İsrail’in Filistin halkına yönelik uzun yıllardır sürdürdüğü sistematik şiddet, apartheid/ırkçı-ayrımcı rejimi ve soykırım pratiği yalnızca askeri ya da siyasi alanlarla sınırlı kalmamakta; kültürel ve sportif düzlemlerde de kendini göstermektedir. Özellikle futbol, bu tahakküm düzeninin estetikleştirildiği, toplumsallaştırıldığı ve uluslararası meşruiyet üretimi için kullanıldığı kilit bir araç haline gelmiştir. Ancak bu tahakküm yalnızca İsrail devletiyle sınırlı değildir. Diğer bir ifade ile İsrail’i çok boyutlu soykırım ve ırkçılık pratiklerini tatbik etmeye muktedir kılan, Siyonist rejimi destekleyen ve görünmez kılan daha geniş, çok katmanlı bir yapı vardır. Bu yapı, devletlerin, uluslararası kurumların, medya aygıtlarının, sponsorluk ilişkilerinin ve sessizliği örgütleyen siyasi çıkarların iç içe geçtiği bir ulusötesi tahakküm kompleksidir. Bu anlamda İsrail’in gerek kendi içerisinde gerekse uluslararası arenada futbol alanında uyguladığı ayrımcı-ırkçı pratikler, Filistinli futbolculara yönelik soykırım politikaları ve uluslararası spor kurumlarının çifte standartlı sessizliği, bu tahakküm kompleksinin spor üzerinden nasıl işlediğini ortaya koymaktadır.
Tribünlerde Kurumsallaşan Irkçılık
İsrail futbolunun kurumsal mimarisi, uzun yıllardır Arap karşıtı ırkçılığın yeniden üretildiği bir zemin işlevi görmektedir. Bu ırkçılık, münferit vakalarla sınırlı değildir; tam aksine, yapısal ve kurumsal nitelikler taşımaktadır. Örneğin Beitar Jerusalem FC’nin Arap futbolculara yönelik kapalı duruşu, sadece bir kulüp politikası değil; İsrail toplumundaki etno-siyasi ayrışmanın tribünlerdeki tezahürüdür. Bu kulübün taraftar grubu olan La Familia’nın yıllardır sistematik biçimde “Arapları öldür” ya da “Köyün yansın Muhammed” gibi nefret söylemlerini tribünlerde dolaşıma sokması, futbolun bir şiddet aygıtına dönüştüğünü göstermektedir. Irkçılığın bu düzeyde kurumsallaşmış olması, futbolu bir eğlence formu olmaktan çıkarıp, etnik tahakkümün kolektif olarak sahnelendiği bir kamusal ritüele çevirmektedir. Üstelik bu ritüel yalnızca saha içinde değil, giderek uluslararası boyuta taşınmakta; Maccabi Tel Aviv gibi kulüplerin Avrupa’daki maçlarında benzer nefret söylemleri, sokak gösterileri ve provoke edici eylemlerle kendini göstermektedir. Bu anlamda özellikle Hollanda futbol kulüplerinin İsrail’in soykırım kültüründen etkilenip İsrail lehine ayrımcı politikalar güttüğü gözlemlenmiştir.
Sporla Soykırımdan Aklanma
Futbol, bu bağlamda yalnızca bir rekabet değil; aynı zamanda bir meşruiyet üretim aracıdır. İsrail’in uluslararası turnuvalarda temsil edilmesi, yalnızca sportif başarıları değil, aynı zamanda siyasi olarak “normal bir devlet” algısının inşasını da içerir. Bu meşruiyetin sürdürülebilirliği ise, sporun küresel dili üzerinden yürütülen bir aklama (whitewashing) stratejisi ile sağlanmaktadır. Her uluslararası maç, her milli forma, her marş ve her medya yayını, Gazze’de yıkılan stadyumların, öldürülen futbolcuların ve yok edilen altyapının üzerini örten estetik bir örtü işlevi görmektedir. Böylece soykırımın kamusal yüzü silinirken, yerini sportmenlik, rekabet ve “oyun” almaktadır. Bu örtme stratejisinin merkezinde yalnızca İsrail değil; ona alan açan ve bu alanı görmezden gelen uluslararası medya, spor kurumları ve sponsor ağları da yer alır.
Sessizlik Siyaseti
Uluslararası futbol otoriteleri, özellikle FIFA ve UEFA, kendilerini evrensel değerler çerçevesinde konumlandırarak ırkçılıkla mücadele, barışın teşviki ve çok kültürlülüğün savunuculuğunu yapma iddiasındadır. Ancak bu söylemler Filistin meselesi söz konusu olduğunda açık bir ikiyüzlülükle maluldür. Rusya’nın Ukrayna’yı işgal etmesi sonrasında uluslararası turnuvalardan men edilmesi gibi hızlı ve radikal adımlar, bu kurumların gerektiğinde siyasi pozisyon alabildiklerini göstermektedir. Ancak aynı refleks, 75 yılı aşkın süredir devam eden İsrail işgali ve Gazze’de sivillerin hedef alınması karşısında işletilmemektedir. Filistin Futbol Federasyonu’nun yaptığı başvurular sistematik biçimde göz ardı edilirken, Batı Şeria’daki yasa dışı yerleşimlerde faaliyet gösteren kulüpler İsrail liglerinde yer almaya devam etmektedir. Bu durum, FIFA’nın kendi tüzüğünü dahi ihlal ettiği halde herhangi bir yaptırımla karşılaşmamasını meşrulaştırmak için “tarafsızlık” ilkesinin nasıl araçsallaştırıldığını açıkça ortaya koymaktadır. İsrail lehine kurulan uluslararası tahakküm mekanizmasına rağmen Filistin sporu ve futbolu da bir direniş aracı olarak kodlamış ve bu yönde kurumsallaşma yollarını da denemiştir.
Filistin’in Futbol Sahasındaki Mücadelesi
Filistin’in FIFA üyeliği, yalnızca bir federasyonun tanınması değil; aynı zamanda ulusal kimliğin, kolektif hafızanın ve halk iradesinin uluslararası düzeyde temsili anlamına gelmektedir. Ancak bu temsil hakkı, İsrail’in sürekli olarak kuşatması altındadır. Yerleşimci teröristler ve İsrail işgali nedeniyle Filistinli futbolcuların seyahat edememesi, takımların antrenman yapacak saha bulamaması, stadyumların bombalanması ve tesislerin askeri üsse dönüştürülmesi gibi uygulamalar, bu temsiliyetin içeriğini fiilen boşaltmaktadır. Bundan ötürü Filistinliler için sanat, eğitim gibi futbol da yalnızca rekabet değil; direnişin kültürel bir formu olarak görülmektedir. Özellikle İntifada döneminde futbol kulüplerinin halk örgütlenmesinde oynadığı rol, sporun politik anlamını güçlendirmiştir. Bugün dahi, futbol Filistinli gençler için sadece bir oyun değil; varoluşsal bir anlatıdır.
Halk Dayanışması ve Tribünlerin Siyasal Özneliği
İsrail lehine tesis edilmiş uluslararası hukuksuzluk mekanizması ve tüm bu yapıya karşı, halkların dayanışma mekanizmaları da spor sahasında kendine alan açmaktadır. Özellikle Celtic FC taraftarlarının yıllardır Filistin’e yönelik sergilediği etik duruş, tribünlerin politik bir özneliğe dönüşebileceğini göstermektedir. Bu duruş yalnızca bayrak sallamakla sınırlı değildir; yardım kampanyaları, UEFA’ya karşı kampanyalar ve dayanışma protestolarıyla kurumsal sınırları aşan bir halk vicdanının kolektif sesi haline gelmiştir. Celtic taraftarlarının Filistin’e yönelik desteği, kulübün tarihsel olarak İrlanda’nın sömürge geçmişinden ve mülteci kökenlerinden beslenen, mazlum halklarla dayanışma temelli kimliğiyle yakından ilişkilidir. Bu tarihsel deneyim, Filistin’in sömürgecilik karşıtı mücadelesiyle güçlü bir özdeşleşmeye zemin hazırlamaktadır. Celtic örneği, tribünlerin yalnızca skorun değil, tarihsel adaletin de alanı olabileceğini; sporun hegemonik düzenin bir taşıyıcısı değil, halkların direniş sahası olarak yeniden tanımlanabileceğini göstermektedir. Bu anlamda, Filistin meselesi yalnızca siyasi değil; aynı zamanda kültürel, estetik ve etik bir sorumluluk meselesi olarak da görülebilir.
Sonuç: Sporun Gerçek Tarafı
İsrail’in uluslararası spor müsabakaları, kurumları üzerindeki tahakküm; bir diğer ifade ile Siyonist otoriterizmin futbol arenasındaki uyguladığı yapısal ırkçılık ve Filistinli sporculara yönelik soykırımsal pratikler ve uluslararası kurumların sessizliği, sporun tarafsız olmadığı gerçeğini gün yüzüne çıkarmaktadır. Bugün spor, kimin hayatının anlatılmaya değer, kimininkinin silinmeye mahkûm olduğunu belirleyen bir anlatı savaşının cephesidir. Bu bağlamda “İsrail” yalnızca bir devlet değil; medya aygıtları, uluslararası spor kurumları, sponsorluk zincirleri ve Batı devletlerinin diplomatik korumasıyla birlikte hareket eden ulusötesi bir tahakküm kompleksinin görünen yüzüdür. Bu kompleks, yalnızca Filistinlilerin değil, dünyanın farklı coğrafyalarında ezilen halkların sesini bastırmakta, sporun evrensel değerlerini metalaştırarak araçsallaştırmaktadır. Bu nedenle Filistin davası bütün uluslararası kurumsal baskılara rağmen tribünler yankı bulmaktadır. Çünkü spor sahaları yalnızca rekabetin değil; adaletin, hafızanın ve dayanışmanın da mekânı olarak tezahür etmektedir.