Tuval Üzerinde Bir Vatan: Süleyman Mansur ve Devrimci Filistin Sanatının Yükselişi

Filistinli sanatçı Süleyman Enis Mansur’un ölümü güçlü anıları canlandırdı.

Mansur, 24 Ağustos’ta işgal altındaki Doğu Kudüs’teki El-Makassed Hastanesi’nde 79 yaşında hayatını kaybetti; böylece gerçek anlamda tarif edilemeyecek, ancak deneyimlenebilecek bir miras sona erdi.

Hayatı, Filistin Nekbesi döneminin neredeyse tamamını kapsadı. Filistin halkının vatanından kitlesel olarak sürülmesinden yalnızca birkaç ay önce doğdu. Ancak işgal altındaki bir şehirde ölmesi, Mansur’un, sanatının ve Filistinlilerin özgürlük mücadelesinin hikâyesinin bitmekten çok uzak olduğunu gösteriyor.

İşin tuhafı, yıllarca Mansur’u tek bir tablosuyla tanıdım: Jamal al-Mahamel (Zorlukların Yükünü Taşıyan Deve).

Başlığın kendisi üzerinde durmayı gerektiriyor. Bu ifade, Filistin ve Levant halk kültürüne dayanır. Başkalarının ortak sıkıntılarını, acılarını ve sorumluluklarını omuzlanan kişiyi tanımlar.

Mansur’un Nekbe sonrası dünyasında bu kişi, bütün bir vatanın yükünü sırtında taşıyan, yalınayak, yaşlı bir Filistinli hamaldır. Bu vatan, üzerinde İslam’ın en kutsal mekânlarından biri olan Kubbetü’s-Sahre’nin yükseldiği Kudüs’le temsil edilir.

Ancak Mansur Müslüman değildi. Bir zamanlar gelişip serpilmiş, ne yazık ki giderek küçülen Filistinli Hristiyan topluluğuna mensuptu ve Batı Şeria’da Ramallah yakınlarındaki Birzeit kasabasındandı.

Bir an durup bunu düşünün. Modern dönemin en ikonik Filistin tablolarından biri, Kudüs’ün merkezî önemini ve kentin en tanınmış tarihî İslami mekânlarından birini yücelten bir tablo, Hristiyan bir adam tarafından yapılmıştı.

Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir ve onun “din savaşları” gibi İsrailli aşırılıkçıların çağında bu alışılmadık görünebilir. Filistinliler içinse hiç de öyle değildir. Derinden manevi olsalar da Filistinliler, uzun özgürlük mücadelelerinde tarihsel olarak dinî ayrımları aşmışlardır.

Bir cami asla yalnızca bir cami, bir kilise de asla yalnızca bir kilise değildir. Bunlar tarihin, kültürün, köklerin, maneviyatın ve sürekliliğin güçlü simgeleridir. Mansur bütün bunları tek başına taşıma görevini Zorluklar Devesi’ne verdi; dünya ise dayanılmaz bir yükün altında beli bükülmüş, ama azminde hâlâ yılmaz ve sarsılmaz olan yaşlı bir adamı seyrediyordu.

Tablo 1973’te yapılmış olsa da, her yerdeki Filistinlileri birleştiren halk ayaklanması Birinci İntifada sırasında popülerliği büyük bir hızla arttı. Yeniden anlam kazandı: Biz Filistinliler yalnız başımıza ayakta duruyor, zaman ve başkalarının ihaneti yüzünden bitap düşmüş olabiliriz; ama her zamanki kadar sebatkârız.

Bu tabloyu Gazze’deki Nuseyrat Mülteci Kampı’ndaki eski evimin oturma odasında asılı gördüğüm son sefer, aynı zamanda babamı, kardeşlerimin çoğunu ve çocukluk arkadaşlarımın birçoğunu son görüşümdü.

Babam yıllar sonra öldü. Ev bombalandı. Tablo artık bir zamanlar asılı olduğu yerde, eski mülteci evimizin kalbinde asılı değil.

İşin ironik yanı, Süleyman Mansur’un tek bir tablonun yaratıcısından çok daha fazlası olduğunu ancak Filistin’den ayrıldıktan sonra keşfetmiş olmamdı. Mansur, bütün bir nesle görsel sumudu, yani sebatı öğreten bir sanat hareketinin parçasıydı.

Bilgisizliğim benim hatam değildi. Mansur, İsmail Şammut, Fethi Gabin, Vera Tamari, Teysir Berekat ve Nabil Anani gibi sanatçılar İsrail askerî emirleriyle doğrudan yasaklanmıştı.

İsrail, Filistin sanatından, özellikle de hafızayı koruyan, sebatı vurgulayan ve devrimden söz eden sanattan korkuyor. İntifada sırasında İsrail ordusu, duvarlardaki sanatsal ifadelerin üzerinin boyanmasını sağlamak için, özellikle şafaktan önce olmak üzere, Filistin mülteci kamplarına neredeyse her gün baskın düzenlerdi.

Elbette askerler duvarların üzerini kendileri boyamıyordu. Bitkin mültecileri uykularından çekip alıyor ve her bir grafitiyi, her resmi ve her kelimeyi silmeye zorluyorlardı. Askerler askerî bir görev yerine getirdiklerini, bir şekilde İsrail’in ulusal güvenliğini koruduklarını düşünmüş olabilirler. Gerçekte ise kökleri bu topraklarda işgalin kendisinden çok daha derinlere uzanan bir halkın varlığının kanıtlarını silmeye çalışıyorlardı.

Ama bu kanıtlar hiçbir zaman silinmedi. Sanatçının kendisi ortadan kaybolduğunda bile üzerleri öylece boyanıp kapatılamazdı; çünkü gerçek sanat, tuval üzerindeki renklerin bir araya getirilmesinden ibaret değildir. İnsanın kendi varoluşunu belgelemesinin en derin biçimlerinden biridir.

Sonradan ailemin yakın dostu olan Fethi Gabin, Gazzelilerin çoğu gibi, acıdan payına düşenden fazlasını yaşamıştı. Gazze’nin kuzeyindeki, bir zamanlar huzurlu bir köy olan Hirbiya’dan bir mülteciydi. Ailesi Nekbe sırasında Gazze’ye sığınmıştı.

Gabin’in çocukken kaybettiği köye dair hiçbir anısı yoktu; yine de o köyün renkleri tablolarını dolduruyordu. Onun için Filistin, kararlılığında güçlü, bakışlarında ise yumuşak, güzel bir kadındı. Her zaman belirgin çizilmiş gözleri, onu hiç terk etmeyen bir vatanın güzelliğini cisimleştiriyordu. O kadın işçiydi, çiftçiydi, öğrenciydi, protestocuydu, savaşçıydı.

Gabin, sanatında Filistin bayrağının renklerini öne çıkardığı için, “resimleri yoluyla kışkırtma” ile suçlanarak İsrail tarafından defalarca hapsedildi. İşgal ordusu 1982’de genç yeğenini öldürdü; akrabalarının birçoğu da soykırımda öldürüldü.

Gabin’in kendisi de evinden edildikten sonra, Şubat 2024’te, soykırım sırasında hayatını kaybetti.

Benim için, söylemeye cüret ederim ki, benim kuşağımdan birçok kişi için, böylesi bir ağırlık taşımayan sanatı anlamlandırmak zordur — salt “ifade” olmanın ötesine geçerek kanın, terin, gözyaşının ve ancak Filistin’de adalet nihayet hâkim olduğunda dinebilecek anıların yükünün oluşturduğu bir deneyime dönüşen sanatı.

Zorluklar Devesi’ni yeniden düşünüyorum ve Mansur’un figürünün Filistin’den ve Filistinliden daha fazlasını temsil ettiğine ikna oluyorum. Belki de farkında olmadan, Filistinli sanatçının kendisini de resmediyordu.

Onlar da omuzlarında muazzam bir sorumluluk taşıyorlardı. Onlar olmasaydı, birkaç nesil Filistin’in renklerini hiçbir zaman gerçek anlamda takdir edemeyebilir, devrimin barutunu koklayamayabilir ya da bir vatanı kaybetmenin gerçek anlamını kavrayamayabilirdi.

*Dr. Ramzy Baroud gazeteci, yazar ve The Palestine Chronicle‘ın editörüdür. Altı kitabın yazarıdır. Yeni kitabı Before the Flood: A Gaza Family Memoir Across Three Generations of Colonial Invasion, Occupation and War in Palestine, Seven Stories Press tarafından yayımlandı. Diğer kitapları arasında “Our Vision for Liberation”, “My Father was a Freedom Fighter” ve “The Last Earth” yer almaktadır. Baroud, İslam ve Küresel İlişkiler Merkezi’nde (CIGA) kurum dışında görev yapan kıdemli araştırmacıdır. İnternet sitesi www.ramzybaroud.net‘tir.

Kaynak: https://www.counterpunch.org/2026/09/07/a-homeland-on-canvas-sliman-mansour-and-the-rise-of-revolutionary-palestinian-art/