Terörsüz Türkiye: Yeni Jeopolitik, Güvenlik ve Toplumsal Bütünleşme

Türkiye’de kırk yılı aşkın süredir “terör sorunu” başlığı altında tartışılan mesele, artık eski kavramlarla açıklanabilecek bir güvenlik problemi değildir. Bugün asıl tartışma, Türkiye’nin değişen uluslararası düzende kendisini nasıl yeniden konumlandıracağıdır.

Mesele yalnızca PKK’nın geleceği değil, Türkiye’nin geleceğidir.

Devletlerin güvenlik politikalarını belirleyen asıl unsur, karşı karşıya kaldıkları tehditlerden önce içinde bulundukları jeopolitik şartlardır. Tehditler değişir, aktörler değişir, hükümetler değişir. Jeopolitik zemin değiştiğinde ise devletlerin öncelikleri, ittifakları ve hareket tarzları yeniden şekillenir.

Türkiye bugün tam da böyle bir dönemin içinden geçiyor.

Soğuk Savaş sonrasında kurulan uluslararası düzen, eski istikrarını büyük ölçüde kaybetti. Rusya-Ukrayna Savaşı Avrupa’nın güvenlik mimarisini sarsarken Gazze’de yaşananlar, Orta Doğu’da yıllardır korunan dengelerin artık sürdürülemediğini gösterdi. Suriye’de yeni bir düzen arayışı sürüyor. Irak’ta merkezî yönetim ile bölgesel aktörler arasındaki ilişkiler yeniden kuruluyor. Enerji hatları, ticaret yolları ve tedarik zincirleri ise ekonomik araçlar olmaktan çıkarak stratejik rekabetin başlıca unsurlarına dönüşüyor.

Bu tabloda Türkiye, gelişmeleri uzaktan izleyen bir ülke değildir. Karadeniz’den Kafkasya’ya, Doğu Akdeniz’den Basra Körfezi’ne uzanan coğrafyada Ankara’nın doğrudan temas etmediği stratejik başlık neredeyse kalmadı. Bu konum Türkiye’ye önemli imkânlar sunuyor; fakat aynı ölçüde ağır sorumluluklar da yüklüyor.

Sorulması gereken soru açıktır:

Türkiye dışarıda daha geniş bir jeopolitik rol üstlenmeye hazırlanırken, içeride kırk yılı aşkın süredir devam eden güvenlik sorununu aynı biçimde taşımayı sürdürebilir mi?

Sürdüremez.

PKK’nın silah bırakması veya örgütsel varlığını sona erdirmesi elbette önemlidir. Ancak bunu sürecin bütünü olarak görmek, yaşanan dönüşümü olduğundan daha dar okumak olur. Örgütün tasfiyesi, daha büyük bir değişimin nedeni değil, sonucu olabilir.

Asıl değişim, Türkiye’nin yeni uluslararası şartlara uygun bir güvenlik ve siyaset zemini kurma arayışıdır.

Bu arayışın tek bir siyasi liderin tercihiyle başladığını düşünmek de meseleyi kişilere indirgemek olur. Devletler, yalnızca iradi kararlarla böylesine kapsamlı yön değişikliklerine gitmez. Büyük dönüşümler, şartlar olgunlaştığında mümkün hâle gelir. Siyasi aktörler o şartları doğru okuyabilir ya da okuyamaz; fakat şartların kendisini tek başlarına oluşturamazlar.

Bu nedenle son dönemde yaşananları günlük siyasetin olağan akışı içinde değerlendirmek yeterli değildir. Asıl hareketlilik, siyasetin üzerinde yükseldiği jeopolitik zemindedir.

Bir Tokalaşmadan Daha Fazlası

1 Ekim 2024’te Türkiye Büyük Millet Meclisinin yeni yasama yılı açılışında Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin DEM Parti milletvekilleriyle tokalaşması, başlangıçta sembolik bir siyasi jest olarak yorumlandı.

Sonraki gelişmeler, bunun sıradan bir nezaket gösterisi olmadığını ortaya koydu.

Bahçeli’nin Abdullah Öcalan’ın örgütün tasfiyesine yönelik bir çağrı yapması ihtimaline ilişkin değerlendirmeleri, uzun yıllardır hâkim olan siyasi kalıpların dışındaydı. Bu açıklamalar desteklenebilir, eleştirilebilir veya taşıdığı riskler bakımından sorgulanabilir. Ancak Türkiye siyasetinde uzun süredir kapalı duran bir tartışma alanını yeniden açtığı inkâr edilemez.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın süreci sahiplenen açıklamalarıyla birlikte mesele yeni bir aşamaya geçti. Başlangıçta siyasi bir açılım olarak görülen yaklaşım, giderek devlet politikası niteliği kazanmaya başladı. Millî İstihbarat Teşkilatının çalışmaları, MİT Başkanı İbrahim Kalın’ın temasları ve Dışişleri Bakanlığının bölgesel diplomasi trafiği de bu yönelimin yalnızca iç politika hesaplarından ibaret olmadığını gösterdi.

Ortaya çıkan tablo şudur:

Devlet, mevcut bir güvenlik sorununu yönetmenin ötesine geçerek yeni şartlara uygun bir güvenlik mimarisi kurmaya çalışıyor.

Bu ikisi aynı şey değildir.

Sorunu yönetmek, mevcut durumu sürdürülebilir kılmayı amaçlar. Yeni bir mimari kurmak ise geleceğin şartlarına hazırlanmayı gerektirir. Birincisi savunmacıdır. İkincisi dönüştürücü.

Kamuoyundaki tartışmaların önemli bir bölümü hâlâ PKK’ya ve Abdullah Öcalan’ın olası rolüne odaklanıyor. Oysa devletlerin uzun vadeli stratejileri örgütlere göre kurulmaz. Örgütler, şartların ürettiği veya şartlardan yararlanan aktörlerdir. Stratejiyi belirleyen ise daha geniş tarihsel ve jeopolitik zorunluluklardır.

PKK sürecin aktörlerinden biridir; belirleyicisi değildir.

Öcalan’ın yapacağı veya yapmayacağı çağrı da tek başına süreci açıklamaz. Asıl bakılması gereken, birbirinden uzak siyasi aktörleri aynı zeminde buluşturan şartlardır.

Güvenlik Başka, Güven Başka

Devlet güvenliği sağlayabilir. Fakat toplumsal meşruiyeti tek başına inşa edemez.

Terörle mücadele devletin anayasal sorumluluğudur. Terörsüz bir Türkiye ise yalnızca güvenlik kurumlarının başarısıyla ulaşılabilecek teknik bir hedef değildir. Kalıcılık için toplumun farklı kesimlerinin ortak bir gelecek fikrine inanması gerekir.

Devlet karar alabilir. Kurumlar uygulayabilir. Güvenlik bürokrasisi görevini yerine getirebilir.

Toplum ikna olmayabilir.

İşte bütün mesele budur.

Bir süreç güvenlik bakımından başarılı, siyasal bakımdan kırılgan olabilir. Silahların susması son derece önemlidir; ancak toplumsal huzurun kendiliğinden oluşacağı anlamına gelmez. Çatışmanın sona ermesiyle güvenin kurulması arasında uzun, zahmetli ve dikkatle yönetilmesi gereken bir mesafe vardır.

Çünkü güvenlik ile güven aynı şey değildir.

Kalıcı istikrar, devlet ile millet arasındaki bağın güçlenmesiyle mümkündür. Toplumun kendisini dışlanmış, aldatılmış veya sürecin dışında bırakılmış hissettiği bir zeminde teknik başarılar uzun ömürlü olmaz. Tarih, askerî yöntemlerle sona eren çatışmaların siyasal ve toplumsal meşruiyet kurulamadığı için yeniden başladığı örneklerle doludur.

Dolayısıyla Terörsüz Türkiye hedefinin başarısı yalnızca örgütün silah bırakıp bırakmamasıyla ölçülemez. Asıl ölçüt, toplumun yeni döneme ne ölçüde güvendiği ve ortak geleceği sahiplenip sahiplenmediğidir.

Siyasetin Sınavı

Bu aşamadan sonra sürecin kaderini yalnızca devlet kurumları belirlemeyecek. Siyasetin, medyanın, üniversitelerin ve sivil toplumun tutumu da en az güvenlik bürokrasisinin çalışmaları kadar önemli olacak.

Siyasetin görevi yalnızca iktidar mücadelesi vermek değildir. Bazı tarihsel dönemlerde günlük rekabet ile devletin uzun vadeli yönelişi arasındaki sınırı doğru kurmak gerekir.

Terörsüz Türkiye süreci böyle bir sınavdır.

İktidarın görevi süreci yönetmek, muhalefetin görevi ise denetlemektir. Demokratik bir sistemde bu denge vazgeçilmezdir. Muhalefetin soru sorması, riskleri hatırlatması ve şeffaflık talep etmesi sürecin önünde bir engel değil, doğru yönetildiğinde güvencesidir.

Ancak denetim ile yıpratma, eleştiri ile peşin hüküm arasındaki çizgi kaybolduğunda yalnızca hükümet zarar görmez. Toplumun sürece duyduğu güven de aşınır.

Aynı sorumluluk iktidar için de geçerlidir. Böylesine önemli bir dönüşümü yalnızca siyasi başarı hikâyesine çevirmek, kısa vadeli kazanç sağlayabilir; fakat uzun vadede ortak aidiyet duygusunu zayıflatır. Bir kesimin zaferi gibi sunulan süreç, diğer kesimlerin yenilgisi olarak algılanabilir.

Oysa bu mesele bir partinin kazanacağı veya kaybedeceği kadar dar değildir.

Türkiye’nin kazanması gerekir.

DEM Parti açısından da yeni bir eşik ortaya çıkmıştır. Türkiye’de uzun yıllar silah ile siyaset arasındaki ilişki tartışıldı. Bugün sorulması gereken soru daha açıktır:

Demokratik siyaset, şiddetin gölgesinden bütünüyle çıkabilecek mi?

Bu soruya verilecek cevap, yalnızca DEM Parti’nin siyasi geleceğini belirlemeyecek. Türkiye’de demokratik temsilin niteliğini de etkileyecek. Şiddetle arasına açık, tartışmasız ve kalıcı bir mesafe koyamayan siyaset, gerçek anlamda özgürleşemez.

Terörsüz Türkiye’nin ilk şartı, şiddetin siyaset alanından kesin biçimde çıkarılmasıdır.

Bilgi Boşluğu Güveni Aşındırır

Siyaset tek başına yeterli değildir. Toplum, süreci büyük ölçüde medya aracılığıyla takip ediyor. Bu nedenle doğru bilgi, artık yalnızca gazeteciliğin değil, kamu güvenliğinin de önemli bir parçasıdır.

Bilginin eksik kaldığı yerde söylenti çoğalır. Söylentinin hâkim olduğu yerde ise güven zayıflar.

Anadolu Ajansı ve TRT başta olmak üzere kamu yayıncılarının sorumluluğu burada daha da artıyor. Kamu yayıncılığı, böylesine hassas dönemlerde topluma ne düşünmesi gerektiğini söyleyen bir mekanizma olmamalıdır. Görevi, doğrulanmış bilgiyi zamanında ve eksiksiz biçimde paylaşarak ortak bilgi zeminini korumaktır.

Toplum adına konuşmak başka, toplumun doğru bilgiye ulaşmasını sağlamak başkadır.

Özel medya kuruluşları için de ölçü değişmez. Eleştiri, demokrasinin vazgeçilmez unsurudur. Fakat eleştiri ile spekülasyon, haber ile kanaat birbirine karıştığında gazetecilik zayıflar. Kamuoyu da sağlıklı değerlendirme yapma imkânını kaybeder.

Kutuplaştırıcı yayınlar kısa vadede ilgi çekebilir. Fakat uzun vadede ortak aklı aşındırır.

Medyanın önündeki asıl sınav taraf olmak değil, güvenilir olmaktır.

Sivil Toplumun Açacağı Alan

Devletin doğrudan ulaşamadığı yerlere çoğu zaman sivil toplum ulaşır.

Üniversiteler, düşünce kuruluşları, meslek örgütleri, sendikalar, vakıflar, dernekler ve yerel girişimler; toplumun farklı kesimleri arasında temas kurabilecek yapılardır. Kalıcı uzlaşma yalnızca siyasi kararlarla oluşmaz. İnsanların birbirini dinleyebilmesi, aynı masa etrafında oturabilmesi ve ortak gelecek üzerine konuşabilmesi gerekir.

Sivil toplumdan beklenen, süreci kayıtsız şartsız desteklemesi veya peşinen reddetmesi değildir. Asıl sorumluluğu, konuşmanın mümkün olduğu zemini korumaktır.

Çünkü konuşma bittiğinde gerilim başlar.

Gerilimin hâkim olduğu yerde ise ortak akıl zayıflar.

Meclis Neden Merkezde Olmalı?

Böylesine kapsamlı dönüşümlerde demokratik meşruiyet, yalnızca alınan kararların içeriğine değil, kararların nasıl alındığına da bağlıdır. Türkiye Büyük Millet Meclisinin rolü bu nedenle hukuki bir zorunluluktan daha fazlasını ifade eder.

Parlamento; farklı görüşlerin dile getirildiği, itirazların kayda geçtiği ve ortak iradenin üretildiği temel siyasal zemindir. Sürecin TBMM çatısı altında tartışılması, alınacak kararların yalnızca hukuki değil, toplumsal aidiyetini de güçlendirecektir.

Kapalı kapılar ardında yürütülen her süreç, söylentiyi büyütür.

Meclisin devrede olduğu süreç ise sorumluluğu paylaşır.

Türkler ile Kürtler arasındaki ilişkinin de günlük siyasetin dar kalıplarının ötesinde değerlendirilmesi gerekir. Son kırk yılın acıları görmezden gelinemez. Fakat bu kırk yıl, bin yılı aşan ortak tarihin yerine de konulamaz.

Anadolu’nun siyasi ve toplumsal hafızası, yalnızca çatışmalarla şekillenmedi. Selçuklu’dan Osmanlı’ya, Millî Mücadele’den Cumhuriyet’e uzanan çizgi, farklı kimliklerin ortak bir siyasi aidiyet kurabildiğini gösteren örneklerle doludur.

Bu ortak geçmiş romantikleştirilmemelidir. Tarih, bugünün sorunlarını kendiliğinden çözmez. Ancak doğru okunduğunda geleceğin kurulabileceği bir hafıza sunar.

Yapılması gereken, geçmişi idealize etmek değil; ortak hafızayı ortak geleceğe dönüştürmektir.

Cumhuriyet’in İkinci Yüzyılı

Cumhuriyet’in ikinci yüzyılı yalnızca takvimde açılmış yeni bir sayfa değildir.

Türkiye’nin yaklaşık iki yüz yıllık modernleşme serüveni büyük ölçüde savunma refleksiyle şekillendi. Tanzimat’tan imparatorluğun çözülüşüne, Millî Mücadele’den Cumhuriyet’in kuruluşuna, Soğuk Savaş’tan terörle mücadele dönemine kadar devlet, enerjisinin önemli bölümünü varlığını korumaya ayırdı.

Bugün farklı bir eşikteyiz.

Türkiye, sürekli kriz yöneten bir devlet olmaktan çıkıp bulunduğu bölgede yön belirleyen bir aktör olma iddiasını daha güçlü biçimde ortaya koyuyor. Fakat böyle bir hedef yalnızca askerî kapasite, ekonomik büyüklük veya diplomatik etkinlikle gerçekleştirilemez.

Güçlü dış politika, güçlü bir iç zemine dayanmak zorundadır.

İçeride sürekli kriz üreten hiçbir devlet dışarıda uzun vadeli strateji kuramaz. Kendi vatandaşları arasında güven tesis edemeyen bir ülkenin bölgesel düzen kurma iddiası da kırılgan kalır.

Terörsüz Türkiye hedefini tarihsel kılan budur.

Bu süreç yalnızca güvenlik politikalarının yeniden düzenlenmesi değildir. Devlet kapasitesinin güçlendirilmesi, demokratik meşruiyetin derinleştirilmesi ve toplumun ortak gelecek fikri etrafında yeniden buluşması için ortaya çıkmış önemli bir fırsattır.

Meseleyi yalnızca PKK’nın geleceğine indirgemek bu nedenle eksik kalır. Örgütler ortaya çıkar, güç kazanır ve tarih sahnesinden çekilir. Devletlerin asıl hikâyesini ise geçici aktörler değil, dönüşüm kabiliyetleri belirler.

Tarih, örgütlerin tasfiyesinden çok devletlerin kendilerini nasıl yeniden kurduğunu yazar.

Asıl Sınav Şimdi Başlıyor

Yıllar sonra bugüne dönüp bakıldığında muhtemelen tek bir soru sorulacak:

Türkiye, değişen dünyanın önüne çıkardığı fırsatı yalnızca bir güvenlik operasyonu olarak mı değerlendirdi, yoksa devlet ile toplum arasındaki güven bağını yeniden kuran tarihî bir başlangıca mı dönüştürdü?

Bu sorunun cevabını tek başına devlet kurumları veremez.

Siyasetin kullanacağı dil, medyanın göstereceği sorumluluk, üniversitelerin üreteceği fikir, sivil toplumun kuracağı diyalog ve vatandaşların ortak geleceğe duyacağı güven; aynı sonucun parçalarıdır.

Devlet milletinden bağımsız düşünülemez.

Millet de geleceğine güvenmediği bir devlet tasavvurunu uzun süre taşıyamaz.

Belki yıllar sonra bugün hatırlandığında, hangi açıklamanın yapıldığı ya da hangi siyasi polemiğin öne çıktığı unutulacak. Geriye daha temel bir soru kalacak:

Türkiye, değişen dünyanın eşiğinde önüne çıkan fırsatı okuyabildi mi?

Cevap evet olursa Terörsüz Türkiye, yalnızca bir güvenlik politikası olarak değil, Cumhuriyet’in ikinci yüzyılının kurucu eşiklerinden biri olarak anılacaktır.

Çünkü tarih, silahların ne zaman sustuğunu değil; o sessizliğin üzerine nasıl bir devlet, nasıl bir toplum ve nasıl bir gelecek inşa edildiğini yazar.