Su Egemenliği Bir Tedarik Sorunu Değildir

Afrika’nın büyük bölümünde su politikası, son on yıllar boyunca tanıdık ve görünüşte makul bir seyir izlemiştir: Büyük barajlar inşa etmek, daha derin kuyular açmak, havzalar arasında su taşımak ve giderek artan biçimde tuzdan arındırmaya yönelmek. Bu yatırımlar çoğu zaman gerekliydi ve pek çok durumda acil krizlerin önüne geçilmesini sağladı.

Ancak bu yaklaşım, su güvenliğinin nasıl kavramsallaştırıldığına dair daha derin bir başarısızlığı da gözler önüne seriyor.

Politikadaki baskın soru — daha fazla suyu nasıl harekete geçirebiliriz? — dar, arz odaklı bir zihniyeti yansıtır. Oysa iklim krizinin, bozulmuş toprakların ve artan enerji maliyetlerinin damgasını vurduğu günümüzde bu soru artık yetersizdir. Daha rahatsız edici bir soruyla yüzleşilmesi gerekir: Neden bu kadar çok su, düştüğü yerde kalamıyor?

Kıtlık: Politik ve Bölgesel Bir Sonuç

Hidroloji ve toprak bilimi bu soruna oldukça yalın bir açıklama sunar. Su mevcudiyeti yalnızca yağış miktarıyla değil; toprağın, arazinin ve bitki örtüsünün durumu ile belirlenir.

Bozulmuş araziler suyu hızla dışarı atar. Yağmur, yüzey akışına, erozyona, sellere ve yeraltı suyu yenilenmesinin kaybına dönüşür. Oysa sağlıklı peyzajlar bunun tersini yapar: Suyu yavaşlatır, emer ve zamanla yeniden dağıtır.

Bu açıdan bakıldığında, kıtlık sadece iklimsel bir mesele değildir. Aynı zamanda politik ve bölgesel bir sorundur. Toprağı cansız, ekosistemleri gözden çıkarılabilir, suyu ise başka yerlere —çoğu zaman onu üreten topluluklardan ve arazilerden çok uzak bölgelere— aktarılıp denetlenecek bir kaynak olarak gören arazi kullanım kararlarının birikimli sonucudur.

Çıkarımı Genişletmek Değil, Döngüleri Onarmak

Gereken şey, zaten zorlanmış bir sisteme eklenen yeni bir teknolojik çözüm değil; önceliklerin kökten değişmesidir: Sürekli çıkarım yaklaşımından uzaklaşıp, suyun peyzajlarda kalmasını mümkün kılan koşulların yeniden tesisine yönelmek.

Bozulmuş arazilerin yeniden sulanması, gıda güvenliğini güçlendirir, afet risklerini azaltır, enerji yoğun sistemlere bağımlılığı düşürür ve kırsal geçim kaynaklarını istikrara kavuşturur. Bu kazanımlar, altyapı merkezli maliyet-fayda analizlerinde çoğu zaman göz ardı edilir; oysa toplumsal istikrar ve uzun vadeli dayanıklılık açısından yaşamsal önemdedir.

Bu, altyapıya karşı bir argüman değildir. Bu, yalnızca altyapının, bozulmuş ekosistemleri ve işlevsiz bölgesel yönetişimi telafi edebileceği yanılgısına karşı bir uyarıdır.

Güç, Koordinasyon ve Sorumluluk

Peyzaj restorasyonu, nötr bir teknik müdahale değil; özünde politik bir pratiktir. Bu süreç, arazinin kim tarafından kontrol edildiği, hangi bilgiye değer atfedildiği ve hangi zaman ufuklarının esas alındığı gibi soruları gündeme getirir.

Hidrolojik döngülerin yeniden tesisi; bakanlıklar arası eşgüdüm, uzun vadeli ekolojik süreçleri koruyacak yasal çerçeveler ve çoğu zaman merkeziyetçi planlama tarafından dışlanmış olan yerel ve geleneksel uygulamaları tanıma iradesi gerektirir.

Devletin rolü doğayı mikro düzeyde yönetmek değil, başarıyı yeniden tanımlamaktır: Yalnızca sağlanan metreküplerle değil, azaltılan risklerle; yalnızca tamamlanan projelerle değil, istikrara kavuşturulmuş sistemlerle ölçülen bir başarı.

Altyapının Ötesinde Egemenlik

Su egemenliği, yalnızca barajların yüksekliği ya da tuzdan arındırma tesislerinin üretim kapasitesiyle ölçülemez. Su egemenliği, bir toplumun suyu erişilebilir, karşılanabilir ve uzun vadede dayanıklı kılan ekolojik ve bölgesel koşulları sürdürme kapasitesiyle ölçülür.

Kıtlık ile dayanıklılık arasındaki fark yağış miktarından değil; toprağın, bilginin ve uzun vadeli tercihlerin üzerinde gücün nasıl kullanıldığından kaynaklanır.

Su politikası bu yapısal gerçeklerle yüzleşmediği sürece, kıtlık bir teknik başarısızlık olarak değerlendirilmeye devam edecektir — oysa bu, esasen bir yönetim başarısızlığıdır.

Kaynak: https://znetwork.org/znetarticle/water-sovereignty-is-not-a-supply-problem/