Türkiye’nin Suudi Arabistan ve Pakistan ile askeri ittifakı

Türkiye’nin Suudi Arabistan ve Pakistan ile askeri ittifak kurması yönündeki tartışmalar, Ankara’nın fırsatçı ‘riskten korunma’ stratejisini yansıtıyor

 

Suudi Arabistan ve Pakistan ile kurulacak bir ittifak, NATO üyesi Türkiye’nin savunmasını daha güçlü hale getirmez. Ancak başka avantajlar sağlayabilir.

9 Ocak’ta Bloomberg, Türkiye’nin Suudi Arabistan ve Pakistan arasındaki savunma paktına “muhtemelen” katılacağını ve bu doğrultudaki görüşmelerin “ileri” aşamada olduğunu bildirdi. Aynı ayın ilerleyen günlerinde Pakistan Savunma Üretim Bakanı Reuters’a, üç ülke arasında bir savunma anlaşması taslağının hazırlandığını söyledi.

Suudi Arabistan ve Pakistan, 2025 Eylül ayında bir savunma paktı üzerinde anlaşmaya vardı. Bu adım, Amerika’nın iki ayrı olayda hareketsiz kalmasının ardından geldi: ilki 2019’da İran’ın Suudi Arabistan’a düzenlediği insansız hava aracı saldırılarının Washington’dan yalnızca hafif bir kınama almasıyla, ikincisi ise 2025’te İsrail’in Katar’a yönelik saldırılarının yalnızca ılımlı bir tepkiyle karşılanmasıyla yaşandı.

Türkiye’nin söz konusu ittifaka dahil olma ihtimali, Türk yorumcular arasında karışık tepkilerle karşılandı. Bazıları isimsiz brifingi, somut bir niyet beyanından ziyade bir tür mesajlaşma stratejisi olarak değerlendiriyor. İttifakın gerçekten hayata geçip geçmeyeceği ise henüz belirsizliğini koruyor.

Fırsatlar

Pakistan–Suudi Arabistan–Türkiye ittifakında kesinlikle belirli bir düzeyde “sinerji” ortaya çıkabilir. Türkiye ve Pakistan, farklı sektörlerde uzmanlaşmış gelişmiş ve modern savunma ekonomilerine sahiptir; son yıllarda ise bu iki ülke giderek daha fazla bütünleşmiştir. Her iki ülkenin gemi inşası ve savaş pilotu eğitimi konularında uzun süredir süregelen bir işbirliği geçmişi bulunmaktadır.

Türkiye, NATO standartlarında eğitim erişimi sağlayabilir – Orta Doğu ölçeğinde değerlendirildiğinde, Türk ordusu oldukça etkili ve yeteneklidir – ayrıca büyük ölçekli gemi inşa altyapısı da sunabilir. Suudi Arabistan’ın finansman desteği, tıpkı Pakistan örneğinde olduğu gibi, enflasyonla sarsılan Türkiye ekonomisini güçlendirmek açısından memnuniyetle karşılanacaktır.

Bu girişimin bir tür “İslami NATO” olduğu yönündeki düşünce yanıltıcıdır – zira Müslüman ülkelerin çoğu bu ittifakın dışında kalmakta ve din, bölgesel dış politikada gerçek bir ağırlık taşımamaktadır. Buna rağmen, söz konusu ittifak Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın seçmen tabanı tarafından olumlu karşılanacak ve Erdoğan’ın Müslüman dünyasında bir lider olarak görünme arzusuna da hizmet edecektir.

Ayrıca, Ankara ile Riyad arasındaki tarihsel gerilimler 2022’den bu yana daha etkili bir şekilde yönetilmekte ve şu an itibarıyla üç ülkeyi ayıran büyük bir uluslararası sorun bulunmamaktadır.

Türkiye, geçen yıl Hindistan ile Pakistan arasında yaşanan kısa süreli çatışma sırasında Pakistan’ın yanında yer almaktan memnuniyet duydu; hatta Hint ekipmanlarının Türk hava sahasından geçişini engelleyecek kadar ileri gitti. Öte yandan Suudi Arabistan, Suriye’deki yeni rejime ve Suriye Demokratik Güçleri’nin merkezi Suriye kurumlarına entegrasyonuna duyduğu memnuniyeti ifade ederek Türkiye’nin pozisyonuna yakınlaştı. Üç ülke ayrıca, geçtiğimiz yıl boyunca İsrail ve Gazze’deki savaş konusunda da tutumlarını birbirine yaklaştırdı.

Neden Resmi Bir İttifak?

Suudi Arabistan gibi, Türkiye’nin Pakistan ile kurabileceği olası bir ittifak da mevcut yapıların ve ortaklıkların etrafında yedeklilik oluşturmaya yönelik bir “hedging” (riskten korunma) stratejisini temsil eder. Ancak Türkiye’nin böyle bir düzenlemeden elde edeceği kazanım daha sınırlıdır.

Riyad uzun süredir Washington ile resmî bir savunma anlaşması arayışındayken, Türkiye onlarca yıldır NATO aracılığıyla ABD ile resmî bir güvenlik anlaşmasına sahiptir. Suudi Arabistan ve Pakistan ile kurulacak bir ittifak ise Ankara’ya mevcut durumdan daha iyi bir şey ya da daha az bağlayıcı yollarla elde edemeyeceği bir avantaj sunmamaktadır.

Öncelikle, Pakistan’ın Türkiye’ye nükleer caydırıcılık sağlamayı teklif etmesi gerçekçi değildir. Pakistan’ın füzeleri Türkiye’nin potansiyel düşmanlarının tamamına erişim sağlayamaz. Bu füzeler İran’ı kapsayacak şekilde, Rusya’nın Rostov-na-Donu kentine kadar uzanır, ancak daha ötesine ulaşamaz.

Pakistan’ın bu tür silahları yurtdışında konuşlandırması pek olası değildir; NATO üyesi olan Yunanistan gibi bir ülkeyle doğrudan bir çatışmaya çekilmesi ise daha da düşük bir ihtimaldir. Türkiye, bağlayıcı bir ittifaka girmeksizin Pakistan’dan teknoloji transferi sağlayabilir. Ancak bu durum, Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması’ndan (NPT) ayrılmak ve uluslararası izolasyon riskini göze almak anlamına gelir.

En ikna edici olan ise, Türkiye’nin NATO kapsamında zaten Amerikan ve İngiliz nükleer silahlarıyla korunmakta olduğudur – ki bu silahlar Pakistan’ınkilerden çok daha yüksek kalite ve güvenilirliğe sahiptir. İncirlik Hava Üssü’nde hâlihazırda elliye kadar Amerikan nükleer bombası konuşlandırılmış durumdadır.

Ankara, bu ittifakı bölgesel gücünü pekiştirmek, ihracat tabanını inşa etmek, döviz elde etmek ya da balistik teknoloji geliştirmek için bir araç olarak görebilir. Ancak bu hedeflere bağlayıcı bir karşılıklı savunma anlaşmasına girmeden de ulaşabilir. Türkiye’nin kendi silahlı kuvvetleri karşılaştırmalı olarak güçlüdür. Türkiye içinde PKK ile yürütülen barış süreci ve Suriye’de SDF’nin entegrasyonu da ülkeyi daha güvenli bir konuma taşımaktadır. Suudi Arabistan–Pakistan ittifakı, Ankara’ya NATO’nun veya diğer mevcut anlaşmaların sağlayamayacağı bir katkı sunmamaktadır.

Öyleyse, neden zahmete girsin?

Fırsatçılık

Bazı yorumcular, bu girişimin son dönemde artan “Önce Amerika” tarzı saldırganlık sonrasında NATO’ya duyulan güvenin azaldığını gösterdiğini öne sürmektedir. Ancak bu açıklama yetersizdir. ABD’nin NATO’dan çekilmesi durumunda bile, Avrupa’daki üyeler Türkiye’yi ittifakta tutmak için büyük çaba gösterecektir; zira Türkiye, Rusya ile hâlâ süren rekabet içinde yer almaktadır.

Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan ile resmî bir ittifak kurarsa, bu durum bölgesel ölçekte daha geniş bir “hedging” (riskten korunma) eğilimini yansıtır: NATO gelecekte güvenilirliğini yitirirse, Türkiye yeni ve ayrı bir savunma anlaşması yoluyla güvenliğini artırmış olur.

Ancak böyle bir ittifak, aynı zamanda Türkiye’ye özgü bir fırsatçılık politikasının da devamı niteliğindedir. Türkiye’nin BRICS ve Şanghay İşbirliği Örgütü’ne (ŞİÖ) yönelmesi (ya da bu tür yönelimlerini yüksek sesle duyurması) gibi, “hedging” stratejisi de yalnızca NATO gibi ittifaklara alternatif üretmekle kalmaz; aynı zamanda bu ittifaklar içinde Türkiye’ye önemli bir pazarlık gücü de sağlar.

Nükleer caydırıcılığı daha az güvenilir olsa dahi, Suudi Arabistan–Pakistan ittifakı, olası bir NATO 5. Madde senaryosunda Türk devletine alternatifler sunar.

Böylesi alternatif bir savunma yapısının sağladığı esneklik, Türkiye’nin NATO politikasını şekillendirmesine olanak tanır; örneğin kendi kuvvetlerini geri çekme tehdidinde bulunarak ya da ittifak taahhütlerinden “çekilme” sinyali vererek. Bu tür hamleler, ABD’nin NATO’ya olan bağlılığının azaldığı bir dönemde daha da fazla anlam kazanır. Hatta böyle bir girişimin yalnızca ilan edilmesi bile, Türkiye’nin mevcut ittifak ortaklarına bağımlı olmadığını göstermesi bakımından arzu edilen etkiyi yaratır ve Türkiye’nin elini güçlendirir.

Bu etki, Türkiye’nin uzun vadeli diğer dış politika hedefleri için de geçerli olabilir: AB üyelik süreci, BRICS içindeki iş birlikleri, ŞİÖ’ye tam üyelik arzusu, Türk Orta Asya bölgesinde kurulan ortaklıklar veya uluslararası krizlerde arabuluculuk rolleri gibi.

Her durumda Türkiye, “Doğu ile Batı arasında köprü kurma”nın sunduğu fırsatları yalnızca devletin güvenliğini sağlamak değil, aynı zamanda bağımsızlığını göstermek ve her bir güç bloğu içinde kendine avantaj sağlamak olarak değerlendirmektedir.

Kaynak: https://www.chathamhouse.org/2026/01/talk-turkish-military-alliance-saudi-arabia-and-pakistan-reflects-ankaras-opportunistic