Türkiye’de Muhafazakârlık
“Nihilizme ve Fanatizme karşı Muhafazakârlık” başlığı taşıyan bir önceki yazımızı muhafazakarlığın esasen hayattan ve toplumun kendiliğinden ürettiği değerlerden yana olmak bu yüzden de tarihsel mirasımıza sahip çıkmak manasına geldiğini uzun uzun anlattıktan sonra şöyle bitirmiştik: “Siyaset arenasında şimdiye kadar birileri, kendilerine ve/veya başkaları onlara ‘muhafazakâr’ demiş olabilir. Onların bizim nazarımıza göre pek kıymeti harbiyesi olmadığını anlatabilmiş olduğumu umuyorum. Biz muhafazakârlığı toplumdaki ana değerler hattına yani toplumsal merkezde değerlerin nasıl yerleştiğine göre anlıyoruz ve siyasette de toplumsal merkezi, oradaki sessiz yığınları ve değerlerini temsil etmeye çalışan program ve kadrolara ‘muhafazakâr’ diyoruz. Sanıyorum artık muhafazakârlığın buradaki siyasi serencamına geçebiliriz. Ve umuyorum, bu sayede hem toplumsal ve siyasi muhafazakârlık ayrımını daha iyi kavrar hem de geleceğe dair daha sağlam öngörülerde bulunabiliriz.” İşte şimdi biraz tadımlık da olsa, oraya yani muhafazakârlığın buradaki serencamına geçebiliriz.
Biz burada, Osmanlı İmparatorluğu’nun bakiyesi topraklarda, emperyalizme karşı bir var kalma mücadelesinin ardından devletini Cumhuriyet olarak yeniden biçimlendirmiş, yine imparatorluk bakiyesi bir toplumuz. Yüzyıllar boyu ana değer hattımızı İslamiyet belirledi. Yine öyle ama son üç asırda toplumsal ve siyasi alanda hatırı sayılır değişiklikler ortaya çıktı. Modernlik, bizim iç dinamiklerimizden köken almadı, emperyalizmle birlikte dışarıdan bize doğru geldi ve yaşantımıza katıldı. Emperyalizmin bir görünümü olarak ve “tek dişi kalmış canavar” kılığında karşımıza çıktığında modernliği, özellikle halk katında sevmedik, tavır aldık. (Ancak bir kısım okuryazarımız, Osmanlı duraklamasından itibaren başımıza gelen tüm belaların sorumlusu olarak yeterince modern batılılar gibi düşünüp davranamayışımızı gördü ve hala görüyor.) Ama modernlik sadece bize dışarıdan dayatılan bir “canavar” değil aynı zamanda asla kayıtsız kalınamayacak yeni bir insanlık hali, bir düşünme, yönetme, yaşama tarzı idi. Başta devlet ardından ahali, biz de modernliğin bu yanına kayıtsız kalmadık. Modernlik yönetme tarzının, ekonominin, üretimin, bilimin ve sanatın yeni biçimi olarak nispeten tarafsız yüzüyle göründüğünde, onu kendimize özgü bir biçimde benimsemeye, değer sistemimize katmaya gayret ettik.
Modernliğin meydan okuması ve ardından gelen emperyalist saldırıdan mağlubiyetle çıkmamız, toplumumuzu pek alışık olmadığı bir “mağluplar psikolojisi”nin girdabına aldı; özellikle okumuşlar ve yönetici elitler katında, değerler alanında büyük bir sarsıntı meydana getirdi.
Bir türlü kaynaşamayan ideolojiler, hayat ve değerler
Osmanlı’nın son dönemlerinde devleti ve toplumu ayakta tutmak için öne sürülen fikirler (Türkçülük, İslamcılık, Osmanlıcılık), samimi bir gayretkeşliğin ürünüydüler ama ne yazık ki hayattan ve gerçeklikten kopuk; büyük ölçüde reaksiyoner ve ideolojiklerdi. Gerçeklerden uzak, sadece ideallere ve ütopyaya vurgu yapan dolayısıyla muhafazakâr görünmelerine rağmen onunla pek uyum içinde olmayan bir nitelikteydiler. Olması gereken onların hepsini birden, mutedil bir ana değer hattında birleştiren, kendine özgü bir modernleşmeden yana olan muhafazakâr çizgiydi ve zaten millet yıllardır böyle bir yol benimsemiş, ona göre barışçı ortak yaşam esasına dayalı bir hayat tarzı oluşturmuştu.
Cumhuriyet, ana değer hattını, dönemin parlak düşünürü Ziya Gökalp’in “İslamlaşmak, Türkleşmek, Muasırlaşmak” formülasyonuna göre kurmak istedi ama hayatın yakıcı pratiğinde pek de istenilen olmadı, iyi bir sentez ortaya çıkmadı. Üstelik Tek Parti döneminde bu başarısız sentez, İslamlaşmak kısmı hayli tırpanlanarak bir resmi ideolojiye dönüştürüldü ve toplumun zihni beton bir kalıba dökülmeye çalışıldı; üstelik bunun uzun yıllar etkisini sürdüreceği yan etkileri ve komplikasyonları fark edilemedi…
Toplum, var kalma mücadelesinin, devletini kurtarmanın başarısıyla yetindi; olan bitene rıza göstermedi ama görünür bir tepki de vermedi, içine kapandı, resmi ideolojiyle yapılan yukarıdan aşağıya baskıcı inşayı görmezden geldi, işine baktı. Çok partili hayata geçer geçmez, sınırlı ve güdümlü de olsa demokrasi, toplumun tepkisini ve değerlerini sandıkta ifade etmesini sağladı. Toplum, “Dini ve milli değerlere bağlıyım; demokrasiye yöneldiği müddetçe cumhuriyete, modernliğin hayatıma müspet katkılarına itiraz etmiyorum” şeklindeki görüşünü sandıkta da söylemeye çalıştı.
Muhafazakârlık felsefesi, tarihin, değerlerin ezcümle hayatın tabii akışına, genel tabiata, insan tabiatına yaptığı vurguyla; sivil toplumun devletten önceliğine ama aynı zamanda devletin basit bir sözleşme olmayışına verdiği önemle, tarihi, tecrübeyi, gelenek ve dini, velhasıl kadim tecrübeyi esas almasıyla, insanımızın olağan fikriyatına çok yakındır. Zaten bu nedenle rey hakkını eline alır almaz toplum, muhafazakâr hayat ve düşünme tarzının mümessili olduğunu söyleyen partileri iktidara getirdi ve kendisine dayatılan resmi ideolojiyi ve toplum mühendisliğini alaşağı etmeye çalıştı. Ama okusun adam olsun, devletin ve milletin zeval görmemesi için gayret etsin diye tahsile yolladığı evlatlarını başka bir kader bekliyordu. Milletin evlatları, başta temel eğitim olmak üzere devletin ideolojik aygıtları tarafından zihnen tarihinden ve ebeveyninden koparıldılar. Resmi ideolojinin torna tesviyesinden geçmiş ve gelenek ile, “eski” ile biricik rabıta noktası olan yazı dili değiştirilmiş nesillere öfke ve tepkilerini seküler yollardan ifade etme dışında bir şans bırakılmadı. Öyle ki, Osmanlı’nın son zamanlarında çok güçlü bir İslamcılık ekolü ortaya çıkmasına rağmen, bu dilsizleşme yüzünden, ikinci nesil İslamcılık Pakistan, Mısır kaynaklarından dolanmak durumunda kaldı. Milletin evlatlarıyla zihnen kavuşabilmesi, milletin organik aydınının zuhuratı için önce iktidarı ele geçirmesi, millet-devlet evliliğinin gerçekleşmesi gerekiyordu. O yüzden, siyaset, diğer faaliyetlerden entelektüel yaşamdan ve sanattan her zaman daha önde yer aldı; kültürel iktidarla ilgilenilmedi.
DP, dili döndüğünce bu değerlerin temsilcisi olmaya gayret etti. Ama resmi ideolojinin kesafeti, DP’nin tam ne demek istediğini anlamasına da anlatmasına da maniydi. Buna bile tahammül edilemedi. 1960’da İhtilal, sadece demokrasiyi değil fakat aynı zamanda yeni yeni mayalanmaya başlayan hem siyasi hem toplumsal muhafazakârlığı, hayatın akışı içinde kendiliğinden oluşan muhafazakâr merkezi engellemeye çalıştı.
Ama hayatın akışının tabii neticesi olarak toplumdaki değer oluşumu durmadı; ortaya çıkan ana değer hattını siyasete taşımak isteyen güçlü bir dip dalga giderek daha güçlü biçimde büyümeye devam etti. Gelgelelim toplumsal merkezin siyasi temsilcileri henüz kekeme ve darmadağınıktı. İdeolojilerin toz dumanını içinde toplumu göremiyorlardı, takatleri ancak Milliyetçi Cephe (MC) hükümetleri kurmaya yetiyordu. Bu kez 12 Eylül 1980’de sözüm ona kendisini oluşan muhafazakâr toplumsal merkeze yaslanmak isteyen ama zalimliği de elden bırakmayan, hayatın akışına ters bir darbe daha geldi.
ANAP, darbecilere ve onların sergilediği sahte muhafazakâr görüntüye bir tepki olarak daha çok Sağ’da ve biraz da Sol’da yer alan muhafazakâr merkezin temsilcisi olmak iddiasındaydı. Dört farklı geçmişten gelen siyaset kolunu ortak bir zeminde toplamaya, onları ideolojilerinden azade kılmaya çalıştı. Bu girişimi siyasi ve ideolojik farklılığı değil de değerleri temel alan, muhafazakâr bir gayret olarak okumak mümkündü ama ne yazık ki o da henüz canlı biçimde ayakta olan vesayet sistemine ve resmi ideolojiye güç yetiremedi. Üstelik 12 Eylül öncesi dönemin, en önemli toplumsal fay hattı olan mezhepsel farklılığa, 12 Eylül sonrası döneminde devasa bir Kürt meselesi ilave olmuş; Türkiye’nin kırsalı büyük şehirlerin varoşlarına doğru hızla akmaya başlamıştı.
Çeyrek asra yaklaşan Ak Parti iktidarında, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ve İttifaklar boyunca toplumsal ve siyasi muhafazakârlık alanında neler olup bittiği apayrı bir değerlendirme konusu olarak duruyor. Özellikle 15 Temmuz hain darbe girişiminden sonra vesayetçilerle millet çoğunluğu arasında sürüp giden gerilimin büyük ölçüde ortadan kalktığını ama bunun yanı sıra Kürt meselesine, hızlı şehirleşmeye ve modernleşmeye bağlı yeni sorun alanlarının ortaya çıktığını tespit etmek dışında, şimdilik henüz devam eden bu süreç konusunda susmayı tercih edeceğiz…
Ezcümle şunları söyleyebiliriz: İslamcı, Türkçü, nostaljik emperyal bakış hemen her siyasi ideolojik söylemde şöyle ya da böyle varlığını korudu; son dönemde buna, ‘Kürtçü’ denilebilecek henüz niteliği berraklaşmamış kısmi bir ilave oldu. Modernlik ise hep olunmaya hem baş edilmeye çalışılan bir değer kaynağı olarak sürekli hayatın içinde yanı başımızda durdu. İdeolojiyle hayat, ideallerle gerçekler arasında tatsız bir boşluk mütemadiyen varlığını hissettirdi. Sahici, sahih bir muhafazakârlık için toplumsal olanla siyasal olan, ideallerle gerçekler arasındaki farkın minimize edilmesi, asgari düzeye indirilmesi gerekiyor. Şüphesiz hayat olağan akışında aksaydı böyle bir gelişme beklenebilirdi. Ama Ak Partili yıllar boyunca hayat olağan mı aktı; toplumsal olanla siyasal olan, ideallerle gerçekler arasındaki fark açıldı mı yoksa kapandı mı? Kendi adıma bu sorulara cevap vermek de zorlandığımı söyleyebilirim lakin bu sorulara mutlaka layıkıyla cevap vermemiz gerektiğinin bilincindeyim.