Türkiye SDG Modelini Reddetme Hususunda Neden Haklıydı
İlk olarak:
“Ülkeniz Türkiye için yarattığımız sorunu düzeltmek adına elimden gelenin en iyisini yapacağım… Eğer bu konuyu iyice düşünmeden ve kendi yarattığımız YPG sorununu ele almadan ayrılırsak, Suriye’nin kuzeydoğusu çok daha kötü durumda olacak… Suriyeli Kürtler arasında Türkiye için meşru bir ulusal güvenlik tehdidi oluşturan unsurlar var. Türkiye’nin YPG’ye ilişkin kaygıları, sınır güvenliğinin sağlanması için gerçek anlamda ele alınmalıdır. Suriye’deki herhangi bir nihai çözüm, Türkiye’nin ulusal güvenlik çıkarlarını ciddiye almak zorundadır.”
Ardından:
“Eğer yeni Suriye hükümeti Suriye Kürtlerine ve SDG’ye karşı askeri güç kullanırsa, bu büyük bir istikrarsızlığa yol açar ve bana bu rejim hakkında bilmem gereken her şeyi anlatır. Böyle bir askeri harekât gerçekleşirse, Caesar Yasası yaptırımlarını yeniden yürürlüğe koymak için elimden gelen her şeyi yapacağım; bu sefer çok daha ezici bir biçimde.”
Bunlar, ciddi bir krizle karşı karşıya kalan tek bir tartışmalı ismin basit tutarsızlıkları değildir. Aksine, ABD ve Avrupa’nın bizzat kendilerinin, uluslararasılaştırılmasına yardımcı oldukları PKK sorunu üzerinden ürettikleri daha derin bir çelişkiyi yansıtmaktadır. Yıllar önce bu sayfalarda bu çelişkiyi “Suriye için bir başka ölümcül çözüm: bir terörist grubun diğerine karşı kullanılması” olarak tanımlamıştım.
On yıl önce, 2015’te, Barack Obama’nın Suriye politikasındaki son ve sonuçları en ağır adımı-ülkeyi daha da büyük bir felakete sürüklemeye yardımcı olan-Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) kurulmasıydı. Obama, kimyasal silahlara ilişkin kırmızıçizginin aşılmasının ardından Esad rejimine zaten ilk siyasi can simidini atmıştı. SDG’nin kurulmasıyla Washington, Suriye krizinin ağırlık merkezini rejimden alıp abartılmış bir IŞİD tehdidine kaydırdı. Bu tutum da Rusya ve İran’ın rejime açık uçlu desteğine fiilen yeşil ışık yaktı. 2015’e gelindiğinde, Esad’a karşı savaşan tüm muhalif gruplar, rejim ve müttefikleri tarafından terörle mücadele söylemi altında IŞİD’le ilintili olarak yeniden etiketlendi. Bu “meşruiyet transferi” muhalefeti parçaladı; yalnızca Türkiye tarafından desteklenenler İdlib’de zar zor ayakta kalabildi.
Bu sırada SDG, aşırı derecede şişirilmiş bir meşruiyet transferinden ve Batı’nın korumasından faydalanarak fiilen ülkenin baskın silahlı gücü hâline geldi. YPG, tüm Suriyeli Kürtlerin tek ve doğal temsilcisi olarak yüceltildi. Batı medyasında ve politika söyleminde “Kürtler”, “YPG” ve “SDG” birbirinin yerine kullanılan terimler hâline geldi. Türkiye’nin itirazları görmezden gelindiğinde Ankara, Suriye sınırını askeri olarak geçti.
On yıl boyunca, yoğun ABD hava gücünün gölgesinde SDG, Suriye’nin en stratejik şehirlerini kontrol eder hâle geldi. Bu dönemde, Suriye’de hiçbir zaman derin köklere sahip olmayan IŞİD büyük ölçüde ortadan kaldırıldı. Ancak varlık gerekçesi ortadan kalktıktan sonra bile SDG, Amerikan ve Avrupa baskısıyla korunup genişletildi. Abartılı Batı desteğiyle cesaretlendirilen yapı, fiili devlet olma yanılsamasına kapıldı. Aynı zamanda Suriye’nin siyasi ve insani gerçekliğinden tamamen koptu. Rejimin gerçekleştirdiği kitlesel katliamlar, yerinden edilen milyonlar, hapishanelerde işkence gören yüz binler-bunların hiçbiri SDG’nin dünyasında yer almadı. Formülü basitti: Esad’la yüzleşmekten kaçınmak, Batı desteğini garanti etmek için IŞİD tehdidini söylemsel olarak canlı tutmak ve savaş suçlarıyla aynı anlama gelecek şekilde idare edilen IŞİD hapishanelerini yönetmeyi sürdürmek.
PKK açısından bunların hiçbiri yeni değildi. Örgüt 2015’te Suriye’ye girmedi. Kırk beş yıl önce Abdullah Öcalan yürüyerek Suriye’ye girdiğinde ve Muhaberat ile kusursuz bir ilişki kurduğunda, bu kalıp zaten belirlenmişti. PKK bir Soğuk Savaş ürünüdür-Suriye Baas rejiminin gölgesinde, Sovyet yanlısı bir vekil olarak beslenmiş, Türkiye’nin askeri baskı döneminde serpilen bir yapıdır. Öcalan, Şam’da geçirdiği yıllar boyunca Kürt varlığının sistematik inkârını ya da rejimin insan hakları ihlallerini hiç gündeme getirmediği gibi, PKK da son on beş yılda Suriye halkının mücadelesine ilgi göstermedi. Hesap her zaman aynıydı: Suriye’nin parçalanmasına yatırım yapmak ve Kürt nüfus yeterli olmasa da Irak Kürdistanı benzeri bir statü koparmak.
Bu hikâye, 8 Aralık 2024’te Suriye devrimiyle sona erdi. O andan sonra SDG’deki “S” geri döndürülemez biçimde değişti. PKK, Suriye’nin bizzat kendisinin değiştiğini kabullenmekte zorlandı. “D”-“Demokratik”-ise, SDG’ye liderlik eden PKK kadrolarının hiçbirinin yerel halktan meşruiyet kazanmamış olması nedeniyle savunulamaz hâle geldi. Son olarak “G”-“Güçler”-krize girdi; PKK’nın kimliğini maskelemek için eklemlenen Arap Sünni aşiretler, Şam’ın kendisi dönüştüğünde anlamını yitirdi.
Suriye Demokratik Güçleri’nden geriye kalan şey, basitçe PKK’ydı. Bunu herkes biliyordu; yine de 2025 boyunca kimse kralın çıplak olduğunu söylemeye cesaret edemedi. Bunun yerine, Suriye ordusunun işgal altındaki toprakları geri alma konusunda istekli olmasına ve Washington’un doğrudan müdahale etmeyeceğinin sinyalini vermiş olmasına karşın, yeni bir çatışmayı önlemek için Şam ile SDG arasında müzakereler yürütüldü. İsrail’in provokasyonları Şam’ı tedirgin etti ve öncelikleri Türk ve Amerikan tavsiyeleri doğrultusunda şekillendirdi. Mart ayında makul bir anlaşma imzalandı. SDG, anlaşma hükümlerinin hiçbirine uymadı-bu tutum PKK’yi tanıyanlar için şaşırtıcı olmayan bir tutum. Gerilim tırmandı. Halep’te başlayan Suriye ordusu operasyonları, SDG’nin kısmi geri çekilmelerini zorunlu kıldı. Ardından, SDG’yi bizzat yaratan güç-Amerika Birleşik Devletleri-büyükelçisi aracılığıyla SDG’nin feshedildiğini duyurdu. Yıllarca spekülatif analizlerle şişirilmiş bir distopya nihayet gerçeklikle çarpıştı. Bu son, Amerikan kalıplarına aşina olan herkes için tanıdık bir sondu.
Amerika Birleşik Devletleri, silahlı vekil güçlere defalarca bel bağlamış ve öncelikler değiştiğinde desteğini çekerek bu ortaklarını ortada bırakmıştır. 1975’te Irak Kürtlerinden, Çinhindi’ndeki müttefiklere, Güney Vietnam’a, Afgan mücahitlerine, Kontralara (Nikaragua’da Sandinista hükûmetine karşı savaşan ABD destekli silahlı gruplar) ve SDG’ye kadar Washington, vekil güçleri ortaklar olarak değil, harcanabilir araçlar olarak görmüştür. Değerler ve ideoloji hakkındaki söylemleri; İslamcıları komünizme karşı silahlandırmak, daha sonra siyasi İslam’ı kınamak ve ardından Suriye’de Marksist PKK kökenli SDG’yi desteklemek gibi taktiksel çıkarlar karşısında çöküyor. Bu bir dizi tesadüf değil, yönetici bir mantık çerçevesidir: risk dışarıya devrediliyor, terk edilme normalleştiriliyor ve ahlaki dil yalnızca uygun olduğunda kullanılıyor.
SDG artık yok. PKK’nın Suriye’de ne yapmayı planladığına karar vermesi gerekiyor. PKK silahlı varlığını sürdürdüğü sürece Şam’la herhangi bir uzun vadeli anlaşma makul değildir. Suriye devleti kurumsal kapasitesini pekiştirip yeniden inşa ederken çatışma kaçınılmaz olacaktır. Yalnızca çatışmayı ertelemeyi amaçlayan anlaşmalar bu koşullarda ayakta kalamaz. Onlarca yıl boyunca rakip Kürt hareketlerini şiddetle tasfiye ederek ayakta kalmış bir örgüt, Suriye’nin yeni gerçekliğini kavrayacak siyasi olgunluktan yoksundur. PKK bağlantılı isimlerin son dönemde İsrail desteğini açıkça arayan açıklamaları, bu körlüğü bariz bir şekilde ortaya koymaktadır.
PKK’nın dünya görüşü, bölgede yaşanan dönüşümleri kavramaktan acizdir. Neredeyse komplocu bir zihinsel evrende hareket eden PKK düşüncesi, vekâlet düzeninin bizzat kendisinin çöktüğünü fark edemedi. Artık, uzun zamandır vekâlet savaşlarına alışkın olan Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi devletlerin bile aracıları bir kenara bırakarak daha doğrudan karşı karşıya geldiği bir aşamaya giriyoruz. Ortadoğu genelinde, bir zamanlar Rusya’nın vekili olan Esad rejimiyle birlikte Suriye ve Lübnan’daki İran destekli vekâlet ağları ve Irak’taki çeşitli vekil oluşumlar aşınmakta ya da çökmektedir. Böyle bir ortamda, özellikle rejimin nihayetinde başlıca dış destekçisi Türkiye olan güçler tarafından devrildiği bir Suriye’de, SDG’nin bir vekil güç olarak ayakta kalması gerçekten mümkün müydü?
PKK, kırk beş yıldır neden en başta silaha sarıldığını açıkça izah etmeden varlığını sürdüren silahlı bir örgüt olarak kaldı. Yalnızca Kürtlerin insan hakları mücadelesini kirletmekle kalmadı, aynı zamanda Türkiye’de demokratik durgunluk için en elverişli bahaneyi de sağladı. Yarım yüzyıl boyunca en temel siyasi dili ya da vizyonu dahi geliştiremeden geçiren PKK’nın, Suriyeli Kürtlere sunabileceği hiçbir şey yoktur. Bölgesel güçlere “kiralık militanlık” hizmeti vermenin ötesinde bir işlevi bulunmamaktadır.
Bu arada Türkiye, Kürt sorununu çözmek için tarihi bir fırsatla karşı karşıya; bu fırsat bir yıldan uzun süredir mevcut. PKK’nın bunu değerlendirip değerlendirmeyeceği belirsizdir. Öcalan, Suriye’deki PKK kadrolarını bu yeni çerçevenin parçası olmaya defalarca çağırdı. Buna karşın PKK, silahlı mücadeleden çok silahsızlanmaktan korkmaktadır. Bu korku yalnızca siyasal körlükten değil, kendine özgü dili, teolojisi, psikolojisi ve kavramsal evreni olan, kendi içine kapalı bir “PKK dünyası”nda yaşamanın konforundan da beslenmektedir. Bu dışarıdan nüfuz edilmesi zor bir dünyadır.
Garip bir şekilde, PKK’nın bölgeye ilk kez yerleştiği an olan 2014 yılının, Kuzey Suriye’sine geri dönmüş gibiyiz. Ancak tarih asla birebir tekerrür etmez ve bu kez o gerçekliği ayakta tutan neredeyse her şey ortadan kalkmıştır. Beşar Esad artık sarsılmaz bir ağırlık merkezi değildir. Rusya ve İran eski düzenin garantörleri değildir. Her şeyin gerekçesi olan IŞİD ortadan kaybolmuştur. Ve Amerika Birleşik Devletleri sessiz ama kararlı biçimde yön değiştirmiştir. Bu arada Türkiye’nin kendisinde, PKK’nın silahlı mücadelesini sona erdirmeyi amaçlayan bir süreç hâlihazırda başlamıştır. Ancak Suriye’de PKK, bunların hiçbirinin önemi yokmuş gibi, zaman durmuş gibi davranıyor. Bu ısrar tehlikeli bir anlama gelir: IŞİD sonrası bir Suriye’de PKK, istikrarsızlığın yeniden tanımlandığı bir sonraki örgütleyici tehdit hâline gelme riski taşımaktadır. Tarih bize bir şey öğretiyorsa, o da silahlı hareketler yeni siyasal gerçekliklere uyum sağlamayı reddettiklerinde, eninde sonunda çözüm olarak değil, sorun olarak yeniden tanımlandıklarıdır.
Yarım yüzyıldır PKK, bırakın Türkiye’nin toplumsal ve siyasal dinamiklerini, devleti ya da Türkiye’nin jeopolitik ve ittifak gerçeklerini kavramayı Kürtlerin kim olduğunu ve ne olduğunu anlamaktan dahi aciz bir örgüt olmuştur. Bugün sıradan bir Kürt’ün PKK’nın kullandığı siyasi dili anlaması ya da PKK söylemini makul bulması söz konusu değildir. Türkiye bağlamında, PKK’nın Kemalist yabancılaşması, Türk laiklerinin Türkiye’ye karşı duyduğu yabancılaşmanın çok çok ilerisindedir.
Şimdi, böylesine ağır bir yabancılaşma sancısı yaşayan bir yapının Suriye’ye entegrasyonu tartışılmaktadır. Elbette, organik ve sıradan Kürt kimliğiyle dahi barışık olmayan bir zihniyetin, Birinci Dünya Savaşı yıllarından bu yana ağır acılar yaşamış Suriyelilerle, PKK dünya görüşünden kurtulmadan gerçek bir entegrasyona girebilmesi son derece kuşkuludur.
Konu entegrasyona geldiğinde, akla getirilmesi gereken en son aktörlerden biri PKK’dır. Örgüt, kuruluşundan itibaren kendisini birlikte yaşamla değil, dışlama ile tanımlamış; denetimi dışında kalan Kürt siyasi hareketlerini sistematik ve çoğu zaman şiddetle tasfiye etmiştir. On yıllar boyunca PKK, kendi ideolojik evrenini bütünüyle paylaşmayan, katı hiyerarşisine boyun eğmeyen ya da kendisi için ürettiği siyasi dili konuşmayan hiç kimseyle bütünleşme kapasitesi göstermemiştir. Oysa entegrasyon çoğulculuk ve uzlaşma gerektirir; PKK’nın sicili ise egemenlik ve tek tipleştirmeyi tercih ettiğini göstermektedir. Suriye’de, SDG kamuflajından arınmış hâliyle, tek bir senaryo belirginleşmektedir: PKK’nın utancı bir kenara bırakıp öz kimliğine geri dönmesi. Şam bu örgütü çok iyi tanımaktadır ancak Türkiye süreci yönetmeye yardımcı olmazsa hatalar kaçınılmazdır. Bu aşamada tek uygulanabilir yol, Suriye’deki PKK’nın, Öcalan’ın Türkiye’de savunduğu daha geniş çözüm sürecine katılmasıdır. SDG’nin feshinin ardından yalnızca Kürtler, Suriye ve Türkiye için değil, PKK’nın kendisi için de örgütün bütünüyle feshi gelmelidir.
Şam, tüm meşru Kürt haklarını tanımaya hazırsa, yarım yüzyıl boyunca Türkiye Kürtlerine ağır bir bedel ödetmiş olan PKK’nın aynı bedeli Suriye’ye dayatmasına izin verilmemelidir.
Kaynak: https://www.middleeasteye.net/opinion/syria-after-assad-sdf-officially-dead-what-comes-next