Türkiye, Self-Oryantalizm ve Batı Akademisinin Çifte Standardı
Sömürgesizleştirmeyle Sömürme:
Batı akademisine herhangi bir yolla adım atan Ortadoğu hakkında araştırma yapan birisi genellikle akademik tartışmaların şeffaf, bilimsel kanıtlara dayalı ve çoğulcu biçimde olacağını düşünebilir. Buna göre, farklı çerçevelerce masaya muhtelif konuların taşınacağı, egemen anlatıların sorgulanabileceği beklenir. Oysa gerçek çoğu zaman bundan farklı işler. Tartışmaların çerçevesi, ‘akademik’ toplantılar veya ‘bilimsel’ süreçler başlamadan çok önce çizilmiş durumdadır. Kimin sesinin meşru, kimin sesinin şüpheli sayılacağına dair yazısız ama işler bir kurumsal mantık (teamül) hâkimdir. Bu mantık, kanıtlardan değil; önceden belirlenmiş, tamamen politik olan tercihlerden beslenir. Yapısal bir mekanizmanın ürünü olan bu seçicilik, merkezi üssü Batı olan akademide, Türkiye’den ve Müslüman dünyasından gelen belirli sesleri özenle seçer, araştırma merkezlerine ve akademik kurumlara taşır ve yükseltir; diğerlerini ise sistematik olarak dışarıda bırakır. Ortaya çıkan şey bilgi üretimi değil, bilgi yönetimidir.
Aracı Entelektüel ve Sömürgesizleşmenin Yanılsaması
Oryantalizmin getirdiği eleştiri, Batı’nın Doğu’yu bilinen, yönetilebilen ve sürekli dışarıdan yoruma muhtaç bir nesne olarak kurduğunu göstermiştir. Bu eleştirinin tam olarak öngöremediği şey, söz konusu ilişkinin sömürge sonrası erdem söylemi çağında nasıl bir dönüşüm geçireceğiydi. Hamid Dabâşi’nin ifadesiyle “Aracı entelektüel” (comprador intelectual — sömürge döneminin kendi toplumu adına değil, dışarıdan belirlenen bir gündemin taşıyıcısı olarak işlev gören aracı tüccardan devşirilmiş kavram) figürü, tam da bu dönüşümün ürünüdür: Küresel Güney’den gelip Batı kurumlarına, o kurumların zaten inanmak istediği şeyleri onaylayarak kabul edilen kişi.
Burada bir başka kavram daha öne çıkıyor: öz-oryantalizm/self-orientalism. Kavram temelde kişinin kendi toplumuna dışarıdan, yani sömürgeci bir bakışla bakması ve bunu performatif biçimde sergilemesi anlamına geliyor. Bu aslında Batı akademisinin kapılarında öğrenilen ve zamanla içselleştirilen bir uyum biçimidir. Öz-oryantalist, kendi toplumuna Batı’nın gözüyle bakmak ister ve böyle bakarak Batı için makul ve tercih edilen biri hâline gelir. Kendi toplumunu ve kendisini Batı’nın tercih ettiği kriz, geri kalmışlık ve despotizm diliyle anlatır; bu sayede bir pozisyon, bir mevki, bir akademik kariyer kazanır.
Batı ise bu süreçte kendini tebrik eder ve uzun yıllar sömürdüğü, Batılı olmayanı sömürüden çıkarma (decolonization) sürecini meşrulaştırmak için artık bölge adına karar verilmediği algısı yaratır. Buna göre bölgeden gelenlerin sesleri dinlenir, müfredat ve akademi sömürgesizleştirilir ve sömürgeciliğin bilgi üzerindeki mirası temizlenir. Ama Batı’nın fiiliyatta uyguladığı aynı eski sömürgeci bilgi düzeninin daha sofistike bir versiyonunu üretmektir. Bilime ve akademiye dair neyin nasıl konuşulacağına dair kapsama ölçütlerini belirleme hakkı hâlâ Batı’dadır; söz verilenler yalnızca imparatorluğun kaygılarını seslendirenlere uzatılan mikrofondan geçmektedir.
Sömürgesizleşme söylemi, kökeni ne kadar samimi olursa olsun, yeni iktidar biçimlerinin yeniden üretildiği bir dile dönüşme riskini her zaman taşır. Eski sömürge dünyasından gelen sesleri kucaklama jesti, kapsama ölçütlerini tamamen o kucaklamayı yapan kurumun belirlediği bir durumda denetim mekanizmasına dönüşür. Sömürgeleştiren hâlâ öznedir; sömürgeleştirilen hâlâ nesnedir. Dolayısıyla sömürgesizleştirme de bir sömürüdür, fakat yalnızca kelime dağarcığı güncellenmiştir. Dahası, sömürgesizleşme kavramı sona erme noktasını belirsiz bırakır. Nitekim bu kavramın ne zaman tamamlandığı, kimin karar verdiği ve hangi ölçütle değerlendirildiği hâlen belirsizliğini korur. Dolayısıyla bu sorular yanıtsız kaldığı sürece “akademik özgürlük” söylemi, yapısal eşitsizliği örtbas eden bir retorikten öteye geçmemektedir.
Bu örüntü Birleşik Krallık’taki akademik ortamda gözlemlenebilir biçimde işliyor. İran rejimine muhalif araştırmacılar kurumsal kapılar önünde neredeyse hiç bekleme yaşamıyor. Türkiye, Irak, Suriye gibi ülkelerden gelen ve PKK’ya sempatiyle yaklaşan öğrenciler veya araştırmacılar için doğrudan alan açılıyor. Alevi, Dürzi, Ezidi gibi azınlık kimliklerini öne çıkaranlar bu olumlu ayrımcı seçimin doğal yararlanıcıları konumunda. Akademik pozisyonlar, konferans davetleri, dergi komisyonları — bunlar belirli bir anlatı paketini sunanlara akıyor. Yayın karnesi güçlü olsa bile, bölge siyasetini farklı bir çerçeveden okuyanlar bu altyapının dışında kalıyor. Seçim sessiz ama tutarlı; bu tutarlılık tesadüfü çoktan aşmış durumda.
PKK, Hamas ve Jeopolitik Hesaplar
Bu örüntü, somut bir karşılaştırmayla en net hâliyle görünür hâle geliyor: PKK ve Hamas meselesi. Her iki örgüt de Birleşik Krallık’ın resmi terör örgütü listesinde yer alıyor. Ortaya çıkış, yöntem ve hedefleri tamamen farklı olan iki örgütü aynı kefeye koymak bağlamın ortadan kaldırılmasıyla sonuçlanıyor.
Hamas, Filistin’de onlarca yıllık İsrail işgaline ve ablukasına karşı silahlı bir mücadele yürütüyor. Bu mücadelenin nasıl değerlendirileceği, uluslararası hukuk ve siyaset teorisi açısından tartışmalı bir soru olmakla birlikte, tartışmanın kendisi meşru ve coğrafi, tarihsel ve hukuki bir zemine dayanmaktadır. Buna karşın İngiltere’de Hamas’a ilişkin nüanslı bir değerlendirme yapanlar ya da İsrail’in Gazze politikasını eleştirenler, çok kısa sürede “Hamasçı” ya da “antisemit” etiketiyle karşı karşıya kalıyor. Gazze’deki yıkımı soykırım kavramıyla çerçeveleyen akademisyenler kurumsal baskıyla yüzleşiyor; İsrail’i eleştiren konuşmacılar kampüslerden dışlanabiliyor. Söylemi denetleyen sınır son derece dar ve sert biçimde korunuyor.
PKK’ya yapılan muamele ise bunun tam tersidir. PKK, Türkiye, Irak, Suriye ve İran’da yürüttüğü silahlı eylemler nedeniyle hem Birleşik Krallık hem AB hem de ABD tarafından terör örgütü olarak tanımlanan bir yapı. BM dahil birçok uluslararası kurumun raporlarına göre örgüt, çocukları zorla silah altına alıyor, uyuşturucu ve insan kaçakçılığı yapıyor, azınlık hakları söylemi üzerinden bölücü bir siyaset izliyor ve sivil yerleşim alanlarını hedef alıyor. Buna karşın Birleşik Krallık’taki toplumsal etkinliklerde ve kültürel festivallerde PKK liderlerinin posterleri açıkça teşhir ediliyor, örgütün ‘bayrakları’ özgürce dalgalandırılıyor. PKK sempatizanları akademik konferanslarda konuşmacı sıfatıyla ağırlanıyor; fotoğraf sergilerinde teröristler ‘savaşçı’ edasıyla çerçeveleniyor; IŞİD’e karşı yürütülen silahlı mücadele anlatısı, örgütün diğer tüm pratiklerini görünmez kılacak bir meşrulaştırıcı örtü olarak kullanılıyor. Örgüte ilişkin yapılan ve kanıtlara dayanan belgeseller bir akademik tartışma ortamında gündeme getirildiğinde, içerik incelenmeksizin “tarafsız değil” hükmü verilebiliyor. Bir kanıtı incelemeden güvenilmez ilan etmek epistemik bir değerlendirme değil, önyargının yapısal bir itirafıdır. Dolayısıyla Hamas ile PKK Birleşik Krallık’ta aynı kefede değerlendirilmesine rağmen muamelede hukuki eşitlik bir anda ortadan kalkıyor ve PKK’ya pozitif ayrımcılık yapılıyor.
Birleşik Krallık’ta ve Batı akademik kurumlarının birçoğunda fotoğraf sergilerinde, ders müfredatlarında veya akademik yayınlarda görülen bu derin asimetrik tutarsızlıktan ziyade, bilinçli bir tercihin dışa yansıması olarak değerlendirilebilir. Nitekim Batı PKK’ya pozitif ayrımcılık yaparken Hamas’ı yalnızca ‘terör’ lensiyle lanse ediyor. Bu anlamda PKK Birleşik Krallık’ın bölgesel hesaplarında Türkiye’ye karşı işlevsel bir baskı aracı olarak konumlandırılıyor. Hamas ise onlarca yıllık Batı-İsrail ittifakının kıyısında siyasi bir yük oluşturan bir unsur. Dolayısıyla hangi terör örgütünün nerede propaganda yapabileceğine Birleşik Krallık mercilerinin karar veriyor olması hukukun tutarlı uygulanmasından ziyade jeopolitik hesaplamalarla ilgili. Neyin “gerçek direniş”, neyin “terör” olduğuna dair sınıflandırma yetkisi, o sınıflandırmadan doğrudan çıkar sağlayan aktörlerin elinde kalıyor; bu da bilgi adaletsizliğinin (epistemic injustice — bir topluluğun bilgi üretme sürecine eşit katılımının engellenmesi) bireysel düzeyden çıkıp sistemik bir nitelik kazanmasına yol açıyor.
Kurumsallaşmış Bilgi Adaletsizliği ve Akademik Özgürlüğün Sınırları
Türkiye söz konusu olduğunda bu örüntü daha da katmanlı hâle geliyor. Mevcut hükümete muhalif konumda duran akademisyenler için kurumsal kapılar kolayca açılıyor. Akademik tanınırlığın tüm altyapısı, belirli bir anlatıyı teslim edenlere akıyor: Türkiye ‘otoriter bir devlet’; dış politikası bölgesel istikrarsızlaştırmanın aracı, iç siyasi yörüngesi ise demokratik çöküşün hikâyesi. Bu okumaların her biri için kısmen akademik ve bilimsel bir zeminde tartışmalar yapılabilir; ancak bu önyargılı okumalar, kanıtlardan hareketle ortaya çıkan gerçekliklerden ziyade siyasal zemine dayanan çarpıtmalara benziyor.
Örneğin, Türkiye’nin IŞİD, PKK ve benzeri terör örgütleriyle ve muhtelif meydan okumalarla yürüttüğü mücadele, ortaya koyduğu askeri kapasite ve savunma sanayii dönüşüm hamleleri dahi, yapısal eşitsizlik barındıran uluslararası düzende stratejik bağımsızlık geliştiren bir aktör olarak okunmasıyla sonuçlanmıyor. Söz konusu durum, diğer bir ifadeyle, savunma sanayisindeki hamleleri bile — başka bağlamlarda ulusal bir kazanım olarak okunabilecekken — burada otoriter gücün pekişmesinin bir kanıtı olarak sunulması ve Türkiye’nin askeri kapasitesinin İngiliz ve Avrupa üniversitelerinde neredeyse hiç kurumsal karşılık bulamıyor olması üretilen bilginin adil olmadığını gösteriyor.
Bu anlamda bilgi adaletsizliği iki biçimde tezahür ediyor. Birincisi tanıklık adaletsizliği (testimonial injustice). Bu, bir konuşmacının güvenilirliğinin, söylediklerinin kanıt kalitesinden bağımsız olarak, kim olduğu nedeniyle önceden iskonto edilmesi anlamına geliyor. Daha da açmak gerekirse, Türkiye’ye muhalefet etmek, PKK çizgisinde görüş sergilemek kanıtlardan daha öte bir anlam taşıyor. İkincisi, yorumsal adaletsizlik (hermeneutical injustice). Bu da mevcut kavramsal araçların, bir topluluğun deneyimini anlamlandırmada sistematik biçimde yetersiz kalması anlamına geliyor. Türkiye’nin uluslararası imajı her iki biçimden de zarar görüyor. Türkiye’yi anlamlandırmak için sunulan çerçeveler — “demokratik gerileme”, “seçimsel otoriter rejim”, “Yeni Osmanlıcılık” — Türkiye’nin özgün tarihsel tecrübesini, güvenlik ortamını ve jeopolitik konumunu kavrayacak biçimde kurulmamıştır. Bu çerçeveleri sorgulayan Türkiye’den gelen akademisyenler karşı argümanla değil, kurumun sessiz sorusuyla karşılanır: Hangi taraftasın?
2016 darbe girişimi de bu seçici bakıştan payını alıyor. Batı akademik çevrelerinde dolaşan egemen yorum büyük ölçüde FETÖ bağlantılı kaynaklardan besleniyor; üstelik bu, Türkiye mahkemelerinin ve uluslararası soruşturmacıların darbe girişiminin sorumluluğunu yüklediği hareketin ta kendisi. On yıllarca devlet kurumlarının içinde gizli bir ağ yürüten bu yapı, İngiliz akademik kültüründe güvenilir bir çözümleme kaynağı olarak kabul ediliyor. Darbenin sahnelenmiş olduğu, baskıların fırsatçı biçimde devreye sokulduğu anlatısı “eleştirel düşünce” olarak dolaşıma giriyor. Karşı kanıtlar gerçek anlamda karşılanmıyor.
Batı kurumları beklenen anlatıyı sunmayan Türkiye’den gelen akademisyenleri sansürlüyor ve bu akademisyenleri ‘propagandacı’ olmakla itham ediyor. Aynı durum PKK sempatizanlığı yapan ve bunu akademik kisve altında pazarlayanlar için geçerli değil. Bu çifte standartta Türkiye merkezli düşünenlerin akademik tanınırlık piyasasında— atıftan iş ilanlarına— dışlandığı rahatlıkla görülüyor.
Dolayısıyla sömürgesizleştirme söylemi, Birleşik Krallık örneğinde olduğu gibi iktidarı pekiştirmenin bir örtüsüne dönüşüyor. “Marjinalleştirilmişe ses vermek”, “bilgisel açıklık”, “sömürgesizleştirme” dili — bunlar, tamamen kurumun kontrolünde kalan bir seçim sürecini meşrulaştırmak için kullanılıyor. Konuşmasına izin verilen ‘marjinal sesler’, akademik özgürlük kisvesi altında siyasal ajandanın bir aparatı olarak kullanılıyor. Bu durum aslında gizli ama çok özgün bir gerçekliği ortaya çıkarıyor. Buna göre, belirli şeyleri belirli biçimlerde, belirli kitlelere, hiç yazıya dökülmemiş ama tutarlı biçimde uygulanan sınırlar içinde söyleme özgürlüğüyle var olabiliyor. Bu iklim Türkiye hakkında bilgi üretmiyor; Türkiye hakkında karşıt ve işlevsel bir imaj üretiyor. Dolayısıyla self-oryantalist akademik özgürlük kategorisi sayesinde değil, siyasi bir bağlamda yazıp çizebiliyor.
Foto: Holyywood filmlerinde Türkiye ile ilgili olumsuz algı oluşturan sarı filtre kullanımına bir örnek. Füze isimli filmin İstanbul çekimlerinden.