Türkiye’nin S-400 Serüveni Savunma Tedarikinin Zor Gerçeklerini Gösteriyor
Ülkenin Rus hava savunma sistemlerini satın alması, ABD yapımı F-35 savaş uçaklarını edinmesini engelledi. BAE de bu sistemleri satın alması hâlinde benzer sorunlarla karşılaşabilir.
Bu ay Türk medyasında, Türkiye’nin uzun süredir kullanmadığı S-400 Triumf hava savunma sistemlerini satmak üzere görüşmeler yürüttüğü ve Katar ile Birleşik Arap Emirlikleri’nin potansiyel alıcılar arasında gösterildiği bildirildi. Satın almanın iki sistem ve 120 önleyici füzeden oluşacağı bildirildi.
BAE söz konusu haberlere ilişkin yorum yapmadı; ancak Emirliklerin hava savunma portföyünü çeşitlendirmeye çalışması pek şaşırtıcı olmazdı. Şubat ayı sonunda ABD ile İsrail’in İran’a karşı başlattığı savaşın ardından BAE’nin İran’a ait insansız hava araçları ve füzelerle bombardımana maruz kalması nedeniyle, ülkenin katmanlı hava savunmasını geliştirmeye yönelik seçeneklerin yoğun talep görmesi muhtemeldir.
BAE, benzer irtifalardaki füzelere karşı hâlihazırda ABD yapımı Terminal Yüksek İrtifa Alan Savunma sistemini (THAAD) kullanmaktadır. S-400’ün edinilmesi, BAE’ye THAAD ve S-400’ün, Rus Pantsir S1 sistemlerinin yanı sıra çok çeşitli ABD, Güney Kore ve İsrail sistemleriyle birlikte yer aldığı benzersiz ölçüde çeşitlendirilmiş bir hava savunma cephaneliği kazandıracaktır.
BAE Zor Tercihler Arasında Denge Kuruyor
Haberlere göre anlaşma henüz ön aşamadadır. Sonuçlandırılması hâlinde satış, BAE’nin farklı savunma ortakları arasında denge kurma çabası açısından olumsuz sonuçlar doğurabilir.
BAE daha önce ABD’den 50 adede kadar F-35 savaş uçağı satın almak üzere yürütülen görüşmelerde ileri bir aşamaya gelmişti. BAE, Washington’un Çinli şirket Huawei’nin ülkedeki rolüne ilişkin endişeleri nedeniyle uzayan görüşmeleri 2021 yılında askıya aldı. Ancak satın alma sürecine geri dönme ihtimali açık bırakıldı.
BAE’nin S-400’ü satın alması hâlinde, F-35 satın alma ihtimalinin yeniden canlanması son derece düşük görünmektedir. Washington’un Türkiye’nin S-400 edinmesine ilişkin temel kaygısı, F-35’in görünmezlik profili ve elektronik harp izine dair hassas bilgilerin S-400’ün radar ve sensör sistemleri aracılığıyla Rusya ile paylaşılma ihtimaliydi. Füzelerin Körfez’de konuşlandırılması hâlinde ABD’nin de benzer kaygılar taşıması muhtemeldir.
Moskova’nın sistemlerin satışına izin verip vermeyeceği konusunda da belirsizlik bulunmaktadır. Nihai kullanıcı lisansı uyarınca, sistemlerin üçüncü bir tarafa ihraç edilebilmesi Rusya’nın onayını gerektirmektedir. Rus kaynaklarına göre satış ihtimali hâlen değerlendirilmektedir. Birden fazla kaynak Moskova’nın BAE’ye yapılabilecek olası satışı olumlu karşıladığını ileri sürse de, sistemin Türkiye’de kalması Ankara ile Batı’nın arasını açacak ve F-35’lerin Türkiye tarafından edinilmesini engelleyecektir.
Türkiye’nin Alternatif Arayışı
Türkiye açısından S-400 serüveni, savunma teknolojisinin karmaşık siyasetini gözler önüne seren yaklaşık on yıllık bir süreçtir.
2017 yılında, yüksek irtifa hava savunma seçeneklerini değerlendiren Türk hükümeti, Fransız-İtalyan ortak yapımı SAMP/T veya ABD yapımı Patriot sistemini tedarik etmek üzere görüşmelere başladı. Türkiye, Patriot sistemini satın almaya iki kez çok yaklaştı. ABD Dışişleri Bakanlığı, 2018 yılında satışa onay dahi verdi; ancak Türk hükümetinin, ABD’nin sağlamaya hazır olduğundan daha kapsamlı bir teknoloji transferi talep etmesi üzerine anlaşma gerçekleşmedi.
Türkiye’nin Suriye, Libya ve Doğu Akdeniz’deki faaliyetleri nedeniyle Fransız hükümetiyle ilişkilerin kötüleşmesi, SAMP/T tedarik etme olasılığını sekteye uğratınca Türkiye, 2019 yılında S-400 sistemini Rusya’dan satın aldı. ABD hükümeti bunun üzerine Türkiye’nin F-35 programındaki rolünü derhâl askıya aldı ve Türk hükümetinin bedelini ödediği altı uçağı elinde tutmaya devam etti.
S-400 İkilemini Çözme Girişimleri
O tarihten bu yana Türkiye, kendisini S-400 sistemiyle baş başa kalmış ve F-35 satın alamaz durumda buldu. Soruna yönelik çeşitli yaratıcı çözüm önerileri ortaya atıldı, ancak bunların hiçbiri kabul görmedi.
Türkiye’nin S-400 sistemlerini üçüncü bir tarafa satabilmesi, nihai kullanıcı onayını gerektirecektir (iddialara göre BAE ile ilgili olarak Rusya’nın bu onayı vermesi beklenmektedir). Başarısızlıkla sonuçlanan önerilerden biri, hayati bileşenlerin çıkarılması yoluyla S-400 sistemlerinin devre dışı bırakılması, çıkarılan bu bileşenlerin ise ABD tarafından korunan bir tesiste muhafaza edilmesiydi.
Sistemlerin imha edilmesi hem maliyetli hem de siyasi açıdan akılcı olmayacaktı. Eylül 2025’te, Türkiye’nin füzeleri Rusya’ya iade etmeyi görüştüğü ortaya çıktı; ancak bu daha sonra Moskova tarafından yalanlandı.
Sistemlerin BAE’ye devredilmesi hâlinde, Türkiye’nin F-35 programına yeniden katılmasının önü açılabilir. Bunun gerçekleşmesi, NATO içindeki dengeler açısından geniş kapsamlı sonuçlar doğuracaktır.
F-35 sorunu, Türkiye ile daha ileri düzeyde savunma işbirliğinin önündeki en büyük engeldir ve bu sorunun çözülmesi, Avrupa’nın buna en fazla ihtiyaç duyduğu bir dönemde savunma sanayii entegrasyonunun daha da derinleşmesini sağlayacaktır. Bununla birlikte, Türkiye’ye F-35 tedarik edilmesi, Doğu Akdeniz’de Yunanistan ve Kıbrıs ile yaşanan gerilimleri daha da tırmandırabilir; bu da savunma politikaları konusunda AB ile NATO içinde ayrışmalara yol açabilir.
Hava Savunması Maliyetli Olmayı Sürdürüyor
Bu serüvenin tamamı, Türkiye’nin dış politikasını ve savunma teknolojisini anlamak açısından aydınlatıcıdır. Ayrıca, son yıllarda yaşanan değişimin de bir sınırı olduğunu göstermektedir.
İlk olarak bu durum, üst düzey hava savunma sistemlerinin, Ukrayna’da ortaya çıkanlar da dâhil olmak üzere daha geniş savunma ekosistemindeki yeniliklere karşı ne denli dirençli kalmaya devam ettiğini göstermektedir.
Ukrayna’nın saldırganlığa karşı koyabilme kapasitesinin dikkat çekici özelliklerinden biri, yerli olarak geliştirilen yeni önleyici insansız hava araçlarını, uzun menzilli tek yönlü saldırı (OWA) insansız hava araçlarını, komuta ve kontrol sistemlerini ve hatta ilkel seyir füzelerini sahaya sürmüş olmasıdır. Girişim tarzı şirketler tarafından yönlendirilen bu gelişmeler, tedarik döngülerini ve bu sistemlerin savaş alanına konuşlandırılma biçimlerini yeniden şekillendirmiştir.
Bununla birlikte, füzeleri füzelerle vurmanın doğası gereği karmaşık olması nedeniyle hava savunması, değişime inatla direnen bir alan olmaya devam etmektedir.
Balistik füzelerin ve tek yönlü saldırı (OWA) insansız hava araçlarının yaygınlaşması uzun menzilli taarruzların daha kolay ve daha düşük maliyetle gerçekleştirilmesini sağlamış olsa da, hava savunması hâlen büyük Ar-Ge bütçelerinin, devlet öncülüğündeki tedarikin ve satışlar için siyasi onayın belirleyici olduğu bir alan olmaya devam etmektedir. Taarruz silahları yaygınlaşırken, devletleri bu silahlara karşı korumak için gerekli sistemler aynı ölçüde yaygınlaşmamıştır.
Riskten Kaçınma Stratejisinin Sınırları
Bu tür savunma sistemlerinin son derece teknik niteliği nedeniyle, S-400 serüveni aynı zamanda Türkiye’nin, özellikle ABD ve Rusya başta olmak üzere dış güçlerle ilişkilerini dengeleyerek izlediği “riskten kaçınma” stratejisinin sınırlarını da özlü biçimde ortaya koymaktadır.
S-400’ün NATO radar sistemlerine entegre edilememesi, Türkiye’nin bu sistemi hiçbir zaman konuşlandıramamasına yol açtığı gibi F-35 tedarik sürecini de durdurdu. Türkiye’de bazı çevrelerde, bu satın almanın bir hata olduğuna dair sessiz bir kabul de bulunmaktadır.
Hava savunma sistemlerinin temel değeri, yalnızca tek tek sistemlerin kabiliyetlerinden değil, aynı zamanda bunların etkin biçimde ağ oluşturması ve entegre edilmesinden kaynaklanmaktadır. Etkin bir komuta ve kontrol yapısı olmaksızın, bütün sistem parçalarının toplamından daha fazlası hâline gelemez.
Türkiye ile savunma işbirliğinin artırılmasına karşı çıkan Avrupalılar, tarihsel olarak Türkiye’nin silah geliştirme programlarının dışında bırakılmasının onun benzer sistemleri edinmesini engellemediğini; buna karşılık Ankara’nın bu programlara dâhil edilmesinin davranışlarını başka şekillerde sınırlayabildiğini göz önünde bulundurmalıdır.
S-400’ün satın alınması, Türkiye’nin tedarik tercihlerinde egemenliğini kullanarak NATO müttefikleri ile diğer ortakları arasında denge kurma ve tek başına hareket etme kabiliyetini meydan okurcasına ortaya koyuyordu. Ancak sistemin hiçbir zaman faaliyete geçirilmeden daha sonra depoya kaldırılması, depolanması ve nihayetinde büyük olasılıkla elden çıkarılacak olması, böyle bir politikanın çok gerçek bir sınırını ortaya koymaktadır.
S-400 serüveni, savunma teknolojisi diplomasisinin temel özelliklerini özlü biçimde ortaya koymaktadır. Daha geniş pazarda yaşanan değişimlere rağmen devletlerin balistik füzeleri etkisiz hâle getirmek için gerekli teknoloji konusunda hegemon güçlere bağımlı olmaya devam ettiğini açıkça göstermektedir. Ayrıca, bazı durumlarda ittifak blokları arasında riskten kaçınma stratejisinin de bir sınırı bulunduğunu ortaya koymaktadır.
S-400, önemli belirsizliklerin yaşandığı bir dönemde BAE’nin hava savunmasını güçlendirmenin maliyet etkin bir yolu olabilir. Ancak BAE’nin, Türkiye’nin Rus silahlarını satın almasının ülkeyi diğer ittifakları açısından sonuçlar doğuran bir yola nasıl sürüklediğini dikkate alması isabetli olacaktır.
Kaynak: https://www.chathamhouse.org/2026/07/turkeys-s-400-saga-shows-hard-realities-defence-procurement