Trablusgarp Harbi ve Küresel Cihad Hareketi

Osmanlı Devleti’nin coğrafi ve siyasi sebeplerle sınırlı bir şekilde iştirak ettiği Trablusgarp Harbi’nin günümüze uzanan etkileri ülkemizde yeterince tartışılmamış alanlardan biridir. 1911’de başlayan bu askerî olay için, örgütlü anti-emperyalist gayrinizami harbin ilk sistemli örneklerinden biri dense hata edilmiş olmaz. Zira o dönemde Osmanlı Devleti’nin geniş topraklara sahip vilayeti Trablusgarp ile karadan bağlantısı bulunmuyordu ve bu çok geniş coğrafya toplam mevcudu 1000 kişiden biraz daha fazla askeri bir güç tarafından korunuyordu. İşgalci İtalya’nın ise savaşın başlangıcında seferber ettiği kuvvet 40.000 kişiden fazlaydı. Üstelik bu rakam savaş sırasında 100.000 civarlarına ulaşacaktı. İtalyan donanması Osmanlı donanmasından kıyas götürmeyecek derecede kuvvetli olduğundan Osmanlı anakarasından deniz yoluyla, bugünkü Libya devletini teşkil eden Trablus ve Bingazi’ye asker gönderme imkanı bulunmuyor, Osmanlı anakarası ile Trablusgarp arasındaki Mısır’ı elinde bulunduran İngiltere ise tarafsızlık bahanesiyle Osmanlı askerinin Mısır üzerinden geçmesine izin vermiyordu. Üstelik sürmekte olan isyanlar başta olmak üzere iç sorunlarla uğraşan Osmanlı Devleti böyle bir savaşı yönetecek durumda değildi.

Bu şartlar içindeki Osmanlı Devleti’nin Trablusgarp’ı savunmaya yönelik ilk hamlesi “Cihad-ı Mukaddes” yani “Kutsal Cihad” ilan ederek Trablusgarp’taki cihada katılacak subaylara 100 altın yolluk ve 4 kat maaş vereceğini duyurması oldu. Böylelikle Trablusgarp’ta savaşmayı tercih eden Osmanlı subayları halifenin cihad ilanı bağlamında resmen “mücahid” sıfatı kazanıyorlardı. “Mücahid”, yani tam Türkçe ifade etmek gerekirse “cihad eden kişi” ya da daha modern tabirle “cihatçı”… Peki kimlerdi bu cihatçı Osmanlı subayları? Başta tabii ki dönemin en gözü kara ve en yetenekli subaylarından “Hürriyet Kahramanı” Enver Bey… Halil Bey (Kut), Nuri Bey (Conker), Eşref Bey (Kuşçubaşı), Yakub Cemil Bey ve diğer birçok subay arasında ileride “Atatürk” soyadını alacak olan Mustafa Kemal Bey… Savaş boyunca Osmanlı basını Trablusgarp’taki mücadeleden “cihad” ve cihada katılan subaylardan “mücahid” olarak bahsedecekti.

Peki bu mücahidlerin günümüzdeki cihad seriyyeleriyle nasıl bir bağlantısı, ne tür benzerlikleri var? 1911’de Trablusgarp’ta başlayan cihad ile bugünün mücahid grupları arasında bir ilişki kurulacaksa, bu ilişki en çok örgütlenme ve yöntemler düzeyinde aranmalıdır. O dönemde bölgede Osmanlı askerî mevcudu neredeyse yok denecek kadar sınırlı olduğu için Enver Paşa ve arkadaşlarının sahada yeni bir insan kaynağı üretmeleri gerekiyordu. İlk elden kendilerine katılabilecek kişiler bölgenin yerlileriydi. Bölgedeki çoğunluğu oluşturan bedevi Araplar askeri açıdan eğitimsizdi ve bunları kısa sürede eğitmek gerekiyordu. Ne var ki Osmanlı askerî varlığının omurgasını oluşturan kışlalar, İtalyanların ele geçirdiği sahil kentlerinde kaldığından bu eğitim ve örgütlenme faaliyeti seyyar kamplarda yürütülecekti. Dolayısıyla ortaya çıkan yapı, klasik anlamda düzenli bir ordu değil; cihad motivasyonuyla bir araya getirilmiş yerel sivillerin kamplarda eğitilip onlara temel taktiklerin öğretildiği, düzenli bir orduya karşı gayrinizami harp yürüten düzensiz birliklerdi. Üstelik cihad ilanı sadece yerel halkla sınırlı kalmadı. Enver Bey, dünyanın dört bir yanından mücahedeye katılacak Müslümanları da saflarına kabul ediyordu. Çoğu kez silah alabilecek kadar bir parayla Trablusgarp’a ulaşan bu gönüllüler, Osmanlı subayları tarafından gayrinizami harp mantığı içinde eğitiliyor ve işlev bakımından günümüzde “seriyye” kavramıyla adlandırılan küçük ve hareketli birlik tipine benzeyen düzensiz birliklere dağıtılıyordu. Bu şekilde Hindistan’dan Arap Yarımadası’na kadar birçok yerden mücahitler kendi imkânlarıyla Trablusgarp’taki İslam güçlerine katıldı. Bu bağlamda Trablusgarp, modern dönemde görülen ‘cihad’ söylemiyle kitlesel gönüllü mobilizasyonu ve küçük-dinamik birlik taktiğini aynı potada birleştiren erken bir laboratuvar gibiydi.

Temel olarak Enver Bey ve Şeyh Ahmed es-Senûsî etrafında şekillenen, daha sonra Teşkilat-ı Mahsusa’nın çekirdeğini de besleyen bu gayrinizami çete/gerilla savaşının 1950’lerde ABD’nin dikkatini çekmesi şaşırtıcı değildir. Zira ABD, Sovyetlerin özellikle Müslüman coğrafyalarda artan etkisine karşı, “Yeşil Kuşak” mantığıyla da kesişen bir çerçevede, olası bir Müslüman direnişin askerî niteliğini taşıyabilecek işleyen bir örgütlenme modeli arıyordu.

Bu bağlamda, ilerleyen yıllarda CIA içinde üst düzey pozisyonlara yükselecek Phillip H. Stoddard’ın Türkiye ve Mısır arasında mekik dokuduğu; özellikle Trablusgarp cihadına katılmış Teşkilat-ı Mahsusa mensuplarıyla görüşerek, Libya cephesinde tecrübe edilen örgütlenme tarzını, stratejiyi ve hatta taktik repertuvarı anlamaya çalıştığı görülür. ABD’liler, Teşkilat-ı Mahsusa tipi örgütlenmenin potansiyelinin farkına varmış; bunu Müslüman coğrafyalardaki anti-komünist faaliyetlerde kullanılabilir bir “model” olarak düşünmüştü.

Nitekim Sovyetler Birliği Afganistan’ı işgal ettiğinde, ulusal-Afgan ve uluslararası mücahid gruplarının hızla örgütlenmesi ve ABD’nin bu gruplarla kurduğu ilişki, Washington’un bu tür bir tecrübeyi uzun süredir çalıştığı ve Teşkilat-ı Mahsusa tecrübesi de dahil olmak üzere cihad hareketlerine dair öğrendikleri üzerinden mücahidlerle temas kurup onları desteklediği izlenimini güçlendiriyor. Ne var ki ABD’nin komünist dünyaya karşı kullandığı bu araç, çok geçmeden “geri tepme” etkisiyle kendi güvenlik mimarisini de hedef almaya başladı.

Biz de pek fark edilmese de Enver Paşa ile başlayan modern cihad geleneği Ömer Muhtar, İzzeddin Kassam, Emir Şekip Arslan, Abdurrahman Azzam, Kudüs Müftüsü Emin El-Hüseyni, Seyyid Kutub, Hasan el-Benna, Abdullah Azzam çizgisi üzerinden Usame bin Ladin ve Eyman el-Zevahiri’ye kadar uzanarak küresel cihad kimliğini kazanmıştır. 1925’ten sonra Türkiye’nin daha Batıcı ve inşacı bir millî kimlik siyasetine yönelmesiyle, ister istemez bu hareketin “Türk damarı” zayıfladı; ancak Vehip Kaçı ve benzeri birkaç sınırlı örnek üzerinden, Türklerin küresel anti-emperyalist mücahede içindeki rolleri doğrudan ya da dolaylı biçimde devam etti. Ancak Sovyetlerin Afganistan’a müdahalesi (1979), Sırbistan’ın Bosna-Hersek’e (1992–1995) ve Rusya Federasyonunun Çeçenistan’a yönelik işgal girişimi (1994–1996; 1999–2009) ile beraber Türk mücahitler aktif olarak sahalara döndü. Ancak Trablusgarp, Türkiye’deki muhafazakâr tarih anlatısının karanlıkta bıraktığı olaylardan biri olduğu için, 1979 sonrası Türk mücahitlerinin tarihsel bilincinde önemli bir yer kaplamadı; dolayısıyla İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin İttihad-ı İslamcı kanadıyla ve Enver Paşa’yla bilinçli bir süreklilik kurmaları da zaten beklenemezdi. Ancak bu durum özellikle 2000’lerden sonra değişmeye başladı. Dolayısıyla yakın zamanda “Enver Paşa” ya da “İttihad” gibi isimlere sahip seriyyelerini sahada görmek şaşırtıcı olmayabilir.

Sosyal medyada görülebildiği kadarıyla özellikle Z kuşağı gençler bu tür sürekliliklere daha fazla dikkat kesiliyor; parçaları birleştiriyor, araştırmalar yapıyor ve meselenin tarihsel arka planını kavramaya çalışıyor. Gerek Kemalist ideolojinin, gerekse kurumsal-geleneksel din anlayışının ürettiği hayal kırıklıkları ve bu çizgilerin başarıdan yoksun tarihleri, gençleri yeni arayışlara itiyor; özellikle şehirli-eğitimli Müslüman gençler arasında Enver Paşa’nın cihadçı çizgisinin rağbet görmesi de bu bağlamda okunabilir.

“Cihadçı” demişken bir şeye değinmeden geçemeyeceğim. Azerbaycan’ın Karabağ operasyonu sırasında kameralar önüne geçen CHP sözcüsü E. Büyükelçi Ünal Çeviköz, kınayıcı bir tonda “Türkiye Azerbaycan’a cihatçı gönderiyor” demişti. Anlaşılan Sn. Çeviköz, “cihatçı” derken İngilizce güvenlik literatüründe yaygınlaşan “jihadist” kavramını kastediyordu. Nitekim İngilizcede “mujahid” (mücahid), “jihadi” (cihadî) “jihadist” (cihadçı) gibi terimler hemen hemen aynı anlamı taşıyor; hepsi, “cihad” fikri etrafında savaşan ya da savaşmayı meşrulaştıran aktörleri işaret ediyor. Bu mantıkla bakarsak, Trablusgarp Harbi bugün yaşansaydı ve 1911’de olduğu gibi genç subay Mustafa Kemal Bey de bu harbe katılsaydı, Batı basını muhtemelen Mustafa Kemal’i de bu etiketle—“cihatçı” diye—anacaktı. Sonradan görüşleri değişmiş ve bu girişimini “ani (verilmiş) serserice bir karar” olarak nitelese de Mustafa Kemal Bey de bu cihatçı tohumların ekilmesinde sahada rol oynadı. Hatta bu cihad faaliyeti sırasında gözünden yaralanarak gazi oldu ve Trablusgarp’ın bu hatırasını ömür boyu taşıdı.

Bir grup Türk subayıyla Libyalı yerel aşiretlerin Trablusgarp’ta temelini attığı bu “cihatçı” mücadele çizgisi, yakın ve orta vadede de İslam dünyasında büyük ölçüde yıpratma ve savunma savaşı karakteriyle varlığını sürdüreceğe benziyor. Hedonizmin teşvik edildiği, dekadansın meşrulaştırıldığı günümüz dünyasında; boşluk hissi yaşayan Müslüman ve gayrimüslim gençlerin cihat tarihinde ideal rol-modeller araması ve bunları sahiplenmesi şaşırtıcı değil. Bu da muhafazakâr tarih anlatısının daha fazla zemin kaybetmesi anlamına geliyor. Zira muhafazakârların reddettiği, hatta “masonluktan Yahudiliğe” uzanan ithamlarla mahkûm etmeye çalıştığı İttihat ve Terakki Cemiyeti, yerleşik kültürel din anlayışının tatmin edemediği bazı genç zihinlerde “modern İslamcı düşüncenin kaynağı, pratik örneği ve tecrübesi” gibi okunmaya başlıyor. Sosyal medya çağının önemli özelliklerinden biri de ideolojik tarih yazımının argümanlarını hızlı ve kolay biçimde sınamaya—hatta yer yer boşa düşürmeye—elverişli bir zemin üretmesi.

Gerek Kemalist gerekse de muhafazakâr tarih anlatısının örtmeye çalıştığı İTC’nin İslamcılığı ve cihad pratiği, artık çok daha kolay biçimde meraklısına ulaşıyor. Trablusgarp mücadelesi de bu kapsamda yeniden okunacak, yeniden keşfedilecek ve bu tarihi olay üzerinden yeni söylemler üretilecek. Görünen o ki Trablusgarp Harbi, önümüzdeki dönemin anti-emperyalist söyleminin inşasında ve propagandasında önemli bir yer tutacak.