Tarih, Moderniteyi Meşrulaştırmanın Aracından mı ibarettir?

İnsan, zamanın rahminde varlık bulan ve tarih içre kaim olan ontolojik bir düğümdür. Doğum ile ölüm arasındaki o dar geçitte şekillenen ferdi serencamımız, külli bir varlık olarak insanlığın devasa yürüyüşünün yalnızca mikrokozmik bir yansımasıdır. İnsan tarihte var olmakla kalmaz, tarihi var eden, onu anlamlandıran ve kaçınılmaz olarak onu kendi arzuları, korkuları ve iktidar istenci istikametinde yeniden kurgulamaya/inşa etmeye çalışır. Bu noktada, “tarih” dediğimiz fenomen, ölü ve bitmiş olayların istiflendiği tozlu bir arşiv olmaktan çıkarak, bugünün meşruiyet mücadelesine sahne olan aktif bir savaş alanına dönüşür. İnsan, tarihin dışında yaşayan bir varlık değildir. O, zamansız bir boşlukta değil, muayyen bir çağın, muayyen bir dilin, muayyen bir hafızanın ve kendine has bir dünyanın içinde doğar. Doğduğu anda yalnızca bir aileye ya da topluma değil bir geçmişe de dâhil olur. Bu nedenle insanın dünyayla kurduğu ilişki, her zaman tarihsel bir ilişkidir. İnsan düşünürken, inanırken, konuşurken, severken, nefret ederken ve hatta geleceği tahayyül ederken bile tarihin içindedir. Çünkü insan, yalnızca “olan” bir varlık değil, olmuş olanların içinden kendisini inşa eden tarihsel bir varlıktır. Ne var ki tarih dediğimiz şey, ilk bakışta sanıldığı kadar açık değildir. Tarih gerçekten nedir? Geçmişte meydana gelmiş olayların toplamı mı? İnsanlığın hafızası mı? Medeniyetlerin yükseliş ve çöküş hikâyesi mi? Yoksa insanın kendisini anlamak için geriye dönüp kurduğu büyük anlatı mı? Bu sorular, metodolojik meseleler olmanın ötesinde insanın kendisini nasıl gördüğünü tayin eden ontolojik sorulardır. Bu nedenle tarihin nasıl okunacağı sorusu, yalnızca akademik bir problem değil; aynı zamanda epistemolojik, ahlaki ve politik bir problemdir. Zira tarih, hiçbir zaman sadece geçmişe dair değildir. Her tarih okuması, aynı zamanda şimdiye dair bir tavır alış biçimidir. İnsan geçmişi okurken yalnızca “ne oldu?” sorusunu sormaz; çoğu zaman farkında olmadan “ben kimim”, “biz kimiz?” ve “nasıl bir dünyada yaşıyoruz?” sorularına da cevap arar. İşte bu nedenle tarih, yalnızca açıklayıcı değil, anlam inşa edici bir güçtür.

Yalnız tüm bu sorulara anlamlı cevaplar verebilmenin şartı iki büyük problemde yüzleşmekten geçtiğini düşünüyorum. Tarihin başlangıcı (mebde) neresidir? İnsanlık tarihini nereden başlatacağız? Yazının icadından mı, tarım devriminden mi, vahiyden mi, moderniteden mi? Tarih iyiye doğru mu yoksa kötüye doğru mu gitmektedir? Bu soruların kendisi bile tarihin tarafsız bir nazarla tetkik edilemeyeceğini işaret eder. Çünkü başlangıç seçimi, aynı zamanda bir anlam seçimi demektir. Bu anlam seçimine göre gideceğiniz (mead) yönü de tayin edebilirsiniz. Çünkü başlangıç, kronolojik bir nokta değil, bütün anlatının merkezini belirleyen ontolojik ve etik bir tercihtir. Tarihi vahiyden başlatan biriyle sanayi devriminden başlatan biri, yalnızca farklı tarihler anlatmaz, farklı insanlık tasavvurları ve gelecekler inşa ederler.

Benzer şekilde tarihsel dönemlendirme de masum ve tarafsız değildir. “İlkçağ”, “ortaçağ”, “yeniçağ” gibi ayrımlar, hele hele “karanlık ortaçağ”, “aydınlık yeniçağ” türünden sıfatlar sözde evrensel gerçeklikler gibi sunulamaz. (Tahsin Görgün İslam-Batı İlişkileri Çerçevesinde Medeniyet Meselesi adlı kitabının “Batı Tahakkümü Öncesi Tarih ve Dönemlendirme veya Dünya Tarihinde İslam Medeniyetinin Yeri” adlı bölümünde 1730’larda İngiltere’de hazırlanmaya başlanan 62 ciltlik dünya tarihinden bahseder. Bu kitapta dünya tarihi “Antient” ve “Modern” olmak üzere ikiye ayrılmış ve modern dönem Hz. Peygamber’in İslam’ı tebliğ etmesiyle başlıyor ve bu kısma 62 cilt kitabın 44 cildi ayrılmış. Bu 44 cildinde de 20 cildi doğrudan Müslümanları anlatırken kalan 24 ciltte ise yine doğrudan ve dolaylı yollarla Müslümanların anlatıldığını belirtiyor. Bugün için bu dönemlendirme ne kadar tuhaf algılanacaktır değil mi? Çünkü Hegel’in yasası hala devrededir. “…bugün etkin ve güçlü olamayanların, geçmişte de bulunma hakkı yoktur, onların geçmişte ne kadar yer alacağına, bugün gücü elinde bulunduranlar karar verirler.” [ s. 54] Yine bu minvalde Jacques Le Goff’un Tarihi Dönemlere Ayırmak Şartı mı? kitabı sadece sorusu açısından bile mühim ve muhteşemdir. Bu konuda son yıllarda en radikal ve köklü meydan okuma hiç şüphesiz İbrahim Halil Üçer’in “İslam Düşünce tarihi İçin Bir Dönemlendirme Önerisi” adlı yazısıdır. Üçer’in yazısı sayesinde artık İslam düşüncesindeki duraklama, gerileme, yıkılış ve çöküş gibi nitelendirmeler yerini Müslüman özneler için çok daha anlamlı ve isabetli olan “klasik dönem”, Yenilenme Dönemi”, Muhasebe Dönemi” ve “Arayışlar Dönemi” olarak adlandırılmaya başlanacaktır.) Bunlar muayyen bir medeniyetin kendi tarihi tecrübesini evrenselleştirmesinden başka bir şey değildir. Bu anlatıda Avrupa’nın tarihsel kırılmaları, bütün insanlığın kırılmalarıymış gibi kabul edilir. Böylece tarih, görünüşte evrensel, gerçekte ise yerel bir perspektifin egemenliği altına girer. Bu durum, tarih yazımının bilgi vermenin ötesinde esas olarak iktidar ürettiğini gösterir.

Nitekim tarihte “ilerleme”, “gerileme”, “aydınlanma”, “karanlık çağ”, “devrim” veya “çöküş” gibi kavramlar da kendiliğinden açık ve seçik değildir. Zira hangi gelişmenin ilerleme olduğu sorusu yalnızca teknik bir soru olabilir mi? Mesela sanayi devrimi bir ilerleme midir? Teknolojik gelişme insanlığı özgürleştirmiş midir? Modernleşme gerçekten insanı daha insani, iyi ve gelişmiş bir varlık hâline mi getirmiştir? Bu sorulara verilecek cevaplar, tartışmasız “objektif” olgulara değil, hangi değer ölçütlerinin esas alındığıyla yakından irtibatlıdır. Ömer Mahir Alper bu durum Tarih ve Tarihyazımı Amaç Sorununa Etik ve Politik Bir Yaklaşım adlı kitabında çarpıcı bir şekilde şöyle dile getirir. “Modern tarihyazımının geçmişi “ötekileştirme”si, geçmişin dünyasını ve yaşam biçimlerini şu ya da bu şekilde insanlığın “ilkel” veya “geri” aşamaları olarak takdim edip “gömme”si, insanlığı bugünün dünyasına razı etmek içindir.” (s. 91) Alper’in büyük bir vukufla işaret ettiği “Modern tarihyazımının geçmişi ötekileştirmesi ve gömmesi” meselesi, tam da bu teleolojik illüzyonun kalbinde yer alır. Geçmiş, ilkel, karanlık, akıldışı ve despotik olarak kodlandıkça, “bugün” aydınlık, rasyonel ve özgürlükçü olarak kutsanır. İnsanlığın geçmiş yaşam biçimlerini “geri/arkaik aşamalar” olarak tasnif etmek, aslında bugünün kapitalist, bireyci ve teknokratik dünya düzenini “varılabilecek en yüksek zirve” olarak tescillemek demektir. Bir toplumun “geri kalmış” ilan edilmesi, o toplumun kendi iç dinamiklerinin bir tespiti değil, Batılı/Modern medeniyet modelinin evrensel bir norm, bir “tanrısal ölçüt” olarak kabul edilmesinin sonucudur. Bu bağlamda tarih, geçmişin anlatısı değil, bugünün hiyerarşilerinin temellendirilmesidir. Mamafih tarihsel nitelendirmeler, çoğu zaman görünmez normatif kabuller içerir. Bir toplumun “geri kalmış” ilan edilmesi, aslında belirli bir medeniyet modelinin evrensel norm olarak kabul edilmesi anlamına gelir. Bu nedenle tarih, geçmişin anlatısı değil, değerlerin meşrulaştırılmasıdır aynı zamanda. İşte tam burada tarih ile iktidar arasındaki ilişki görünür hâle gelir. (İbrahim Kalın’ın Barbar, Modern, Medeni kitabı medeniyet meselesi ekseninde mezkûr iktidar ilişkilerinin derinlikli bir teşrihi ve tenkidini ihtiva eder)

Çünkü her çağ, kendi meşruiyetini üretmek zorundadır. Hiçbir siyasal düzen, hiçbir ideoloji ve hiçbir medeniyet yalnızca güçle ayakta kalamaz, kendisini tarih içinde haklı gösterecek anlatılar da imal etmek ve tedavüle sokmak ister. Bu yüzden tarih, çoğu zaman bugünü meşrulaştırmanın en güçlü araçlarından biri hâline gelir. Modernite, kendisini “ilerleme tarihi” üzerinden meşrulaştırmıştır. Ulus-devletler, kendilerini tarihsel köken anlatılarıyla kurmuştur. İmparatorluklar, geçmişin ihtişamını bugünün otoritesine dönüştürmüştür. Devrimler bile kendi meşruiyetlerini geçmişteki mağduriyetlerden veya büyük kırılmalardan türetmiştir. Ancak burada kritik bir tehlike vardır. Çoğu zaman tarih, hakikati aramanın değil, mevcut düzeni doğrulamanın aracına dönüşebilmektedir. Böyle bir durumda geçmiş, artık anlaşılmak istenen bir varlık alanı değil, bugünün ideolojik ihtiyaçlarına göre yeniden kurgulanan bir malzemeye/veriye dönüşür. Olaylar seçilir, spesifik hafızalar imal edilir, bazıları nisyana terk edilir, muayyen figürler kahramanlaştırılırken diğerleri susturularak görünmez kılınır. Böylece tarih, geçmişi açıklamaktan çok, şimdiyi tahkim eden bir anlatı üretir. Fakat bu vaziyet, tarihin külliyen ideolojik bir kurgu olduğu anlamına gelmez, gelmemelidir. Çünkü geçmiş, her şeye rağmen direnir. Belgeler, hatıralar, sükûtlar ve çelişkiler, tarihin tamamen keyfî biçimde yeniden yazılmasına mani olur. Bu sebepten tarih, ne mutlak nesnellik ne de sınırsız yorum olarak anlaşılabilir. O, geçmişin direnci ile şimdinin yorumu arasındaki gerilimde zuhur eder.

Bu gerilim, insanın tarihle alakasının esasıdır. Çünkü geçmişi tamamen bugünün ölçütleriyle okumak anakronizme yol açar, fakat geçmişi bütünüyle bugünden bağımsız okumak da mümkün değildir. İnsan her zaman kendi çağının içinden düşünür. Dilimiz, kavramlarımız, korkularımız ve umutlarımız, içinde yaşadığımız tarihsel dünyanın ürünüdür. Bu nedenle geçmişe bakarken aslında kendimizi de görürüz. Tarih, yalnızca geçmişe açılan bir pencere değil, şimdiye tutulmuş bir aynadır. Ol sebepten tarihi düşüncenin temel görevi geçmişi bugüne irca etmek değil, geçmişin bugünü sorgulamasına izin vermektir. Gerçek tarih bilinci, geçmişi kendi çağımızın değerleriyle yargılamak değil, kendi çağımızın değerlerini de tarihsel hâle getirebilmektir. Çünkü tarih bize kim olduğumuzu söylemez sadece, bilakis başka türlü olabileceğimizi de gösterir.

Bu noktada tarih hermeneutiği, yani tarihe hermeneutik bir yaklaşım, onu bilginin değil de yorumun konusu haline getiren hermeneutik perspektif önümüze yeni bir imkân açar. Tarihi, olmuş ve kapanmış olayların toplamı olarak değil, her çağda yeniden anlam kazanan hadiseler alanı olarak düşünmek gerektiğini gösterir. Geçmiş, sabit bir nesne değildir, o, her yorumda yeniden inşa edilir. Fakat bahse mevzu olan inşa faaliyeti keyfî değildir. Çünkü geçmişin izleri, bugünün yorumlarını sınırlar. Tarihsel hakikat işte bu sınır ile yorum arasındaki gerilimde ortaya zuhur eder. Mamafih tarih ne yalnızca geçmişin bilgisi ne de salt bugünün ideolojisidir. O, insanın zaman içindeki varoluşunu anlamlandırma çabasıdır. Bu çaba, iktidarın hizmetine girebilir kimi zaman, bazen ona mukavemet eder, bazen meşrulaştırır, bazen de ifşa eder. Ama hiçbir zaman masum değildir. Çünkü tarih yazmak, geçmişi anlatmanın ötesinde, insanın kendisini nasıl görmek istediğine karar vermesi hadisesidir. Bu nedenle “tarih bugünü meşrulaştırmanın aracı mıdır?” sorusunu “insan, geçmişi anlamaya mı çalışıyor, yoksa geçmiş aracılığıyla kendisini haklı çıkarmaya mı?” sorusu takip eder. Tarih düşüncesinin en büyük ahlaki mükellefiyeti de burada başlar. Çünkü geçmişi gerçekten anlamak, çoğu zaman bugünün konforunu sarsmayı gerektirir. Hakiki tarih bilinci, insanı kendi çağının mutlaklığına karşı uyandırır.

Geçmişi, içinde bulunduğumuz andan ve çağdan bağımsız, pür bir nesnellik içinde okumamız ontolojik olarak imkânsızdır. Hans-Georg Gadamer’in Hakikat ve Yöntem adlı magnum opusunda ifade ettiği üzere, hermeneutik ufuk felsefesinde anlayan özne daima bir “tarihî tesir” altındadır. Ancak bu durum, geçmişi bugünün kölesi yapmamızı meşrulaştırmaz. Bugünden geçmişi okumak anlamlıdır; fakat bu okuma, geçmişi bugüne uydurmak için değil, bugünün kibrini kırmak için yapıldığında özgürleştirici olur. Bugünün değer ölçütleriyle geçmişi yargılamak (Prezentizm – Bugüncülük), en yaygın entelektüel tuzaklardan biridir. Modern devletin insan hakları normlarıyla Antik Roma’yı veya Orta Çağ İslam toplumlarını yargılamak, tarihsel empatiyi yok eden bir anakronizmdir. Daha vahim olanı, bu okumanın bugünü meşrulaştırmak için bir araç olarak kullanılmasıdır. İktidar, tarih aracılığıyla bir “kurtuluş miti” yazar. “Eskiden her şey daha kötüydü, biz ilerledik ve bugünün rasyonel dünyasını kurduk” anlatısı, kitleleri bugünün adaletsizliklerine, yabancılaşmasına ve ekolojik yıkımına razı etmenin en etkili ideolojik aygıtıdır.

Peki, bugünü geçmişteki değer ölçütlerinden yola çıkarak anlamak mümkün müdür? İşte entelektüel devrim tam bu soruda saklıdır. Hegemonik tarihyazımı bugünü haklı çıkarmak için geçmişi araçsallaştırırken, eleştirel bir tarihyazımı geçmişin unutulmuş, mağlup edilmiş değerleriyle bugünü sorguya çeker. Kadim toplumların doğayla kurduğu simbiyotik ilişkiyi, pre-modern toplulukların dayanışma etiğini veya kapitalizm öncesi “kanaat” erdemini merkeze aldığımızda, bugünün “ilerleme” sandığımız teknolojik ve ekonomik sıçramalarının aslında devasa bir “gerileme” ve ontolojik yıkım olduğunu görebiliriz. Bu tersine okuma, Alper’in bahsettiği “insanlığı bugünün dünyasına razı etme” projesine vurulabilecek en büyük darbedir. Bu noktada düşünce literatürüne şu sarsıcı soruları emanet etmemiz elzemdir: Tarih, sadece galiplerin yazdığı bir ilerleme destanı değil de, mağlupların, suskunların ve ötekileştirilenlerin birikmiş çığlıklarının arkeolojisi olarak yeniden kurgulanabilir mi? Bugünün meşruiyet krizini çözmek için başvurduğumuz tarih, aslında o krizin bizzat yaratıcısı olan zehirli bir epistemoloji barındırıyor olabilir mi? İnsanlığı, tek çizgisel bir zaman anlayışının (Kronos) prangalarından kurtarıp, her anın kendi içinde bir imkân olduğu niteliksel bir zaman (Kairos) anlayışına dayalı bir tarihyazımı mümkün müdür?

Tarih, kendiliğinden var olan, yansız ve donuk bir gerçeklik alanı değil, çağların kendi varoluşlarını temellendirmek üzere geçmişin malzemesinden yonttukları devasa bir aynadır. Modernite, bu aynayı yalnızca kendi yansımasını görmek ve kendini tarihin nihai zaferi olarak ilan etmek için kullanmıştır. Bu bağlamda tarih, moderniteyi meşrulaştırmanın basit bir “aracından” ibaret olmasa da, modern iktidar aygıtlarının elinde hegemonik bir “silaha” dönüşmüştür. Geçmişi kendi standartlarıyla yargılayan ve bugünü insanlık serüveninin tartışmasız zirvesi olarak kutsayan bu paradigma, tarihyazımını ve felsefeyi köklü bir biçimde dönüştürmüştür.

Modern insanın en büyük yanılsamalarından biri, metafiziği geride bıraktığını düşünmesidir. Özellikle Aydınlanma sonrası düşünce, kendisini mitlerden, teolojiden ve metafizik spekülasyonlardan kurtulmuş “olgusal” bir bilinç olarak takdim etti. Artık hakikatin kaynağı aşkın değil, tarihsel; değişmez ilkeler değil, süreçler; Tanrı değil, insan; ezelî hakikatler değil, toplumsal gelişim olarak görülmeye başlandı. İhsan Fazlıoğlu’nun Étienne Henri Gilson’a nispet edilen “Tarih Modernitenin Metafiziğidir” ifadesinden yola çıkarak kaleme aldığı “İkame Metafizik Olarak Tarih” yazısında sarahat ve isabetle belirttiği üzere, “tüm kapitalist-emperyalist-neo-liberalist hâkim düşüncenin zannettiğinin aksine hakikat’in (aletheia’nın), dolayısıyla mânânın/anlamın bir kronolojisi yoktur, çünkü her çeşit hakikat dolayısıyla mâna, Hakk’ın emrinin bir tür tecellisidir.” (s. 82) Modernitenin metafiziği olan tarih, yalnızca olmuş olayların toplamı olmaktan çıkmış, insanlığın anlamını taşıyan büyük ontolojik zemine dönüşmüştür. İlerleme fikri, evrim anlatısı, devrim düşüncesi, tarihsel zorunluluk, çağların ruhu, insanlığın kaderi gibi kavramlar, aslında metafiziğin sekülerleşmiş biçimleridir. Tanrısal inayetin yerini tarihsel zorunluluk, eskatolojinin yerini ilerleme miti, kurtuluşun yerini devrim almıştır. Bu nedenle modernlik metafiziği ortadan kaldırmamış, bilakis onu tarihselleştirmiştir.

Seküler tarihyazımı, dogmatik teolojinin cennet vaadini yeryüzüne indirerek onu “ilerleme” (progress) mitosuna dönüştürmüş yeni bir dindir. Geleneksel/kadim anlayışlardaki döngüsel (cyclical) veya aşkınlığa dönük zaman algısı parçalanmış, yerine geçmişten geleceğe doğru ok gibi fırlayan, doğrusal (lineer) ve tamamen içkin (immanent) bir zaman algısı ikame edilmiştir. Modern ve seküler tarihyazımında tarihin, rasyonelleşmeye, teknolojik gelişime ve özgürleşmeye doğru giden bir amacı (telos) olduğuna inanılır. Tanrının yerini, aklıyla doğaya ve tarihe hükmeden modern insan (özne) almıştır. Bugün herhangi bir tarih kitabında ne Tanrı’nın iradesinden, inayetinden, ne de kaderinden ve takdirinden bahsedilebilir. (Owen Chadwick’in 19. Yüzyıl Avrupalı Aklın Sekülerleşmesi adlı kitabında tarihin nasıl sekülerleştiğinin dramatik hikâyesini okuyabilirsiniz) Peygamberler tarihi bugünün geçmişi olmadığı gibi, gelecek tasavvurlarında da yer almaz. (Abdulkadir Macit’in Teklif Dergisi’nin 13. Sayısındaki “İnsanlık Tarihini Peygamberler Tarihi Olarak Tasavvur Etmek” adlı makalesi son derece özgün ve değerli bir makaledir) İnsanlık tarihi, ilkelden gelişmişe, barbarlıktan medeniyete, dinden bilime doğru hiyerarşik basamaklara ayrılır. (mesela Auguste Comte’un Üç Hal Yasası, Karl Marx’ın Tarihsel Materyalizmi). Bu sözde yasaya göre geçmiş gerilemenin diğer adı, gelecek de ilerlemenin öteki yüzüdür. Geçmiş, kendi başına bir değer ifade etmez, o, yalnızca bugünkü “mükemmel” modern devletin, kapitalist ekonominin ve bilimsel aklın hazırlanış evresi olduğu ölçüde anlamlıdır. Seküler tarihyazımı, geçmişin yaşam biçimlerini “karanlık”, “irrasyonel” veya “eksik” olarak etiketleyerek bugünü (moderniteyi) tartışılmaz bir “kurtuluş” olarak kabul etmemizi sağlamıştır. Bu anlatıda her yeni gün daha iyiye, her yeni teknoloji daha yüksek bir refaha işaret eder. Dolayısıyla, sistemin ürettiği yabancılaşma, ekolojik yıkım ve eşitsizlikler “ilerlemenin geçici sancıları” olarak meşrulaştırılır.

Tarihi tamamen seküler ve modern (yalnızca madde, üretim, tüketim ve rasyonalite üzerinden) okuyan bir öznenin anlamlı bir hayat sürememesi, modernitenin en büyük paradokslarından biridir. Seküler okuma, insanı kozmik ve aşkın bir bütünün parçası olmaktan çıkarıp, onu ıssız bir evrende tek başına bırakır. Bu öznenin bulabildiği “anlam”, genellikle hazcı (hedonist) bir tatmin veya ardı arkası kesilmeyen bir başarı arzusuna indirgenir. Ancak bu anlam, varoluşsal bir derinlikten yoksun olduğu için son derece kırılgandır ve sürekli bir “anlamsızlık krizine” (nihilizme) gebedir.

Byung-Chul Han çağımızdaki zaman krizini Zamanın Kokusu (Duft der Zeit) adlı eserinde disksroni (zamanın parçalanması) kavramıyla açıklar. Seküler ve modern özne, geçmişi (hatıra) ve geleceği (umut/ideal) yitirmiş; sadece sürekli hızlanan ve birbiri ardına dizilen “şimdi” noktacıklarına hapsolmuştur. Hikâyesi ve anlatısı olmayan bu noktasal zaman algısında bireyin derinlikli, anlamlı bir hayat sürmesi ontolojik olarak imkânsızdır. Geçmişi bilmeden, daha doğrusu geçmişle sahici ve ontolojik bir bağ kurmadan bugünü anlamlandırmak imkânsızdır. Ünlü filozof Søren Kierkegaard’ın Günlüklerden ve Makalelerden Seçmeler kitabında geçen “Hayat geriye doğru anlaşılır, ileriye doğru yaşanır” sözü bu hakikati özetler. Geçmiş, bir toplumun veya bireyin hafızasıdır. Hafızasını yitirmiş bir zihin için “bugün”, hiçbir nedenselliği olmayan kaotik bir boşluktan ibarettir. Aynı kural gelecek için de geçerlidir. Bugünü anlamlandıramayanın, anlamlı bir geleceği inşa etmesi söz konusu olamaz. Çünkü gelecek, bugünün rahminde büyür. Modern insan, geçmişi reddedip bugünü yalnızca bir “tüketim anı” olarak yaşadığı için, hayal edebildiği yegâne gelecek, bugünün teknolojik olarak daha gelişmiş bir simülasyonundan ibaret kalmaktadır.

İşte bu ilerleme mitinin ve modernitenin kendini meşrulaştırma çabasının en somutlaştığı alan “ekonomi-politik”tir. Modernitenin kalbi olan kapitalizm, kendini meşrulaştırmak için geriye dönük bir “doğa durumu” icat etmek zorundaydı. Bu anlamda Marshall Sahlins, Taş Devri Ekonomisi (BGST Yayınları 2025) ile burjuva iktisadının bu kurucu mitini kökünden sarsmıştır. Sahlins’in iddialarından yola çıkarak “Mevcut standart ekonomi anlatıları bugünkü kapitalizmi nasıl inşa etti?” sorusunu sorduğumuzda alacağımız cevap sarsıcıdır. Standart iktisat, “insan ihtiyaçları sınırsız, kaynaklar kıttır” dogması üzerine kuruludur. Kapitalizm, bu sözde evrensel “kıtlık” ve “yoksunluk” haliyle savaşan, insanlığa maksimum üretimi ve refahı sunan kahramansı bir sistem olarak anlatılır. Sahlins ise avcı-toplayıcı ilkel toplumların sınırsız ihtiyaçları olmadığını, ihtiyaçları az olduğu için mevcut kaynakların onlara yettiğini, dolayısıyla aslında “bolluk” içinde yaşadıklarını kitabında teferruatlı bir şekilde ispatlar. (s. 13-48) Kıtlık, doğanın bir gerçeği değil, kapitalist mülkiyet ilişkilerinin ve kışkırtılmış tüketim arzusunun bir icadıdır. Modern anlatı, ilkel insanın hayatta kalmak için günde 24 saat doğayla ölüm kalım savaşı verdiğini söyler. Sahlins ise “Taş Devri” insanının günde sadece birkaç saat çalışarak ihtiyaçlarını karşıladığını, geri kalan vaktini uykuya, oyuna ve sosyalleşmeye ayırdığını gösterir. Burjuva iktisadı, ilkel geçmişi bir “sefalet ve bitimsiz mesai” olarak kurgulayarak, modern fabrikalardaki ve plazalardaki kölece çalışmayı (8-10 saatlik mesaileri) rasyonel ve gerekli bir “ilerleme” olarak yutturmuştur. Standart ekonomi anlatıları, Batılı, beyaz, rasyonel, kâr maksimizasyonu peşinde koşan Homo economicus modelini alıp bunu 50 bin yıl önceki mağara insanına bile giydirmeye çalışmıştır. Böylece kapitalizm, belirli bir çağın tarihsel/tesadüfi bir ürünü değil, insan doğasının milyonlarca yıllık kaçınılmaz ve nihai varış noktası olarak inşa edilmiştir. Sahlins’a göre uygarlık bize refah değil, icat edilmiş ihtiyaçlar, kurumsallaşmış yoksulluk ve bitmek bilmeyen bir kaygı getirmiştir. Teoman Duralı, “Çağdaş Küresel Medeniyet” olarak adlandırdığı yapının, kendi kapitalist ve seküler doğasını meşrulaştırmak için tarihi bir “evrimsel zorunluluk” olarak takdim ettiğini ifade eder. Bu tarihyazımının karakteristik özelliği, kutsalı ve aşkınlığı (transcendence) dışlayarak, insanı sadece dünyevi bir üretici-tüketici makineye indirgemesidir. İlerlemeyi sadece teknolojik yığılma ve sermaye birikimi olarak tanımlayan bu yapı, kendi dışındaki tüm medeniyet tasavvurlarını “geri” ilan ederek meşruiyetini dikte eder.

Tarihin moderniteyi, burjuva iktisadının ise kapitalizmi meşrulaştırmak için kullandığı bu devasa epistemolojik kuşatmayı yarmak, ancak yeni ve sarsıcı sorular sormakla mümkündür. Düşünce literatürünü besleyecek özgün sorular şunlar olmalıdır: Eğer ‘kıtlık’ doğanın ontolojik bir verisi değil de, kapitalizmin kendini yeniden üretmek için icat ettiği politik bir kurguysa; ‘kalkınma’ ve ‘büyüme’ kavramları birer insanlık ideali olmaktan çıkıp, âlemin fesadına giden yolu döşeyen birer patoloji olarak yeniden tanımlanabilir mi?

Tarihsel ilerleme anlayışı, zamanı düz bir çizgiye hapsederek geçmişteki yaşam bilgeliğini (ekolojik uyum, kanaat, cemaat içi dayanışma) ‘geri’ veya ‘ilkel’ diyerek tasfiye ediyorsa, modernite aslında bir “bilgi birikimi” çağı değil, eşi görülmemiş bir “büyük unutuş” (amnezi) çağı mıdır? Seküler tarihyazımının ‘karanlık’ olarak kodladığı çağlar, insanın doğayla ve aşkın olanla barışık olduğu asıl aydınlık dönemler ‘Aydınlanma’ olarak adlandırılan dönem ise insanlığın kendi rasyonalitesine körce tapındığı yeni bir ontolojik karanlık olabilir mi? Bir toplumun “zenginliği”, sahip olduğu metaların (nesnelerin) çokluğuyla değil de, bireylerinin sahip olduğu “boş zaman” (özgürlük alanı) ve doğayla kurduğu tahakkümsüz ilişkiyle ölçülseydi eğer bugün ‘gelişmiş’ sayılan ülkeler insanlık tarihinin en yoksul ve köleleşmiş toplumları olarak tescil edilmez miydi?

Hâsıl-ı kelam tarih, asla masum bir geçmiş zaman hikâyesi değildir. O, içinde bulunduğumuz çağın, kendi suçlarını, sömürüsünü ve yarattığı anlam krizini örtbas etmek için kullandığı en büyük rıza imali merkezidir. Seküler tarihyazımı ve standart burjuva iktisadı, el ele vererek insanın önüne tek bir istikamet çizmiştir. Daha çok üretim, daha çok tüketim ve lineer bir ilerleme yanılsaması. Oysa Marshall Sahlins gibi düşünürlerin açtığı yarıklar/çatlaklar bize göstermektedir ki, geçmiş, modernitenin ötekileştirip gömdüğü bir mezarlık değil, bugünün kibrini ve sözde görkemini yerle bir edecek alternatif yaşam biçimlerinin ve unuttuğumuz özgürlüklerimizin saklı olduğu devrimci bir cephaneliktir. İnsanın asıl vazifesi ve mesuliyeti, geçmişi bugünün karanlıklarına ışık tutacak şekilde yeniden okumak ve tarihin sonunu ilan eden modernitenin kibrine karşı, bitmemiş ve başka türlü yaşanması mümkün bir insanlık anlatısı inşa etmektir. Unutmayalım anlatılar olmadan anlam olmaz, hayat anlamını yitirdiğinde ise yaşanmaya değmez bir heyulaya dönüşür.

Bugünün anlatı, zaman, tarih ve hafıza krizini aşmak, tarihte neyin “ilerleme” neyin “gerileme” olduğuna karar veren o hegemonik mekanizmayı (modern/seküler aklı) kırmakla başlar. Gerçek bir ilerleme, teknolojinin hızıyla insanın makineleşmesi değil, insanın aşkınlık, merhamet ve bilgelik ile kurduğu ontolojik bağın derinleşmesidir. Tarih bizi meşrulaştırmak için değil, bizi sarsmak, bize sınırımızı hatırlatmak ve ruhumuzun köklerini yeniden yeşertmek için okunmalıdır. Ancak geçmişin bu derinlikli bilgeliğiyle donanmış bir “şimdi”, bizi anlamsızlığın uçurumundan kurtarabilir ve anlamlı, insani bir “geleceğin” kapılarını aralayabilir.