Şili’nin aşırı sağı, görünmek istediği kadar Trumpçı değil
Geçen ay Şili, Pinochet’den bu yana en sağcı başkanını göreve getirdi. Görüntüde alarm verecek çok sebep var: Başkan José Antonio Kast açıkça, 70’ler ve 80’ler döneminin diktatörünü hayranlıkla anıyor. Babası Nazi Partisi üyesiydi. Uluslararası basın bunu Şili’nin aşırı sağa kayması olarak nitelendiriyor ve Güney Amerika’nın başarı öyküsünün bile Trumpvari popülizme yenik düşebileceğinin kanıtı olarak gösteriyor.
Peki, Şili nasıl buraya geldi? Şili’nin temiz, güvenli ve işlevsel başkenti Santiago’da dolaştığınızda Şilililerin ülkelerini; acımasızca bölünmüş olarak, Pinochet yıllarını küçümseyip “diktatörlük” diye adlandıran solcularla, hayranlıkla “askeri hükümet” diye nitelendiren vatansever sağcılar arasında bir ikilem içinde tanımladıklarını duyacaksınız.
Şilililerin acıyla anlattığına göre, kutuplaşma Güney Amerika’nın, kalkınmada yıldızlaşan ülkesini ortadan ikiye ayırmakla tehdit ediyor. Kast’ın destekçilerinden veya başka herhangi bir kimseden duymayacağınız şey, Şili’nin işleyişini gerçekten değiştirebilecek temel politika anlaşmasını, yani ana hatları değiştirmeyi öneren bir şey olacaktır.
Çünkü Şili’nin kirli (!) sırrı şu: kutuplaşma göstermelik. Uzlaşma ise gerçek.
Gerçekten de ilk fark ettiğiniz şey bu. Santiago’daki havaalanından çıkıyorsunuz ve birdenbire kendinizi pürüzsüz, geniş, gelişmiş ülke standartlarında bir otoyolda buluyorsunuz… Almanya mı, İsveç mi? Bilmiyorum, sadece Latin Amerika’da epey seyahat ettim ve böyle bir otoyol hiç görmedim.
“Vay canına,” diyorum taksi şoförüne, “ne yol ama!”
Her birkaç yüz metrede yolun bir belirli bir kesiminin ücretini gösteren ışıklı tabelaları işaret ederek; “Bir de ne ödediğimizi görseniz,” diyor. “Hepsi özel işletmelere ait. Ücretler acımasız.”
Eski güzel neoliberal Şili, diye düşünüyorum kendi kendime. Hepimizin bildiği hikâye şu: General Pinochet’nin acımasız diktatörlüğü her şeyi özelleştirdi, yüzlerce muhalifi öldürdü ve ülkeyi 1973–1990 arasında anarşik kapitalist bir kalkınma yoluna soktu.
Ya da Santiago’nun seçkin özel işletme okulu ESE’de ders veren arkadaşım Juan Nagel’e sorana kadar bildiğimi sandığım hikaye buydu.
“Pinochet mi? Yok,” dedi. “Otoyolları özelleştiren Lagos’tu.”
Emin olmak için bir kez daha bakıyorum. Ricardo Lagos, 1990’larda Latin Amerika’nın demokratikleşme dalgasının kahramanlarından biriydi. Dahası adam sosyalistti. Kulağa hiç mantıklı gelmiyor.
Juan bana, “Lagos, cumhurbaşkanı seçilmeden önce 90’larda bayındırlık bakanıydı” diyor. “Sanırım ideolojik ılımlılık göstermeye çalışıyordu. Teknokratik yetenekleri vardı. Ama evet, otoyollar inanılmaz. Sadece, biliyorsun, pahalı.”
Yabancılar Şili hakkında birçok tembel varsayımda bulunuyor, acımasız bir diktatör tarafından sert sağcı bir yola sokulan, refahı baskıyla birlikte getiren bir ülke stereotipi, bu varsayım en iyi ihtimalle gerçeğin sadece bir kısmını yansıtıyor. Asıl gerçek çok daha ilginç. Kişi başı GSYH, 1975 ve 1982’deki iki yıkıcı resesyonla birlikte Pinochet’nin 17 yıllık iktidarı boyunca yalnızca yaklaşık yüzde 40 arttı. Şili’nin orta gelirli ülke statüsüne gerçek anlamda yükselişi demokrasiyle gerçekleşti: kişi başına düşen GSYİH (2010 sabit dolar cinsinden) 1990’daki yaklaşık 6.400 dolardan 2018’de 14.000 doların üzerine çıkarak iki katından fazla arttı ve yoksulluk 1987’deki %45’ten 2000’de %20’ye düştü.
Şili’nin kalkınmasına ilişkin başarı hikâyesi, sağlam liberal ilkelere dayanan kurumlar etrafında derinleşen bir konsensüsün hikâyesidir.
Bu sadece otoyollarla ilgili değil. Şili’nin zorunlu özel emeklilik tasarruflarına dayalı emeklilik sistemi ve bunun doğurduğu gelişmiş sermaye piyasalarıyla da ilgili. Çoğunlukla kurak olan bu ülkede muslukların akmasını sağlayan şeyle, özel ama işlevsel olan kamu hizmetleri ile ilgili. Herkesin erişebileceği kamu hastanelerini pahalı özel sağlık hizmetleriyle birleştiren karma sağlık sistemi ile ilgili.
Kast, göreve gelen yönetimini “acil durum hükümeti” olarak adlandırıyor; bu tanımlama, Şili’nin sorunlarına nasıl baktığı hakkında her şeyi anlatıyor, ancak önerdiği çözümlerin ne kadar radikal olduğu hakkında hiçbir şey söylemiyor. Aralık’taki zafer konuşmasında kocaman bir Şili bayrağının önünde dururken “Şili’nin düzene ihtiyacı var” dedi. “Sokaklarda, devlette, kaybolmuş önceliklerde düzen.” Bu düzeni yeniden sağlamak için 100 gün içinde 6 milyar dolarlık harcama kesintisi, belgesiz göçe karşı büyük bir baskı (göçmenlere göreve başlama gününe kadar “gönüllü” ayrılma süresi verdi) ve yüksek suç bölgelerine polis hatta ordu sevkiyatı vaat etti.
Görevdeki ilk haftasında, Peru sınırındaki ıssız çöl bölgesine hendekler kazdırıp geçişi engelleyen bariyerler kurdurmaya başladı ve yaklaşık 200.000 belgesiz göçmene yasal statü verme sözünden geri döndü. Devleti küçültmekten, bakanlık sayısını 25’ten 15’e düşürmekten, yatırımı artırmak için şirket ve sermaye kazançları vergilerini azaltmaktan söz ediyor. Söylemlerin tamamı aciliyet ve radikal değişimden bahsediyor.
Ama kurduğu kabineye bakınca tamamen başka bir şey görüyorsunuz: devrimci bir öncü kadro değil, bir yönetim kurulu. 24 bakanının yalnızca sekizi siyasi partilere mensup. Geri kalanı şirket yöneticileri, iş dünyası lobi gruplarının emektarları ve kariyerlerini Şili’nin ekonomik düzeninin içinde geçirmiş avukatlar. Ekonomi, madencilik, dışişleri gibi kritik bakanlıklar ülkenin büyük holdingleriyle iç içe geçmiş figürlere verildi.
Konuşmalarda Milei tarzı “motorlu testere politikası”ndan bahsediliyor, ancak pratikte bu tutum, Şili’yi 35 yıldır yöneten aynı kurumsal düzene daha da sıkıca sarılmak ve sınırda buldozerlerin yanında kameralar önünde palyaçoluk yapmak gibi görünüyor. Gerçekte Kast’ın daha az vergi, daha az devlet, daha fazla özel yatırımdan oluşan gündemi MAGA rüzgârından çok 1988 dönemi Cumhuriyetçi Parti’yi daha çok andırıyor.
Şili’de 1990’da demokrasinin yeniden tesis edilmesinden bu yana, aralarında yakın zamana kadar radikal solcu bir öğrenci lideri olan Gabriel Boric’in başkanlığını yaptığı son hükümet de dâhil olmak üzere birçok solcu hükümet görev yaptı. Hiçbiri bu temel düzenin ana hatlarını değiştirmedi. Sol hükümetler bunu biraz yeniden dengeler, mali yükü merdivenin daha üst basamaklarına kaydırır. Sağ hükümetler daha iş dünyası yanlısı, düşük vergili bir duruş alır. Ama kimse Şili sistemini kökten değiştirip yeniden kurmaktan bahsetmiyor, çünkü herkes bu sistemin bir şekilde işlediğini görüyor.
Birçok Şilili bu tanımlamaya dikkat kesilir. Onlar ülkelerini derinlemesine kutuplaşmış, geçmiş tarafından bölünmüş ve birbirine karşı küçümseyici ideolojik kabilelere ayrılmış bir yer olarak deneyimliyorlar. “İnsanlar sana dümdüz ‘öyleyse sen faşist misin komünist mi?’ diye soruyor,” diyor bir arkadaşım. “Garip.”
O eski yaraların izi hâlâ taze. Ama Santiago’nun etrafında dolaştığınızda, derin bölünme hikâyelerini etrafınızdaki açık refah ile bağdaştırmak zor.
Şili’nin başarısının bir başka inkâr edilemez işareti: tüm o Venezuelalılar. Venezuela çöktüğünde ve sekiz milyon hemşerim göç etmek zorunda kaldığında, neredeyse ABD’ye giden Venezuelalı sayısı kadar insan Şili’ye geldi. Şili, bölgenin açık ara en müreffeh ülkesi olduğu için Venezuelalılar tarafından cazip bir seçenek hâline geldi.
ABD’nin nüfusu Şili’nin 20 katı olduğundan, burada yaşayan 670.000 Venezuelalı ABD’deki 900.000 Venezuelalıdan çok daha görünür bir durumdadır. Servis sektöründe çalışanlarla konuşurken, birbirimizin Venezuelalı olduğunu anlayıp bunu kabul edip etmeme kararsızlığı yaşadığım o hafif garip anlar tekrar tekrar yaşandı.
670.000 Venezuelalının bir anda gelmesinden herkes memnun değil; Kast’ın seçmenleri genellikle buna öfkeyle yaklaşıyor. Belki radikal duruşların günün modası olduğunu hesaplayarak, belki de gerçekten de söylediği gibi Venezuelalıları hor gören bir tavır sergileyerek, Kast, Trumpvari tutumun, zamanın ruhunu yakalayacağına inanıyor. Fakat bu bile Şili’nin birinci sınıf dünya statüsüne geçtiğinin başka bir işareti: 2026’da anti-göçmenlik duygusu artık bir sağ popülistin seçilmesini sağlayacak kadar güçlü ve bundan daha etkili bir kanıt yok.
Bu da Şili’nin hiçbir yere savrulmayacağı anlamına geliyor. Ülkenin kurumları on yedi yıllık diktatörlüğe ve otuz beş yıllık demokrasiye, solcu hükümetlere, sağcı hükümetlere, radikal öğrenci liderlerine rağmen ayakta kalmayı başardı. Bu kurumlar Kast’ı da atlatacaklar, çünkü bu kurumların yarattıkları orta sınıf ülke, kurumları yıkılamayacak kadar değerli hale getirdi.
Gerçek Şili mucizesi budur.
*Quico Toro, Persuasion’a katkıda bulunan bir editör, Caracas Chronicles’ın kurucusu, Anthropocene Institute’te İklim Onarımı Direktörü ve One Percent Brighter adlı Substack’i yazmaktadır. Tokyo’da yaşamaktadır.
Kaynak: https://www.persuasion.community/p/chiles-hard-right-isnt-as-trumpy
Tercüme: Ali Karakuş