Sonu Gelmeyen Savaşı Sürükleyen İsrail Ordusu
İsrail’de genel seçime bir hafta kala, seçimin ülkenin savaşlarına son vermeyi taahhüt eden bir hükümeti iktidara taşıyabileceği yönündeki her beklenti buharlaştı. İsrail’in siyasi kültürü, Hamas’ın 7 Ekim 2023’teki saldırısından önce de sağa kayıyordu; bu kayış o tarihten beri yalnızca hızlandı.
Anketlere göre bugün İsraillilerin neredeyse dörtte üçü askerlerin Gazze’de kalmasını istiyor; bunların yüzde 55’i bölgede uzun vadeli bir askerî varlıktan yana. İsraillilerin yaklaşık yüzde 80’i ise İsrail Savunma Kuvvetlerinin (IDF) Lübnan’daki savaşı sürdürmesini istiyor. Genç, seküler ve sola yakın İsraillilerin ülkeyi terk etme eğilimi de giderek güçleniyor.
Bu sağa kayış, Başbakan Binyamin Netanyahu’nun yeniden seçilme şansını artırmalı; yine de seçimi kazanamayabilir. Son anketler, emekli General Gadi Ayzenkot’un başını çektiği bloğun seçimi kazanmada favori olduğunu gösteriyor, ancak Ayzenkot’un Knesset’te salt çoğunluk için gereken sandalye sayısına ulaşamaması bekleniyor.
Ayzenkot, 7 Ekim saldırısından kısa süre sonra Netanyahu’nun dar savaş kabinesine alındı, ancak sekiz ay sonra istifa etti. Kabinenin, esirlerin geri getirilmesi, Hamas’ın yönetme kabiliyetinin ortadan kaldırılması ve tahliye edilen sakinlerin kuzey İsrail’e geri döndürülmesi dahil hedeflerinde “tamamen başarısız” olduğunu söylemişti.
Ayzenkot, askerî kariyerinin son döneminde Lübnan’da askerî denetimi öngören Dahiye doktrininin destekçisiydi. Bu doktrin, paramiliter bir ayaklanmaya, ayaklanmayı desteklediği düşünülen sivil nüfusa yönelik geniş çaplı saldırılarla karşılık vermeyi savunuyor. İsrail’in Gazze’ye yönelik savaşının temelinde de bu yaklaşım yatıyor ve bölgenin büyük bölümünün yıkılmasına yol açtı.
Şimdi göreve gelirse Ayzenkot, Netanyahu’nun gücü merkezileştirme çabalarını, örneğin başbakanın yargının ve diğer kurumların rolünü sınırlama planını, frenleyebilir; ancak güvenlik konularında pek fazla değişiklik getirmesi beklenmiyor. İran konusunda daha temkinli davranabilir, ama Donald Trump ne iddia ederse etsin bu mücadele en azından şimdilik zaten kaybedilmiş durumda. Ayzenkot’un, işgal altındaki Batı Şeria genelindeki yerleşimcilere merkezî hükümet desteğini ve ordunun Gazze’de ve Lübnan’da gerekli gördüğü her düzeydeki gücü sürdürmesi muhtemel.
Yani seçimi Netanyahu kazansa da Ayzenkot kazansa da, bundan sonra olacaklar büyük ölçüde IDF’nin üst düzey komuta kademesinin ileriye dönük uygun yolu nasıl gördüğüne bağlı. IDF’nin düşünce yapısına ilişkin yeni bir analiz tam da bu noktada, iç karartıcı olsa da, son derece yararlı.
İsrail Ulusal Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü (INSS) tarafından yayımlanan “Yeni” Ulusal Güvenlik Konsepti, İsrail’in kalıcı bir savaş yürütmesi gerektiği, uzun vadeli bir barış çözümüne yer olmadığı sonucuna varıyor. Belgeye göre 7 Ekim felaketi göz önüne alındığında başka bir yol yok.
Analizi INSS’nin icra direktörü, yedek Tümgeneral Tamir Hayman kaleme aldı. Hayman, İsrail Ulusal Savunma Kolejinin eski komutanı ve IDF İstihbarat Başkanlığının eski başkanı. Yazıda bunun zorunlu olarak kendi kişisel görüşü olmadığını, İsrail ordusunun üst kademelerindeki mevcut düşüncenin bir değerlendirmesi olduğunu açıkça belirtiyor.
Hayman’a göre bu düşünce, beş temada toplanabilecek bir dizi ilkeye dayanıyor.
İsrail’in Yahudi kimliği, demokrasisinden daha önemlidir. Ülkenin Yahudi devleti olarak varlığını sürdürmesi, ne pahasına olursa olsun, demokratik değerlerin aşınması anlamına gelse bile, öncelikli tutulmalıdır.
Barış bir pazarlık aracıdır, asla nihai hedef değildir. Anlamlı bir barış anlaşmasına ulaşılamaz, çünkü böyle bir anlaşma sürekli yeniden değerlendirme gerektirir; dolayısıyla Arap aktörlerle varılan her anlaşma ancak geçici olabilir ve başka politika hedeflerine ulaşmanın bir yolundan ibarettir. Hayman’ın ifadesiyle: “Siyasi olarak ‘barış’, sol ‘barış kampını’ temsil eden naif bir kavram sayılıyor; bu kamp, sağ ‘güvenlik kampını’ temsil eden ‘güvenlik’ ile gerilim hâlinde ya da doğrudan karşıt konumda.”
Arap devletleri var olmamalıdır. Arap devletleri gerçek birer ulus devlet olarak görülmemelidir, çünkü çoğu öyle değildir. İsrail ordusu onları bunun yerine “ortak bir tarihten ve kurucu bir ulusal vizyondan yoksun kabileler ve etnik gruplar topluluğu” olarak görüyor. İstikrarlarının sarsılması teşvik edilmelidir, çünkü bu, güçlü ulus devletlerle yüzleşmekten daha kolay yönetilebilir. Saldırı, savunmaya göre öncelikli olmalıdır; bu, önleyici saldırıları ve savaşları kapsar, bunun zor olduğu yerlerde ise ileri savunma gerekebilir.
Savaş, kendi gücüne dayanmanın şart olduğu kurucu bir durumdur. Onlarca yıl süren barış görüşmeleri 7 Ekim’e yol açan bir hataydı; önleyici savaş ise başarıyı en baştan güvence altına alır. Bu önleyici savaşlarda İsrail kendi imkânlarına güvenmelidir, çünkü başlıca müttefiki ABD, kendi “devam eden toplumsal ve siyasi kaymaları” yüzünden “yakında İsrail’i terk edecek” olan, gücü azalan bir devlettir.
İsrail-Filistin çatışması kalıcı bir İsrail-Arap çatışmasıdır. Hayman şöyle yazıyor: “Bir Filistin ulusal hareketinin varlığı, sömürgecilik sonrası suçluluğa dayanan, sahici olmayan bir Batı anlatısıdır.” Filistin mücadelesi uygulamada İsrail Devleti’ni yok etmeye yönelik bir Arap girişimidir ve buna karşı ilkeli bir muhalefet gösterilmelidir. Güvenlik, yerleşimin önemli rol oynadığı, bütün bölgenin denetiminden gelir ve bu koşullarda “Yahudi devletinde kalmayı seçen İsrail Toprakları’nın Arap sakinlerine ikamet hakları ve yerel özyönetim tanınacaktır.”
Yinelemek gerekirse, tamamı okunması gereken Hayman’ın analizi, zorunlu olarak onun kişisel görüşü değil, bugünkü İsrail askerî düşüncesine ilişkin kendi kavrayışıdır. Bu değerlendirme doğruysa, ortaya çıkan düşüncede kusur bulmak kolay.
İsrail’in daha önceki barış arayışının 7 Ekim’e yol açan bir hata olduğu, bunun yerine güvenliği artırmak ve saldırıyı önlemek için önleyici savaşa başvurması gerektiği savını ele alalım. Gerçekte IDF, 2008 ile 2021 arasında Gazze’de dört önleyici savaş yürüttü, 5 binden fazla Filistinliyi öldürdü, ancak İsrail’i güvenli olmaktan uzak bıraktı. Üç yılı aşkın süren yeni bir savaşa rağmen IDF bugün bile Gazze’nin geri kalanını işgal edemiyor; orada denetim hâlâ Hamas’ta.
Bu kadar bariz hatalara rağmen, daha önce anılan anket İsrail kamuoyunun çoğunluğunun ordunun görüşünü destekleyeceğini gösteriyor. İsrail, Küresel Kuzey ülkelerinin çoğundan çok daha fazla militarize olmuş bir devlet; IDF, olağandan çok daha fazla toplumun ve kültürün parçası. Bunun başlıca nedeni, Yahudi İsraillilerin çoğunun orduda görev yapmış olması ve birçoğunun yedek asker olması.
Bu, ordunun hem Gazze’deki hem de başka yerlerdeki suistimallerinin günümüz İsrail siyasi kültüründe görmezden gelindiği ya da olağanlaştırıldığı anlamına geliyor. Bu tür suistimaller, toplulukların yok edilmesini, yargılamasız hapsi, aç bırakmayı, işkenceyi ve çoğu çocuk olmak üzere on binlerce insanın toplu hâlde öldürülmesini kapsayabilir.
IDF içinde davranışlarına ilişkin görüş ayrılığı olduğunda bu, suç sayılacak kadar sorumsuzluk olarak ele alınıyor. Netanyahu’nun yakın tarihli NAZA belgeseline tepkisi buna örnek: başbakan, görüşme veren isimsiz muhalif IDF personelinin tespit edilip yargılanması için başsavcıya ve iç güvenlik servisinin başkanına talimat verdi ve onları “İsrail’in diplomatik ve güvenlik çıkarlarına” zarar vermekle suçladı.
Bütün bunlar, seçimi gelecek hafta kim kazanırsa kazansın, İsrail’in kendini çıkış yolunu görmenin zor olduğu bir güvensizlik tuzağına soktuğu anlamına geliyor. Filistinlilerin özlemlerini bastırmanın onlarca yıllık gerçeğiyle yüzleşemeyen bir devlet olarak İsrail söz konusu olduğunda akla tekrar tekrar “güvensizliği içinde aşılmaz” ifadesi geliyor.
Şimdilik ufukta bir son görünmüyor, peki değişim nasıl gerçekleşebilir? Sıradan IDF askerleri daha çok kaygı duymaya ve hizadan çıkmaya istekli olmaya başlayabilir, üstleri ise sonu gelmeyen savaşın uygarlıktan uzaklaşmış bir toplum ürettiğini fark etmeye başlayabilir. Bir başka ihtimal de Almanya, Birleşik Krallık gibi müttefiklerin ya da Trump sonrası bir ABD’nin kaybının askerî düşünceyi etkilemesi.
İsrail kamuoyunda da, özellikle uluslararası boykotlar etkisini göstermeye başladıkça, bir kayma yaşanabilir. Son üç yılda Filistinlilere verilen destek dünyanın her yerinde belirgin biçimde arttı ve bu kendiliğinden geçip gitmeyecek. İsrail’in yurt dışındaki diasporası şimdiden zor bir konumda; ülke, dünyanın büyük bölümünde haydut bir devletten biraz olsun farklı görülmüyor. INSS analizinin öngördüğü gibi İsrail savaşı sürdürmekte ısrar ederse bu daha da kötüleşecek.
Hamas 7 Ekim’deki saldırıyı ve öldürmeleri örgütlediğinde, hiç kuşkusuz İsrail toplumunu temellerine kadar sarsmayı amaçlıyordu. Bu amacında şimdiye kadar başarısız oldu, yine de İsrail, temelleri çürüyen bir bina gibi değişti. Eski Knesset Başkanı Avraham Burg, The Observer gazetesindeki yakın tarihli bir yazısında İsrail’i “her adayın alevi büyüttüğü bir düdüklü tencere” diye tanımladı. Bu, hiçbir devlet için iyi bir durum değil.
*Paul Rogers, Bradford Üniversitesi Barış Çalışmaları ve Uluslararası İlişkiler Bölümünde Barış Çalışmaları emeritus profesörü ve Ortak Hizmetler Komuta ve Kurmay Kolejinde fahrî üye. openDemocracy’nin uluslararası güvenlik muhabiri. Twitter’da @ProfPRogers hesabından takip edilebilir.
Kaynak: https://www.opendemocracy.net/israel-election-netanyahu-eisenkot-military-driving-endless-war-gaza-palestine-lebanon/