Türk Solu Kaynanalık Rolünü Neden Bırakamıyor?

Yazımın başlığında Türk solu ve kaynanalığı bir araya getirmemin bir sebebi var. Kritik Bakış sitesinde 20 Mayıs 2026 tarihinde “Postkolonyal Tarihyazımının Hermeneutik Eleştirisi Neden ve Nasıl Yapılabilir?” adlı bir yazım yayımlanmıştı. Aynı gün bir tevafuk eseri Birikim Dergisi internet sitesinde Tunahan Yıldız’ın “Post-Kolonyal Teorinin İslamcı Muhipleri: Kültürel İktidarı Tercüme Etmek” adlı bir yazı yayımlandı. İki yazının ortak paydası olan postkolonyal teori, işte bu üçüncü yazının da yazılmasının asıl sebebidir. Yıldız’ın yazısını özetleyerek haksızlık yapmak istemem, doğrudan siteden yazısını okuyabilirsiniz. Tabii yazının sakilliğine dayanacak gücünüz varsa. Ancak benim anladığım şekliyle mezkûr yazının kısaca meramından bahsetmem gerekiyor. Yıldız postkolonyal teorinin İslamcı camiadaki tercüme ve temellük biçimlerinin altında İslamcılığın Türkiye’deki kültürel iktidarı lehine çevirmek istediğini, hatta postkolonyal teoriyi araçsallaştırarak kendi hegomanyasını güçlendirmeyi amaçladığını, bir tür teori ithalatı yoluyla postkolonyal teorinin İslamcılık düşüncesinde siyasal olarak kullanışlı hâle gelme biçimlerini soruşturmak, hatta dedektifvari ifşalamak istemektedir. Bunu da psikanalistin klinik koltuğuna yatırdığı hastaya yaklaşımını andırırcasına birtakım garip sorular sorarak ve tuhaf bağlantılar kurarak yapmaktadır. Aksi halde “Oryantalizm bir bilgi-iktidar rejiminin adı olmak yerine, İslamcıların zaten sahip olduğu Batı karşıtı özcü söylemin akademik görünümlü bir teyidi olarak sunuluyordu” tespitini yerleştirecek bir zemin bulamazdık. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü romanındaki Dr. Ramiz’i hatırlatan bu tespitlerden metinde çok sayıda var. Yıldız’a göre İslamcılar postkolonyal teoriden “iştahla beslendi”, ama postkolonyal teoriden bir şeyler öğrenmek yerine onu kendi mağduriyet dilini teorik olarak tahkim etmede araçsallaştırdı, o derece ki Edward Said’in entelektüel anlayışı bile, İslamcıların “laik kamusal alana karşı konuşma cesaretinin romantik imgesine” dönüştü.

Yıldız’ın bu yazısından onun kategorize ettiği şekliyle İslamcıların ne anlaması gerekir? Utanç mı, suçluluk mu, mahcubiyet mi, gizli niyetlerin deşifre edilmesi mi, yoksa suçüstü hissi mi? Aslında hiçbirini hissettirecek bir neden yok ortada, ama yazının İslamcılarda bu duyguların meydana gelmesini amaçladığını kesinlikle söyleyebilirim. Bunu tipik kaynana davranışı ya da tutumu olarak adlandırmak istiyorum. Kaynananın yegâne alamet-i farikasıdır karşısındaki kötü hissettirmek. Karşısındakilerinin duygularına oynamak. Zira tam da oluşturmak istediği duygularla kendi kaynanalığını tahkim etmek isteyen, bundan zevk alan bir eylem. Kaynana ifadesini Süheyb Öğüt’ün Kaynananın Ontolojisi kitabından esinlenerek aldığımı belirtmeliyim. Burada anlatıldığı şekliyle kaynana “Artık kadim gelinlerin gözyaşlarının kaynağı olan o mâhut ‘Nemrut Kaynana’dır. Bu kaynana hem evin babasına hükmeder hem de evin annesine ve çocuklarına. Hem evin siyase­tine hâkimdir hem de evin kültürüne. Ama doğrudan ne babanın standart siyasî iktidar araçlarını kullanır ne de annenin kültürel ikti­dar araçlarını. Hep dolaylı olarak, hep sanki alakası yokmuş gibi ya­parak babanın ve annenin iktidar alanlarına nüfuz eder. Bu yüzden ne baba ne de anne olan, ne erkek ne de kadın olan; olsa olsa annenin babaya paradoksal bir şekilde inkılap etmesine tesadüf eden bu pek maskeli trans kimlik, erkek ve kadın iktidarlarından özerk bir şekilde tahlil edilmeyi hak etmektedir. Bu hâliyle kaynana her şeyin müsebbibi, hiçbir şeyin faili olmayan siyasetin cevhersiz arazıdır.” Yıldız’ın yazısını okuyunca bende oluşan ilk intiba bu oldu. Yıldız’ın oryantalizm ve postkolonyalizmle özünde bir sorunu var mı, metne bakarsak yok. İslamcılarla özcü bir sorunu var mı, metne bakarsak o da yok. Sorun İslamcıların oryantalizm ve postkolonyalizm eleştirileri. Bu neden bir sorun olmuş peki ona göre? İslamcıların bu türden faaliyetleri kültürel iktidara tercüme etme arzuları sorunun asıl kaynağı. Bununla ilgili elde yeterli materyal var mı? Birtakım isimlerin önemli görevler üstlenmesi gibi spekülatif bilgilerin ötesinde bu iddiayı doğrulayacak yeterli bir veri yok aslında. Peki, bir teori velev ki kültürel iktidarı tahkim etmek için kullanılsın, sorunu bu şekilde vaz’ etmenin bizatihi kendisi de bir başka kültürel iktidar savaşı anlamına gelmez mi? O zaman sormazlar mı Yıldız’a, solun İslamcılara karşı kültürel iktidarı savaşını meşru ve mübah, hatta makbul ve muhteşem görmeye karşı, İslamcıların kültürel iktidar mücadelesini (hem de aslında doğrudan sola karşı değil bilakis oryantalizme ve postkolonyalizme karşı) tahkir ve tahfif ederek öküzün altında buzağı aramanın manası ne?

Aslında Yıldız özelinde Türkiye’de sol duygu ve düşünce dünyası, genel olarak kendisi dışındaki bütün akımlara özel olarak ise İslamcılara karşı sürekli bir kaynana teyakkuzu çoğu zaman da nevzoru içindedir. Kendi dışındakiler, teori, düşünce, felsefe, bilgi, bilim, sanat, sinema vesaire adına ne yaparsa yapsın, bir türlü içi almaz. Kendisi dışında bu sahada bir şeyler yapan herkes “gelin”dir. Bu dünya onun dünyasıdır. Bu çöplük onun çöplüğüdür. Gelin ise bu dünyaya sonradan girmiş ve ne yaparsa yapsın aslında kaynananın seviyesine ulaşamaz. Gelinin her hareketinde bir eğretilik, her konuştuğunda bir yanlışlık, her tutumunda bir tuhaflık hisseder daha da beteri bu hissini çok başarılı bir şekilde hissettirir. Teori, düşünce, felsefe, bilgi, bilim, sanat, sinema gibi alanlar onun oğulları mesabesindedir. Bunlarla flört hatta izdivaç etmek isteyen gelinler kaynananın gözünde oğullarını kendisinden koparacak menfur varlıklardan başkası değildir. Ama kaynananın söyleminde “ben oğullarımın saadetinden başka bir şey düşünmüyorum” retoriği tam yerinde ve zamanında sık sık tekrar edilir. Aslında biliriz ki kaynananın amacı, ne oğlunun saadeti ne gelinin terbiyesi, ne mutlu bir yuva ne de neşe saçan torunlardır. Onun, etrafındakileri erkek iktidarına karşı, kadının hegomonik iktidarını tek gerçek olarak sunmaktan, onu yıkılmayacak şekilde tahkim etmekten başka gayesi yoktur. Tüm sözde ve görünüşteki pozitif dilekleri, asıl iktidar istencini perdelemekten başka bir manaya gelmez.

Yıldız, İslamcı yayınevlerinin oryantalizm ve postkolonyalizm literatürünü nasıl adım adım tercüme edip yayımladıklarını görece ayrıntılı bir şekilde anlatıyor. (Hemen belirtelim ki bu iş Atalay Gündüz tarafından İslam’ı Çeviriyle Savunmak, Kriter 2020 kitabında büyük oranda ayrıntılı bir şekilde yazılmıştı) Ancak bu tercüme ve yayım faaliyetinin son zamanlarda Görkem Altınörs ve Kemal Büyükyüksel tarafından Adalet ve Kalkınma Partisi’nin küresel uç sağ popülizminin bir parçası hâline geldiğini, İslamcı kültürel hegemonya mücadelesine eklemlenme sürecine dönüştüğünü belirttikten sonra, bu yazarlardan aldığı cesaretle İslamcılara eleştiriyi biraz daha itici bir dille tekrar ediyor. Aslında yazının postkolonyal teorinin siyasal kârının İslamcılara yazılmasına içerleyen bir yazı olduğu söylenebilir. Bu durumdan bir rahatsızlık, bir hazımsızlık olduğu yazının her satırına sinmiş durumda. Her ne kadar entelektüel bir dil kullandığını göstermeye çalışsa da zaman zaman bilinçaltından fırlayan bazı kelimeler asıl niyeti ifşa ediyor.

Yıldız’ın yazısını okuduktan sonra kendime defalarca şu soruyu sordum: Bu yazıdan ne anlamalıyım? Belki de mesele, yazının ne anlattığından daha ziyade ne anlatmak istediği sorusudur. Ne var ki buna bir türlü karar veremedim. Yazar, İslamcıların oryantalizm ve postkolonyalizm çalışmalarına nasıl yaklaşmaları gerektiğini mi tartışıyor? Bu alanlardaki çalışmaların zamanla ideolojik ve siyasal amaçlarla araçsallaştırılmasına mı itiraz ediyor? Yoksa İslamcılara yönelik örtük bir “gözümüz üzerinizde” mesajı mı vermek istiyor? Açıkçası yazının asıl maksadını tespit etmekte zorlanıyorum. Anladığım kadarıyla yazar, İslamcıların postkolonyalizm literatürünü sol çevreleri kültürel ve siyasal açıdan sıkıştırmanın veya etkisizleştirmenin bir aracına dönüştürmelerine karşı çıkıyor. Diyelim ki yazının temel tezi budur. Fakat o zaman şu soruyu sormak gerekir. İslamcılar neden postkolonyalizmi solcuları “dövmenin” bir aracına dönüştürmek istesinler? Yoksa burada daha farklı bir kaygı mı söz konusudur? Acaba yazar, Türkiye’de sol düşüncenin geçmişte teori ve felsefeyi İslamcı düşünceyle mücadelede etkili araçlar olarak kullandığının farkında mıdır? Nitekim sol dünyada uzun yıllar çeşitli teorik ve felsefi yaklaşımlar, çoğu zaman hakikati araştırmanın değil, İslamcı düşünceyi eleştirmenin ve sınırlandırmanın araçları olarak işlev gördü. Hatta bu süreç o kadar profesyonelce yürütüldü ki meselenin teori veya felsefe üretmekten çok, belirli bir düşünsel rakiple mücadele etmek olduğu ancak zamanla anlaşıldı. Eğer durum buysa, bugün bazı sol çevrelerin İslamcıların postkolonyalizm alanındaki çalışmalarına karşı gösterdiği hassasiyetin arkasında da benzer bir endişe yatıyor sanki. Yani geçmişte kendilerinin etkili biçimde kullandıkları teorik araçların, bu kez farklı bir düşünsel çevre tarafından kullanılmaya başlanmasından duyulan bir tedirginlik söz konusu olabilir mi? Yazıyı okurken aklıma gelen sorulardan biri de bu oldu.

Bahse konu sorunun aklıma gelmesinin tarihsel bir arka planı da yok değil. Şöyle ki, 1960’lar ve 1970’ler boyunca Müslüman ülkelerde sömürgecilik eleştirisinin teorik dili büyük ölçüde solun kontrolündeydi. Emperyalizm, bağımlılık teorisi, merkez-çevre ilişkileri, üçüncü dünyacılık gibi kavramlar bu alanın temel sermayesiydi. 1970’lere kadar sömürgeciliğin teorik eleştirisi büyük oranda Vladimir Lenin, Frantz Fanon, Samir Amin gibi Marksist gelenekten gelen entelektüeller tarafından yapılıyordu. Fakat 1978’de Edward Said’in Orientalism kitabı yayımlandıktan sonra sömürgecilik eleştirisinin dili de mantığı da dönüşüme uğramaya başladı. Aslında Müslüman dünyada oryantalizm ve kolonyalizm eleştirisi öteden beri çok güçlü bir şekilde vardı. Sadece Said’in metinleriyle bir anlamda uluslararası arenada tanınır hale geliyordu. Said’in getirdiği eleştirel yaklaşımdan sonra mesele yalnızca ekonomik sömürü değil, bilgi üretimi, temsil, kültürel tahakküm ve epistemolojik iktidar ilişkileri üzerinden de tartışılmaya başlandı. İslamcı entelektüeller bu yeni eleştiri biçimini önemli ölçüde sahiplendiler. Birçok Müslüman ülkede sol düşünce uzun süre kendisini Batılı sosyal bilimler, Marksizm, sekülerleşme teorileri ve ilerlemeci tarih anlayışı üzerinden kurmuştu. Fakat Said’in oryantalizm eleştirisi “Batı’nın Doğu hakkında ürettiği bilgi iktidarla ilişkiliyse, aynı durum Batı kaynaklı modernleşme teorileri için de geçerli olabilir mi?” sorusunu gündeme getirdi. Bu soru yalnızca muhafazakârları değil, seküler solu da vuruyordu. Çünkü İslamcı düşünürler Said’den yola çıkarak “Siz sömürgeciliği eleştiriyorsunuz ama kullandığınız kavramların önemli bir kısmı da Batı’nın Doğu’yu tanımlamak için geliştirdiği epistemolojik çerçevenin ürünüdür” İtirazını yaptılar. Bu nedenle bazı sol çevrelerde Said’in düşüncesinin İslamcı hareketlerin elinde güçlü bir meşruiyet kaynağına dönüşmesinden duyulan rahatsızlık en başından itibaren hep olagelmiştir. Mesela Cemil Aydın, “Küresel Dekolonizasyon Tarihinde Oryantalizmin Siyasi Önemi” (Edward Said Sonrası Oryantalizmi Düşünmek, Ed. Fuat Aydın – M. Murat Şahin Vakıfbank Kültür Yayınları, 2025) başlıklı yazısının sonunu şöyle bitiriyordu: “Müslüman ülkelerdeki solcular Said’in eleştirisinin, yükselen İslamcı eğilimlerle rekabet içinde, kendilerini zayıflattığından endişe ediyorlardı.” (s. 62)

Türkiye’de sol düşüncenin önemli bir kısmı uzun yıllar boyunca kendisini devlet karşısında muhalif olarak tanımlasa da epistemolojik düzeyde Batılı modernleşme anlatılarının sınırları içinde kaldı. Bu nedenle oryantalizm eleştirisi seküler solu da rahatsız etti. Çünkü oryantalizm eleştirisi Batı’nın Doğu hakkındaki bilgisini sorgularken, aynı zamanda Batı kaynaklı modernleşme teorilerinin de sorgulanabilir olduğunu gösteriyordu. Böylece eleştirinin oku yalnızca sömürgecilere değil, sömürgecilik eleştirisini hangi kavramlarla yaptığını hiç sorgulamayan anti-sömürgeci çevrelere de dönmüş oldu. Aslında solun doğasında böyle bir sorun yoktur. Ama Müslüman ülkelerde solcu olmak “Nemrut kaynana” olmak anlamına geldiğinden bu ülkelerdeki solcuların oryantalizm ve postkolonyalizm meselesindeki tavırları da kendilerine özgü bir eğretilikle malul oluyordu. Kaynana, her durum ve şartta kaynanalığını yapıyor, doğru bir düşüncede yanlışlık, iyi bir eylemde kötülük ve güzel bir bakışta çirkinlik aramaya devam ediyordu. İslamcı camianın oryantalizm ve postkolonyalizme yönelmesinin arkasındaki insani nedenleri anlamak yerine bu yönelişin politik sonuçlarına itiraz etmeyi vazife biliyordu. Emperyalist Batı’nın esas ötekisi solcular değil de İslamcılar olduğu için İslamcılar bazen abartsalar da Batı karşıtı özcü bir söylem içinde olmak zorunda kalmış olabilirler mi sorusunu sormak aklına bile gelmedi.

Yazıda İbrahim Kalın’ın “Batı medyasındaki AKP eleştirilerini neo-orientalism kavramıyla karşılaması” ise konuyu bağlamından tamamen saptırmaktan başka bir anlama gelmiyor. Zira Kalın’ın “neo-orientalism” kavramını hangi bağlamda kullandığına yönelik en ufak bir bilgi yok, bilakis sinsice yapılmış bir kategorizasyon var. Tutarlı ve anlamlı Ak Parti eleştirisi yapmak başka bir şey, AK Parti üzerinden oryantalist imgeleri ve kategorileri yeniden kullanışlı aparatlar hâline getirmek başka bir şeydir. Batı medyasının Ak Parti eleştirilerinin hem dili, hem temsili hem de imgesi açısından bakıldığında ortada tam manasıyla bir “neo-orientalism” vakıası söz konusudur. AK Parti eleştirisi altında oryantalizmin yeninden üretmektedir. Bunu görmek çok mu zor? Sırf Ak Parti karşıtlığı yüzünden oryantalist temsillere boyun eğmek nasıl bir ruh halidir? Kaldı ki aynı şey Türk solu için de söz konusu olabilir. Batının Türk solunu politik olarak eleştirmesi başka bir şeydir Türk solu üzerinden Doğu, İslam, ötekilik, ilkellik eleştirileri yapmak başka bir şeydir.

Aslında Türk solunun İslamcılarla politik bir rekabet halinde olmasının bir sonucu olarak İslamcıların politik hanesine yazılabilecek her türden teoriye eleştirel yaklaşmaları, politik olanın doğası gereği anlaşılabilir. Ama buradan “evrensel normlardan bir sapma” anlamı çıkarmak gerçekten çok komik olur. Neden mi böyle ifade ediyorum? Çünkü Yıldız metninin son cümlelerini şöyle bitiriyor: “Ancak post-kolonyalizm, evrenselciliği çabucak kenara iterek her evrensel iddiayı Batı’nın tahakküm arzusuna, her ortak norm arayışını kolonyal bir dayatmaya, her genel ilke teklifini de gizli bir iktidar operasyonuna indirgemeye müsait bir dil üretti. Bu dilin İslamcılar tarafından istismar edilmesi tesadüf değildi; evrenselliğin itibarsızlaştırıldığı her yerde, yerli ve sahih olduğu iddia edilen her otoriter iddia kendisine kolayca korunaklı bir alan açabiliyordu. Böylece post-kolonyal teori, en güçlü yerinden, yani özcülüğe karşı açtığı cepheden koparıldı; en kırılgan yerinden, yani evrensel normlara duyduğu derin şüpheden teslim alındı.”

Burada Yıldız’ın şu ayırımı yapmasını beklemek çok mu naiflik olur acaba? İslamcıların postkolonyalizmi kullanmasından rahatsız olmak başka bir şeydir; buradan hareketle “evrensel normlardan sapma” gibi daha büyük bir hüküm çıkarmak başka bir şeydir. Zira evrensel dediğimiz normlar gerçekten evrensel midir, yoksa belirli tarihsel tecrübelerin evrenselleştirilmiş biçimleri midir? Evrenselcilik dediğimiz şey egemenlik kurma biçimleridir. Evrensel değerler, egemenlerin değerleridir. Evrensellik ile egemenlik arasındaki ilişkiyi görmemek nasıl izah edilebilir, inanın bilmiyorum. Farz edelim ki İslamcılar postkolonyal teoriyi araçsallaştırmış olsunlar. Ancak buradan hareketle postkolonyal teorinin evrensel normlardan sapma ürettiğini ileri sürmek için önce “evrensel norm” kavramının kendisini tarihsel ve felsefi olarak temellendirmek gerekmez mi? Aksi takdirde eleştiri, teorik olmaktan çok politik bir kaygının dışavurumu olmaya başlar. Said’in oryantalizminin en önemli teorik temelini oluşturan Michél Foucault’a bakarsanız aslında evrensellikten ziyade epistemélerden ve öznelleşme biçimlerinden ve pratiklerinden bahsedilebilir. Yıldız’ın bunları bilmemesi mümkün mü? Bence değil, buna rağmen “evrenselcilik” retoriğinden nasıl bir beklentisi var? Galiba Yıldız politik kavgada atılan yumruk sayılmaz raconundan hareketle İslamcıları vurmanın elde kalan tek silahı olarak evrenselciliğe mi sığınmaktadır? Peki, bu sığınmanın anlamı ne? Belki de anlam aramak nafile. Zira biliyoruz ki kaynananın öyle somut bir amacı yoktur. Onun geçerli bir nedene de ihtiyacı yoktur. O, doğru düşünmenin ne olduğunu bilmez ama yanlış düşünceleri hemen yakalar ve mahkûm eder. İyi davranmaz ama kötü davrananları anında uyarabilir. Onun varlığının anlamı iyinin icrasında değil, kötülüğün ifşasında yatmaktadır. Böyle olmasa, Yıldız bir yandan Enstitü Sosyal’in İstanbul’da düzenlediği Decolonization Forum’u anlatırken “küresel vicdan retoriği eşliğinde” ifadesini kullanıp aynı sayfanın sonunda da İslamcılarda ortak norm arayışının yokluğundan şikâyet etmezdi. Yıldız’ın aynı sayfanın üstündeki ifadelerle altındaki ifadeler arasındaki büyük çelişkiyi görmesine mani olan şey ne peki? Kaynanalığın ta kendisi.

Sonuç olarak Türk solu İslamcı camianın oryantalizm ve postkolonyalizm eleştirilerini pek çok yönden eksik, hatalı veya politik açıdan sorunlu bulabilir. Bunları eleştirmek, yanlışlarını düzeltmek ve eleştirel bilinci yukarılara taşımak emperyalistlerle ortak mücadelede iki tarafa da güç katacaktır. Ancak Türk solu bunu yapmak yerine en iddialı olduğu yerden, halkların ortak mücadelesi ilkesinden uzaklaşarak, en ince tarafından postkolonyal güçlerle mücadele etmek yerine, onlar karşısında mücadele edenlerin motivasyonlarını kırmayı seçmiş görünüyor.