Trump’ın ABD’si ile Şi’nin Çin’i Arasında: Hindistan’ın Kaçınması Gereken Tuzak

Küresel çalkantılarla karşı karşıya olan ve kırılganlıkların farkında bulunan ABD Başkanı Donald Trump ile Çin Devlet Başkanı, 2026’da iki kez bir araya geldi. ABD-Çin yakınlaşması jeopolitiği, jeoekonomiyi ve tekno-kapitalizmi giderek daha fazla şekillendirecek. Şekillenmekte olan bu G2 çerçevesi, küresel düzene benzer bir görünümü bile yeniden tesis edebilir. Washington çevreleme stratejisine ara verirken Pekin de jeopolitik sonuçları dikte etme konusundaki sınırlarının farkında. Her iki taraf da küresel sarsıntıları dizginlemekte ortak çıkarları bulunduğunu ve ekonomik ayrışmanın maliyetlerini biliyor. Çin’in “Büyük Küresel Dönüşüm ve ABD-Çin Bir Arada Yaşamanın Yolu” (The Great Global Transformation and the Path to US-China Coexistence) başlıklı raporunda ileri sürüldüğü üzere Çin, Amerika’nın saldırı evresini göğüsledi, stratejik bir kilitlenme yarattı ve “neredeyse denk bir güç” olarak ortaya çıkarak “kaçınılmaz bir barış”ı dayattı.

Rakip küresel bloklar oluşturan iki hegemonun arasında yaşamak, Hindistan ve Küresel Güney açısından yapısal sorular doğuruyor. Ne de olsa Şi’nin atıfta bulunduğu “Thukididis Tuzağı”, yerleşik güçlerin yükselen güçlerle karşı karşıya gelmesinin yanı sıra büyük güçlerin üçüncü güçleri sınırlamak için elbirliği etmesiyle de ilgilidir. Şekillenmekte olan dünya düzenini bağımsız olarak biçimlendirebilir veya G2’yi etkileyebilir miyiz? Bunu yapamazsak G2, kendi çıkarlarının ötesine geçerek sistemik istikrara ve daha adil bir dünyaya öncelik verecek mi?

Bu da nerede olduğumuzu ve nerede olmamız gerektiğini nesnel biçimde değerlendirmeyi gerektiriyor. Stratejik çevrelerin bir kesimi, Hindistan’ın geleceğini Washington’a bağlamayı uzun süredir savunuyor. Bu yaklaşım, Amerika’nın Çin’i çevrelemek için Hindistan’a ihtiyaç duyacağı varsayımına dayanıyordu. Ancak Trump yönetiminin Asya devletlerinin kendi savunmalarının sorumluluğunu üstlenmesinde ısrar etmesi, geçici bir modus vivendi için Çin’in nüfuz alanını kabullendiğini düşündürüyor. Dahası, Beyaz Saray’ın 2025 Ulusal Güvenlik Doktrini, Hindistan’ın stratejik öneminin azaldığını ima ederek Filipinler’i ve “Squad”ı Hindistan’dan ve “Quad”dan daha değerli hâle getiriyor. Washington ayrıca, Yeni Delhi’nin Hint Okyanusu Bölgesi’ndeki hedeflerini sınırlandırması ve ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Christopher Landau’nun Hindistan’ın Çin gibi büyümesine izin verilmeyeceğini söylemesiyle bir Lakshman rekha çiziyor gibi görünüyor.

Başbakan Narendra Modi’nin Cumhuriyetçi Parti’nin radikal kanadının desteğini kazanmaya yönelik çabalarına rağmen BJP hükümeti, Trumpçı dayatmalara boyun eğerek sömürgecilikten arınma ve stratejik özerklik söylemini boşa çıkardı. Washington’ın cezalandırıcı gümrük tarifeleri uygulamasına, alt kıtada tehlikeli dinamikleri körüklemesine, enerji egemenliğimize ve deniz taşımacılığımıza saldırmasına karşı çıkmadan razı oldu. BJP hükümeti bunlara karşı durmak yerine 500 milyar dolar değerinde Amerikan malı satın almayı taahhüt etti, Hindistan’ın yapay zekâ/dijital altyapısını ABD öncülüğündeki bir teknoloji yığını etrafında yeniden yapılandırıyor ve Hindistan’dan göçe getirilen kısıtlamaları görmezden geldi. Bunlar rahatsız edici soruları gündeme getiriyor: Washington, Hindistan’ı egemen ve eşit bir taraf olarak mı görüyor, yoksa yalnızca kendi çıkarlarına hizmet eden ikincil bir ortak olarak mı? En kritik soru ise şu: Bu yaklaşım Washington’da her iki partinin de desteğine sahip mi?

Diğer taraftan Çin, Hindistan’ın toprak bütünlüğünü ihlal etti, bağımlılıklarımızı silaha dönüştürdü (ticaret açığı 100 milyar dolara ulaştı), tek kutuplu bir Asya şekillendirmeye çalıştı, Hindistan’ın BM Güvenlik Konseyi ve Nükleer Tedarikçiler Grubu üyeliği girişimlerini engelledi ve Pakistan’ı güçlendirdi. Bu etkenler Hindistan’ı jeopolitik bir sigorta olarak Hint-Pasifik ortaklıklarını güçlendirmek zorunda bıraktı.

Birbiriyle hem örtüşen hem de çatışan Çin-Amerikan stratejik zorunluluklarıyla karşı karşıya kalan Hindistan, Thukididis Tuzağı’na sürüklenme riski taşıyor. Ne yazık ki BJP hükümeti Hindistan’ı asimetrik ilişkilere ve somut ulusal çıkar kazanımlarından çok görüntüye öncelik veren gösterişçi bir dış politikaya saplamış durumda. BJP’nin entelektüel ve stratejik ataleti de bu sorunu daha da ağırlaştırıyor. Bu atalet; küresel finansın, ticaretin ve tedarik zinciri aksaklıklarının beceriksizce yönetilmesinde, iş dünyasına elverişli bir ortam yaratılamamasında, ileri sanayiler ile stratejik sektörlerde yenilikçiliğin teşvik edilememesinde, dış politikanın dar siyasi hesaplara tabi kılınmasında ve kurumların içinin boşaltılmasında kendini gösteriyor. Bütün bunlar Hindistan’ı yarı-çevre statüsüne kilitliyor ve bu tarihî jeopolitik dönüm noktasında bizi kısıtlıyor.

Küresel karar masasında yer almak, çıkarlarımızı korumak ve geleceği şekillendirmek demektir. Hindistan ikili ilişkilerini derinleştirmeli ve böylece değerleri uyumlu bir küresel topluluk oluşturmalıdır. Dahası, stratejik özerkliğimizi yeniden tesis edebilmemiz ancak ekonomi, sanayi ve yatırım politikalarını devlet yönetiminin araçları olarak yeniden ayarlamamızla mümkündür. Bunun için çok yönlü bir yaklaşım gerekiyor: kalıcı bir sanayi tabanı oluşturmak, yönetim kapasitesini siyasetten arındırıp güçlendirmek, uyumlu bir federal liderlik ortaya koymak, tüm halkların yaşam kalitesini gerçek anlamda yükseltmek ve umarız Amerikan mitini geride bırakacak bir Hint Rüyası yaratmak. Bütün bunlar, BJP’nin ideolojik, gösterişçi ve gerici uluslararasıcılığı yerine olgun bir liderliği, açık bir stratejik vizyonu, kurumsal tutarlılığı ve dünyayla ustaca ilişki kurmayı gerektiriyor. Ancak o zaman dünyadaki yerimizi yeniden kazanabilir ve büyük güç statüsüne doğru inandırıcı bir rota çizebiliriz.

*Khurshid eski Dışişleri Bakanı, Deshpande ise Samruddha Bharat Foundation’ın direktörüdür.

Kaynak: https://indianexpress.com/article/opinion/columns/us-china-donald-trump-xi-jinping-meet-g2-india-strategic-autonomy-10896672/