Sünni Dünyada Akademik Merkez Boşluğu; Türkiye İçin Fırsatlar
Orta Doğu, Soğuk Savaş’ın sonlarından itibaren derinleşen bir istikrarsızlık sürecine girdi. İran-Irak Savaşı, I. Körfez Savaşı, Irak ve Afganistan’ın işgali ile Arap Baharı gibi gelişmeler, gittikçe derinleşen istikrarsızlığın en önemli gerekçeleri olarak kaydedilebilir. Bu süreçte yoğunlaşan devletler arası çatışmalar ve iç savaşlar sonucu devlet yapılarının çökmesi ve yabancı müdahaleler bölgeyi daha da kırılgan hale getirdi. Bölgedeki kronik istikrarsızlığın en çok etkilediği alanların başında bölgenin eğitim sisteminin geldiğini söyleyebiliriz. Süregelen çatışmalar ve ekonomik sıkıntılar, eğitime ayrılan kaynakların azalmasına, bazı ülkelerde ise her kademede eğitimin tamamen durmasına yol açtı. Ayrıca, politik istikrarsızlık sonucu yetişmiş insan gücünün göç etmek zorunda kalması, bölgede nitelikli insan kaynağı açısından ciddi bir kayba yol açarak eğitim sektörünü derinden etkiledi. Sonuç olarak, çeyrek asrı aşan bu istikrarsızlık dönemi, Orta Doğu’da eğitim sistemini zayıflatmış ve uzun vadede bölgenin politik istikrar bulması ve ekonomik kalkınma ihtimalini zayıflatmıştır.
Eğitimin, bölgesel dönüşüm süreçlerinde ve siyasi yapılar üzerindeki kritik rolünün farkında olan aktörler, son dönemde bu alana ciddi yatırımlar yaparak ortaya çıkan boşluğu bir avantaja çevirmeye çalışıyor. Bu çerçevede, İran uzun yıllardır eğitim alanına yaptığı yoğun yatırımlarla Şii dünyasının “akademik merkezi” haline gelmeyi başardı. Dünyanın dört bir yanındaki Şiiler, yükseköğrenim ve uzmanlaşma için İran’a gidiyor; ülkelerine döndüklerinde ise hem nitelikli insan kaynağı olarak katkı sağlıyor hem de İran’ın politik ve ideolojik nüfuzunu beraberlerinde taşıyorlar.
Buna karşın, Sünni dünyada uzun süredir bir akademik merkez eksikliği göze çarpıyor. Geçmişte Ezher Üniversitesi üzerinden Mısır, Sünni dünyanın en önemli akademik merkezi konumundayken, ülkenin son yıllarda yaşadığı siyasi ve ekonomik istikrarsızlık Ezher’in itibarını zedeleyerek Mısır’ın Sünni dünyanın akademik merkezi olma niteliğini zayıflattı. Benzer şekilde, Suudi Arabistan da bir dönem Sünni dünyanın akademik merkezi olma iddiası taşıdı. Suudiler eğitim alanına yaptıkları devasa yatırımlarla İslam dünyasının her bir tarafından binlerce nitelikli insanı ülkelerine çekerek Suudi tarzı İslam anlayışını bu gençler üzerinden aşılayarak İslam dünyasında hatta küresel ölçekte yumuşak gücünü artırmaya çalıştı. Ancak, Selefi ideolojinin ayrıştırıcı niteliği ve radikal unsurlara doktriner temel oluşturması, Suudi Arabistan’ın bu alandaki rolünü zayıflatan bir faktör oldu. Dolayısıyla Suudilerin Sünni dünyanın akademik merkezi olmaya yönelik politikasının çöktüğünü söyleyebiliriz.
Bu yazının temel amacı, akademik merkez olmanın bir ülkenin yumuşak gücüne yaptığı katkıyı ortaya koyarak Sünni dünyada son çeyrek asırda ortaya çıkan akademik merkez eksikliğinin ortaya çıkardığı riskleri ve fırsatları analiz etmektir. Yazının temel iddiası, son çeyrek asırda Sünni dünyada ortaya çıkan akademik merkez boşluğunu doldurma konusunda Türkiye’nin önünde önemli bir fırsat bulunduğudur. Yazıda Türkiye’nin Sünni dünyanın akademik merkezi olabilmesinin imkanları tartışılacaktır.
Küresel Güç Mücadelesinde Akademik Merkezler ve Stratejik Etkileri
Uluslararası ilişkilerde güç kavramı, genellikle sert güç (hard power) ve yumuşak güç (soft power) olarak ikiye ayrılır. Bu iki kavram, devletlerin uluslararası sistemde etkilerini nasıl artırdıklarını anlamak için temel bir çerçeve sunar. Sert güç, bir devletin askeri ve ekonomik kapasitesi üzerinden tanımlanır ve genellikle zorlayıcı veya baskılayıcı unsurlar içerir. Bu güç kullanımı, devletlerin çıkarlarını doğrudan korumak veya rakiplerini caydırmak için uyguladıkları stratejileri kapsar. Sert gücün başlıca araçları zorlayıcı diplomasi, askeri ve ekonomik kapasitedir. Sert güç, genellikle kısa vadeli ve doğrudan etkili olsa da, tek başına sürdürülebilir bir dış politika aracı değildir. Aşırı sert güç kullanımı, uzun vadede ülkenin uluslararası imajına zarar verebilir ve dirençle karşılaşabilir.
Yumuşak güç, bir devletin kültürü, ideolojisi, dış politikası ve diplomasi faaliyetleri yoluyla çekicilik ve ikna gücü oluşturması anlamına gelir. Sert güçten farklı olarak, yumuşak güç tehdit veya zorlama yerine, gönüllü olarak benimsenme ve etkilenme esasına dayanır. Kültürel etki, eğitim ve akademik etki, ideoloji ve normatif güç yumuşak gücün başlıca unsurlarıdır. Yumuşak güç, uzun vadeli bir strateji gerektirir ve etkileri zamanla ortaya çıkar. Ancak, geniş kitleleri ve farklı toplumları etkileme kapasitesine sahiptir. Sert güç korku ve zorlama ile etkili olurken, yumuşak güç hayranlık ve ikna yoluyla nüfuz oluşturur.
Eğitim ve akademik etki, bir ülkenin politik ve ideolojik nüfuzunu yayma stratejilerinde en güçlü ve uzun vadeli araçlardan biridir. Kültürel ve akademik değişim programları, burslar, uluslararası öğrenci hareketliliği ve akademik iş birlikleri, bir ülkenin dünya üzerindeki etkisini derinleştiren unsurlar arasında yer alır. Bir devlet, binlerce nitelikli genci kendi ülkesine çektiğinde, yalnızca akademik bilgi aktarımı sağlamaz; aynı zamanda bu gençleri kendi kültürel, ideolojik ve siyasi değerleriyle tanıştırır. Eğitim süreçleri, genç nesillerin düşünce yapılarının şekillenmesinde büyük rol oynar. Uzun yıllar boyunca yabancı öğrencilerin bir ülkenin eğitim sisteminden geçmesi, onların o ülkenin bakış açısını, tarih anlayışını, kültürel değerlerini ve ideolojik çerçevesini benimsemesine neden olabilir.
Bu stratejinin en etkili örneklerinden biri Batı’nın yüzyıllardır uyguladığı akademik çekim politikasıdır. ABD, İngiltere ve Fransa gibi ülkeler, dünyanın dört bir yanından yetenekli öğrencileri kendi üniversitelerine çekerek küresel elitler üzerinde kalıcı bir etki yaratmaktadır. Harvard, Oxford, Sorbonne veya MIT gibi kurumlarda eğitim gören bireyler, sadece akademik bilgiyle değil, aynı zamanda o ülkelerin değerleri, yönetim anlayışı ve uluslararası politikasına ilişkin belirli bir perspektifle ülkelerine dönerler. Bu da uzun vadede eğitim yoluyla politik ve ideolojik nüfuz oluşturmanın bir yansımasıdır.
Sünni dünyada akademik merkez açığının oluşumu
Tarihsel olarak köklü bir geçmişe ve nitelikli bir akademik kadroya sahip olan Ezher Üniversitesi, Mısır’ın Sünni dünyanın akademik merkezi olmasında belirleyici bir rol oynamıştır. Mısır’ın tarihsel birikimi, entelektüel mirası ve nitelikli insan kaynağı bu süreçte önemli avantajlar sağlamıştır. Bu faktörler sayesinde Mısır, uzun yıllar boyunca İslam dünyasının dört bir yanından ihtisaslaşmak isteyen genç beyinler için bir cazibe merkezi olmayı başarmıştır. Ezher öncülüğünde İslami ilimler başta olmak üzere, sosyal bilimler ve teknik bilimler alanlarında çok sayıda nitelikli insan yetişmiş ve değerli bir akademik literatür oluşmuştur. Ezher’in sunduğu bu zengin entelektüel ortamdan faydalanan çok sayıda büyük düşünür yetişmiş ve kaleme aldıkları nitelikli eserler aracılığıyla Ezher’in vizyonunu İslam dünyasına taşımıştır.
“Arap Soğuk Savaşı” olarak tanımlanan 1950-1970 döneminde, Ezher’in İslam dünyasında oluşturduğu eğitim ve akademik etkiye karşı koymak ve Mısır’ın Ezher üzerinden ideolojik ve politik nüfuzunu bölge genelinde yaymasını engellemek isteyen Suudi Arabistan, 1962 yılında Medine İslam Üniversitesi’ni kurarak Sünni dünyanın akademik merkezi konumundaki Ezher’e meydan okuyan bir rekabeti başlattı.
Özellikle 1973 petrol ambargosu sonrası ekonomik olanakları katlanarak artan Suudiler, eğitime yaptıkları yatırımlarla ülkeyi Sünni dünyada alternatif bir akademik merkez haline getirdiler. Genişleyen Suudi üniversite sistemi ve dünyanın dört bir yanından gelen Müslüman gençlere sağlanan büyük çaplı burslar, Suudi Arabistan’a eğitim ve akademik etki alanında hatırı sayılır bir avantaj sağladı. Bu süreçte Suudi Arabistan, Ezher’in uzun yıllardır sahip olduğu merkezi konuma alternatif bir akademik merkez olarak yükseldi.
Ancak Suudi Arabistan’ın ayrıştırıcı ve radikalleştirici Selefi ideolojisinin, 2000 sonrası dönemde El-Kaide, IŞİD ve Taliban gibi örgütlere doktriner zemin teşkil etmesi, Suudi akademik modeline yönelik eleştirileri artırdı. Özellikle Arap Baharı sonrası süreçte Suudi devletinin başta Filistin meselesi olmak üzere Arap ve İslam dünyasındaki davalara karşı giderek duyarsızlaşması ve statükocu bir tutum sergilemesi, Suudilerin eğitim ve akademik etkiden kaynaklanan yumuşak gücünü önemli ölçüde zayıflattı. Benzer şekilde, Arap Baharı sürecinde Mısır’ın yaşadığı ekonomik ve politik istikrarsızlık, Ezher Üniversitesi’nin de itibarını ciddi şekilde zedeledi. Özellikle 2013 yılında, ülkenin seçilmiş ilk Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’ye karşı gerçekleştirilen askeri darbe sırasında, Ezher Şeyhi’nin darbecilerin yanında konumlanması ve halkına karşı silah kullanan askeri yönetimi desteklemesi, üniversitenin İslam dünyasındaki saygınlığına telafisi zor zararlar verdi. Bu durum, Ezher’in uzun yıllardır sahip olduğu akademik itibarının sorgulanmasına neden oldu ve üniversitenin Sünni dünyadaki merkezi konumunu zayıflattı.
Bu faktörler, Sünni dünyada önemli akademik merkez boşluğu ortaya çıkarırken, İran Şii dünyadaki akademik merkez statüsünü pekiştiren bir politikayı başarılı bir şekilde uyguladı. Şii dünyasının farklı bölgelerinden binlerce genci sunduğu uygun maliyetli ve kaliteli eğitim fırsatlarıyla ülkesine çekmeyi başaran İran, bu sayede başta Orta Doğu olmak üzere dünyanın birçok yerindeki Şiiler üzerinde politik ve ideolojik nüfuzunu güçlendirdi. Sonuç olarak, İran’ın resmi devlet politikası haline getirdiği “Şii dünyanın akademik merkezi olma” stratejisi başarılı bir biçimde uygulanırken, Sünni dünyada bu alanda ciddi bir gerileme yaşandı. Günümüzde, Şiiler için güçlü bir akademik merkezin varlığı sürerken, Sünni dünyada belirgin bir akademik merkez açığının net bir biçimde hissedildiği bir tablo ile karşı karşıyayız.
Türkiye Sünni dünyanın akademik merkezi olabilir mi?
İran’ın Şii dünyada eğitim ve akademik etki üzerinden genişleyen politik ve ideolojik nüfuzuna karşın, Sünni dünyada Suudi Arabistan ve Mısır akademisinin itibar kaybetmesi, önemli bir akademik merkez boşluğu oluşturdu. Suudi Arabistan’ın Selefi ideolojisinin bölgesel ayrışmalara yol açması ve Mısır’ın siyasi istikrarsızlık nedeniyle Ezher’in etkisini yitirmesi, Sünni dünyada güçlü bir akademik merkezin eksikliğini derinleştiriyor.
Bu bağlamda, Sünni dünyadaki akademik boşluğu doldurabilecek en önemli alternatifin Türkiye olduğu açık bir gerçektir. Türkiye, Orta Doğu’da herc-ü merclerin yaşandığı son çeyrek asırda siyasi ve ekonomik istikrarını güçlendiren bir ülke olmasına ilaveten güçlü akademik kurumları, geniş burs imkânları ve uluslararası öğrenci ağıyla bu alanda yükselen bir aktör konumunda. Hem geleneksel İslami ilimler hem de modern akademik disiplinlerde sunduğu eğitim imkânları, Türkiye’yi Sünni dünyada yeni bir akademik merkez olmaya aday kılıyor.
Türkiye’nin tarihsel mirası, Osmanlı geçmişinden gelen kültürel ve entelektüel bağları ve son yıllarda artan akademik yatırımları, onu bu alanda en güçlü seçenek haline getirdi. Özellikle Türkiye Bursları programı ve uluslararası öğrencilere sunulan akademik fırsatlar, Türkiye’nin eğitim yoluyla yumuşak gücünü artırmasını sağlıyor ve ülkeyi Sünni dünyada yeni bir akademik çekim merkezi haline getiriyor.
Türkiye, günümüzde Orta Doğulu akademisyenler için yalnızca bir çalışma alanı değil, aynı zamanda özgürce araştırma yapabilecekleri, akademik faaliyetlerini kesintisiz sürdürebilecekleri bir sığınak haline gelmiştir. Siyasi istikrarsızlık, baskıcı rejimler ve ekonomik zorluklar nedeniyle kendi ülkelerinde bilimsel üretim yapmakta zorlanan pek çok akademisyen, Türkiye’yi daha güvenli ve verimli bir ortam olarak görmektedir. Benzer şekilde, eğitim sistemlerindeki gerileme ve fırsat eşitsizlikleri nedeniyle kendi ülkelerinde nitelikli eğitim alma imkânı bulamayan zeki ve yetenekli öğrenciler de Türkiye’yi tercih etmektedir. Türkiye, gelişmiş üniversiteleri, uluslararası akademik iş birlikleri ve sunduğu burs imkânlarıyla bölgenin en parlak beyinleri için güçlü bir çekim merkezi haline gelmiştir. Bu durum, Türkiye’nin akademik alandaki uluslararası rolünü güçlendirirken, aynı zamanda bilim ve kültür diplomasisi açısından da önemli fırsatlar yaratmaktadır.
Bölgedeki akademik merkezlerin zayıflaması ve eğitim olanaklarının gerilemesi, Türkiye’yi doğal bir cazibe merkezi haline getirse de bu sürecin sürdürülebilir ve verimli olabilmesi için bazı kritik zorlukların aşılması gerekmektedir. Her şeyden önce, Türkiye’nin akademik alanda küresel ölçekte rekabet edebilir bir konuma ulaşabilmesi için nitelikli eğitim politikalarına ve akademik kapasitenin artırılmasına yönelik güçlü bir stratejiye ihtiyacı vardır. Bu, yalnızca üniversitelerin fiziksel altyapısını güçlendirmekle sınırlı kalmamalı, aynı zamanda bilimsel üretkenliği teşvik eden, araştırma fonlarını artıran ve uluslararası akademik iş birliklerini geliştiren yapısal reformları da içermelidir.
Ayrıca, Türkiye’ye yönelen yetenekli gençlerin akademik dünyada kalmasını sağlayacak teşvik mekanizmalarının oluşturulması büyük önem taşımaktadır. Akademik özgürlüğün güçlendirilmesi, bilim insanlarının üretkenliğini artıracak desteklerin sağlanması ve nitelikli akademik kadroların yetiştirilmesine yönelik uzun vadeli politikalar, Türkiye’yi sadece bölgesel değil küresel ölçekte de akademik bir çekim merkezi haline getirebilir. Fiziksel altyapı açısından önemli mesafeler kat edilmiş olsa da, Türk akademisinin niteliksel olarak gelişmeye duyduğu ihtiyaç göz ardı edilmemelidir. Bu çerçevede, eğitimde kaliteyi artırmaya yönelik reformların hayata geçirilmesi, bilimsel üretkenliği teşvik eden mekanizmaların güçlendirilmesi ve akademinin uluslararası rekabet gücünün artırılması temel öncelikler arasında olmalıdır.
Türkiye’nin Sünni dünyada akademik bir merkez olma potansiyeli, hem tarihsel mirası hem de mevcut akademik kapasitesi göz önüne alındığında önemli fırsatlar barındırmaktadır. Bölgedeki akademik merkezlerin zayıflaması ve eğitim sistemlerindeki gerileme, Türkiye’yi doğal bir çekim merkezi haline getirmiştir. Ancak bu potansiyelin gerçek bir başarıya dönüşebilmesi için nitelikli bir akademik vizyonun oluşturulması ve uzun vadeli bir strateji ile desteklenmesi gerekmektedir.
Türkiye’nin akademik alanda küresel ölçekte etkili bir aktör olabilmesi için eğitimde kaliteyi artırmaya yönelik reformlar gerçekleştirmesi, uluslararası akademik iş birliklerini güçlendirmesi ve bilimsel üretkenliği teşvik eden mekanizmalar geliştirmesi şarttır. Aynı zamanda, Türkiye’ye yönelen yetenekli gençlerin akademide kalmalarını sağlayacak teşvik mekanizmalarının oluşturulması, akademik özgürlüğün güçlendirilmesi ve akademik kadroların niteliğinin artırılması da bu sürecin temel yapı taşlarını oluşturacaktır.
Sonuç olarak, Türkiye’nin Sünni dünyanın akademik merkezi olma hedefi, sadece bölgesel bir güç olarak konumunu pekiştirmekle kalmayıp aynı zamanda küresel akademik rekabette de etkin bir aktör haline gelmesini sağlayacaktır. Ancak bu sürecin başarılı olabilmesi için güçlü bir akademik ekosistem inşa edilmeli, eğitimde sürdürülebilir kalite anlayışı benimsenmeli ve Türkiye’nin bilim ve kültür diplomasisi alanında etkili politikalar geliştirmesi sağlanmalıdır.
*Doç. Dr., Mardin Artuklu Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölüm başkanı., [email protected].