muhit ve geniş kapasiteye sahip bir varlık olarak Allah’ın isim ve sıfatlarına aynalık yapabilecek özel bir statüye sahiptir.
Yukarıdaki ifadelerden bu dünyanın gerçek olmadığı gibi sonuç çıkarılmamalıdır. Dünya hayatı, kalıcı ve ebedi olan ahiret hayatına göre bir gölge veya rüya gibidir, dolayısıyla yanıltıcı bir yönü vardır. Nitekim, “Oysa onların tek gerçek kabul ettikleri bu dünya hayatı, hakikatte sadece bir oyun ve eğlenceden ibarettir. Ahiret yurdu ise, işte asıl hayat odur, keşke bunu bilselerdi” (Ankebut 64) ayeti ile bu gerçek net bir şekilde belirtilmiştir.
II
Hiç kimsenin hakikati elinde tutma ve başkaları üzerinde bu anlamda tahakküm kurma yetkisi yoktur. Mutlak doğruları tek başına temsil etme yetkisi her alanda sınırsız ve kapsayıcı (muhit) bir ilmin varlığını gerektirir ki hiçbir insanın böyle bir özelliği yoktur. Yukarıda hikaye edilen körlerin fili tanımlama örneğinde olduğu gibi, insanın bilgisi ve algısı sınırlı olduğundan hakikatin ancak bir kısmını kavrayabilir. Filin tam tanımını, ancak gözleri açılmış ve onu tam ihata edebilen bir kişi yapabilir. Peygamberler, Allah’ın vahiy yoluyla karanlıktan çıkarıp gözlerini hakikate açtığı kişiler olduğundan hakikati temsil etme yetkisine sahiptirler. Peygamberler olmasaydı, körler arasındaki tartışma devam edip gider ve hiçbir şekilde sonuca bağlanamazdı. Gerçekten de tarihi olarak bakılırsa filozoflar silsilesinin sürekli birbirini tekzip ettiğini, peygamberlerin ise daima birbirini tasdik ettiği kolayca görülebilir. Neticede merhamet sahibi bir Yaratıcı’nın insanları var edip sonra onlara varlığı ve hayatın anlamını bildirecek elçiler göndermemesi beklenemez.
Farklı coğrafyalarda yaşayan ve farklı dilleri konuşan toplulukların, insan olmanın bir sonucu olarak belirli hedefleri ve arayışları olduğu malumdur. Ancak, kültürel farklılıklar, tarihi ve coğrafi ayırımlar, gelenekler, ekonomi gibi çeşitli faktörler insanların bir araya gelmesini ve birbirini anlamasını güçleştirmektedir. Aslında her insan topluluğu huzuru, adaleti, barışı, maddi ve manevi ferahı ister, zulme ve esarete karşı fıtraten mukabele etme hassasiyeti taşır. Üzüm istedikleri halde dillerinin farklı olması sebebiyle anlaşamayan kişilerin hikayesinde olduğu gibi, insanlar adalet ve barışı istemelerine rağmen ortak dilin yokluğu meselenin kavga ile sonuçlanmasına yol açmaktadır. O halde, yerel olmayı aşabilen ve evrensel örnekler sunabilen temsilcilerin ortaya çıkarak aslında herkesin aynı şeyi istediğini tebliğ etmesi gerekir ki, bu vazife peygamberlere verilmiştir.
Peygamberler, insanlara evrensel ölçekte “dünya hayatının bir tür rüya olduğunu ve insanın öldüğünde uyanacağını” anlatırlar. Dünya hayatının geçici olduğunu idrak eden insanların, basit menfaatler için ebedi hayatlarını feda etmemeleri gerektiğini tebliğ ederler. Rüyasında tıka basa karnını doyuran kişinin tok olarak uyanmayacağını veya uykusunda hazine bulup zengin olan kişinin uyanınca yatağında elmaslar bulamayacağını, hiçbir haksızlığın ve iyiliğin karşılıksız kalmayacağı gerçeğini insanlara “uykuda olmayan” birinin duyurması gerekir ki, bunlar ancak Allah’ın elçileri olabilir.
Neticede, Allah’ın elçileri insanları “zahiri olan” görünüşler dünyasından (mağaradan) çıkarıp aydınlığa ve gerçek dünyaya davet ederler. Resullerin yerellikten arındırılmış evrensel mesajları, vahye istinat ettiğinden insanlığın en temel sorunlarına çözüm sunabilecek mahiyettedir.