“Sermaye Bir Şey Değildir”
Hukuk Sisteminin Ekonomik Gücün Ön Dağıtımı
Popüler siyasi söylem, yeniden dağıtımın piyasalar eşitsizlik koşulları ürettikten sonra gerçekleştiği ya da gerçekleşebileceği fikrini sıklıkla öne sürer. Ancak bu anlatı temelden yanlıştır ve yanıltıcıdır. Yeniden dağıtım, şirketler, piyasalar veya rekabet henüz hiç var olmadan önce başlar; çünkü kullandığımız hukuki kavramlar ekonomik değeri bizzat kendileri kazandırır ve bunu eşitsiz biçimde yaparlar. Sermayenin hukuki kodlanması, ekonomik değeri en zengin kesime doğru yönlendiren bir dağıtım mekanizması işlevi görür.
Kapitalizm nihai olarak piyasalar aracılığıyla gerçekleşen mübadele, ekonomik rekabet, hatta mülkiyet ile tanımlanmaz. Bunları içermekle birlikte, başka sistemler de aynı şekilde bu unsurları barındırmıştır. Kapitalizm, sermayeye tanınan bir dizi özel hukuki niteliğe dayanır. Daha kesin bir ifadeyle kapitalizm, devletin ve hukukun, sermaye için yaratılan ve ona atfedilen hukuki nitelikler temelinde neyin sermaye olduğunu ve neyin sermaye olabileceğini tanımladığı bir sistemdir. Hukuk bilimci Katharina Pistor’un yazdığı gibi, “Görünen o ki kapitalizm, bir piyasa ekonomisinde malların mübadelesinden ibaret değildir; bazı varlıkların hukuki açıdan ‘steroid’ ile güçlendirildiği bir piyasa ekonomisidir.”
Profesör Pistor, “sermaye bir şey değil, bir niteliktir; ancak çoğu [iktisatçı] bunu henüz bilmiyor” diye savunur. Bu tespitin özünde, dikkatimizi sermayenin sahiplerinden, bir şeyi en başta sermaye yapan unsura yöneltme gibi temel bir görev yatar. Sermayenin bir şey değil, bir nitelik olduğu fikri, standart ekonomik anlatıların temel varsayımlarından bazılarını sarsmaktadır. Bir iktisatçı, toprağın emek ve tasarrufla birleşmesinin sermaye yarattığını söyleyebilir. Pistor’un savı ise, gerçekte bir varlığın, devletin hukuk aracılığıyla ona belirli yetkiler ve haklar bahşettiği anda sermayeye dönüştüğüdür. Mesele kesinlikle mevcut servetin korunması değil, toplumsal ontolojinin ve gerçek dünyadaki iktidar ilişkilerinin değiştirilmesidir.
Hukuk; bir varlığın veya kuruluşun süresiz varlığını sürdürebilip sürdüremeyeceğini, bir varlığın teminat olarak kullanılıp kullanılamayacağını, bir alacağın rakip bir alacağa göre önceliğe sahip olup olmadığını, haksız fiilden doğan kişisel sorumluluğun bulunup bulunmadığını, bir varlığın tekel rantı üretip üretmeyeceğini, fikirlerin özel mülkiyet konusu olup olamayacağını ve belirli hukuki korumaların ile dava sebeplerinin bulunup bulunmadığını ve bunların hangi durumlarda geçerli olacağını belirler. Devlet, sıradan insanların erişiminin ve onların ulaşabilecekleri mülkiyet türleri ile ölçeklerinin ötesinde tutulan yeni ekonomik güç biçimleri yaratır. Dolayısıyla sermaye, hukuken oluşturulmuş bir servettir.
Kapitalizm yalnızca ekonomik bir sistem değildir; bu sistem içindeki sermayenin gücü de yalnızca ekonomik bir güç değildir. O, devlet iktidarının somutlaşmış bir biçimidir. Kapitalizm, seçilmiş kuruluşlara ve varlık kategorilerine asimetrik ve farklı kapasiteler kazandıracak şekilde hukuki olarak kodlamak amacıyla siyasi ve hukuki iktidar tarafından kurulmuş bir sistemdir. Günümüzde gördüğümüz birikim ve eşitsizlik biçimleri ancak bu çerçeve içinde mümkündür. Devlet, zaten hem bir üretim hem de bir yönetim sistemi olan kapitalist sisteme hiçbir zaman yalnızca “müdahale” etmez. Devlet, bu sistemin işleyişini mümkün kılan kavramları ve kategorileri tanımlayarak, “eskisinden daha incelikli zincirlerle” güç ve ayrıcalık bahşeder. Siyasi otoriteden bağımsız bir varlığa sahip hiçbir ekonomik alan yoktur. Devlet; mülkiyetin, sermayenin, sözleşmenin, kurumsal yapının, menkul kıymetlerin, kredi vermenin ve paranın parametrelerini belirleyen hukuki kavramları oluşturur ve bunlara yetki kazandırır; ayrıca bunların her birine seçici biçimde farklı yetkiler ve ayrıcalıklar tanır.
Bu bakımdan Pistor’un çalışması, Ellen Meiksins Wood’un kapitalizm analizine benzemektedir. Wood, toplumsal sistemimizin siyasi ve ekonomik alanlar arasında bir ayrım tanıdığını, ancak bu kadar net bir ayrımın ancak siyasi iktidarın kurucu ve oluşturucu işlevi çoktan tamamlandığı için mümkün olduğunu savunur. Bu ayrımın kendisi tarihsel olarak üretilmiştir ve siyasi faaliyet (örneğin, çiftçileri topraklarından uzaklaştırmak için hukukun kullanılması, ardından bu toprakların birleştirilmesi ve çevrilmesi) şaşırtıcı bir hızla gündelik toplumsal yaşamın arka planına çekilir. Böylece kapitalizm içindeki üretici yaşam, bütün kavram ve kurumları siyasi iktidara dayanmasına rağmen, siyasi dünyadan bağımsız olarak gerçekleşiyor ve gelişiyormuş gibi görünebilir.
Pistor’un çalışması, bu yönüyle Ezra Heywood gibi Amerikalı bireyci anarşistlerin ortaya koyduğu teşhise dikkat çekici ölçüde benzeyen bir argüman da sunmaktadır. Pistor şöyle der: “Kapitalizm, özel aktörlere, yalnızca en belirgin olanlarını saymak gerekirse hukuk ve para sistemi gibi kritik toplumsal kaynakları, başkalarını dışlayarak özel servet ve iktidar inşa etmek için kullanma yetkisi verir; üstelik başkaları üzerinde bu gücü biriktiren ve onları kontrol etmeye çalışanların hesap verebilirliği de son derece sınırlıdır.” Egemen sınıfın, günümüzdeki aşırı yapısal eşitsizliklerin liberal toplumun ve serbest piyasa ekonomisinin doğal özellikleri olduğu yönündeki iddiasını sorgulamadan kabul ediyoruz; buna karşın milyarderler bile herhangi bir anlamda serbest bir piyasaya sahip olmadığımızı rahatlıkla dile getirebilmektedir.
Heywood ise gerçekte “değerin ve mübadelenin doğal yasalarının spekülatif artışı mahkûm ettiğini” savunuyordu. Bunu bilmiyoruz; çünkü şimdiye kadar, büyük ölçekli sermaye yığınlarına muazzam servet ve özel hukuki statüler tanıyan bir politik ekonomiden başka hiçbir şeyi denemedik. Bunun nedeni tam da Heywood’un da belirttiği gibi, mülkiyetin, servetin ve sermayenin doğal olarak büyüyüp birikmemesi, aksine “yayılma ve çürümeye eğilimli” olmasıdır. Devletin zorlayıcı gücü olmaksızın sermayenin kendi kendini büyüttüğü bir sistem mümkün değildir. Heywood, hükümetin sürekli desteği olmadan büyük sermaye yoğunlaşmalarının çeşitli biçimlerdeki fiziksel değer kaybı, kuşaklar boyunca bölünme ve küçülme ile piyasadaki gerçek rekabet sonucunda eriyip gideceğini kavramıştı. Bugün sistemimizde bulunan sermaye yoğunlaşmaları, “kamusal” kaynaklardan yapılan devasa yatırımları ve herkesin uymak zorunda olduğu kurallardan tanınan muafiyetleri gerektirmektedir.
Hukukun sermayeye her aşamada ve her ölçekte nasıl bağışıklık kazandırdığını ve bu sürecin nasıl krizlere yol açtığını gözlemleyebiliriz. Günümüzde karşılaştığımız tekeller ile aşırı konsolidasyon ve yoğunlaşma, bu sistemin kaçınılmaz sonuçlarıdır: Kapitalist politik ekonomide daha büyük şirketler rakiplerini yutar ve rekabetten korunmak için kendi faaliyet alanlarının etrafına hukuki ve düzenleyici hendekler inşa eder. Başka bir ifadeyle kapitalizm, serbest piyasaların ortadan kaldırılmasını veya daha en baştan engellenmesini gerektirir. Bu durum, bu sistemi incelemiş ya da deneyimlemiş hiç kimse için şaşırtıcı değildir; buna rağmen kapitalizmin gerçek ve özlü ekonomik özgürlükle sürekli özdeşleştirilmesini kabul etmeye zorlanıyoruz. Heywood, sanayiye ya da ticarete karşı değildi; yalnızca servetin, emek harcamaksızın kendi kendini artırmasına yönelik keyfî bir hukuki hakka sahip olması gerektiği düşüncesine karşı çıkıyordu. Başka bir yerde şöyle yazmaktadır:
Böylece, paraya tanınan sürekli değer artışı ve çoğalma sayesinde kapitalistler, emekçiler üzerinde bir tür doğaüstü güç elde ederler; öyle ki bir kuşağın mensubu, kendi soyunun desteğiyle gelecek bütün kuşaklardan vergi alabilir; faiz ise, para aristokrasisinin akbabalarının onun yaşamsal organlarıyla beslenebilmesi için Prometheus misali sanayiyi bağlayan altın zincirdir.
Sermayenin büyütülmesi sistemi, yeniden dağıtımı görünür ve açık sübvansiyonlar yoluyla (bunlar her ne kadar hayati önem taşısa da) değil, daha çok hukuki ve ekonomik kavramlar ile kurumların olağan işleyişi aracılığıyla gerçekleştirir. Siyasi-ekonomik tercihler mevcut olmakla birlikte hukukun içine gömülü olduğundan, sistem adeta simyasal bir dönüşüm gerçekleştirerek koşullu ayrıcalıkları doğal haklar veya serbest piyasanın özellikleriymiş gibi gösterir. Böylece sistemin dağılım ve eşitsizlik üzerindeki sonuçları ile siyasi niteliği ve kökeni başarıyla gizlenmiş olur. Kısacası bu, egemen sınıfın bir başyapıtıdır.
Devlet belirli bir şirkete veya sektöre doğrudan 250 milyon dolarlık bir sübvansiyon vermek isteseydi, en azından teoride, duruşmaları, ayrıntılı bütçeleri ve belirli hedefleri içeren olağan bir ödenek sürecinden geçmek zorunda kalırdı. Bu süreç, yalnızca törensel ya da şekli bir anlamda olsa bile, görünür olur ve siyasi tartışmaya açık hâle gelirdi. Ancak çok daha büyük aktarımlar, Pistor’un ifadesiyle, sistemin koduna işlenmiş ve aktarım gibi görünmeyen daha incelikli yollarla gerçekleştirilmiş ve gerçekleştirilmeye devam etmektedir.
Bu tür etkiler; ticari kuruluşlar, fikri mülkiyet, alacaklı ve borçlu ilişkileri, vergi sistemi, bankacılık ve finansal hizmetler ile menkul kıymetler dâhil olmak üzere daha birçok alandaki (bu liste tasarım gereği sürekli genişlemektedir) şeffaf olmayan hukuki doktrinler aracılığıyla yaratılabiliyorsa, maddi güç ve servetin en belirleyici aktarımlarının önemli bir kısmı hem siyaset öncesi hem de ekonomi öncesi olgular gibi görünebilir. Bunlar kamusal ve toplumsal bilinçten tamamen silinir.
Hukuk bilimci David Sugarman, “1790 sonrası özel hukukun dönüşümü”nü tartışırken, “teknik hukuki doktrin yoluyla sağlanan sübvansiyonlar, altta yatan siyasi tercihleri gizlemiştir. Bu yöntem, maliyetin toplumun daha geniş kesimlerine yayılmasını ve kalkınmanın doğrudan vergilendirme yoluyla teşvik edilmesi hâlinde ortaya çıkacak daha açık kamusal tartışma ve denetimi önlemiştir.” görüşünü ileri sürmektedir. Kapitalist sistemin liyakate dayalı bir serbest piyasa kılığına bürünebilmesini mümkün kılan unsurlardan biri de budur. Devlet, ekonomik fırsatları, pazarlık gücünü ve getirileri mali araçlar kadar hukuki araçlar yoluyla da dağıtabilir. Elinde çok sayıda araç bulunmaktadır ve sermayeye tanınan karmaşık ve erişilmesi güç ayrıcalıklar aracılığıyla ekonomik hiyerarşileri yeniden şekillendirmeyi sürdürmektedir. Kapitalistin ve onun danışmanlarının bakış açısından en iyi sübvansiyon, hukuk sisteminin arka planında kaybolarak sistemin tasarımının kalıcı bir özelliği hâline gelen sübvansiyondur.
Bu sistem, kavramlarının ve kategorilerinin doğruluğunu kabul etmeye devam ettiğimiz sürece aşılmaz ve değiştirilemez olacaktır. Sermayeyi, hukukun gücü tarafından üretilen bir ilişki biçimi olarak değil de bir nesne ya da şey olarak ele aldığımızda, sermayeye yönelik devasa ölçekli ekonomik ön dağıtım uygulamalarının serbest bir ekonominin tarafsız işleyişiymiş gibi görünmesine izin vermiş oluruz. Kapitalizm, ekonomik bir sistem olmaktan önce ve ondan daha fazla, siyasi ve hukuki bir sistemdir. Kaynak kodunu göremediğimiz sürece, bu siyasi ve ekonomik sisteme karşı ciddi bir meydan okuma ortaya koyamayız.
*David S. D’Amato avukat, iş insanı ve bağımsız bir araştırmacıdır. Future of Freedom Foundation’da Politika Danışmanı olarak görev yapmakta ve The Hill için düzenli olarak görüş yazıları kaleme almaktadır. Yazıları Forbes, Newsweek, Investor’s Business Daily, RealClearPolitics, The Washington Examiner ile popüler ve akademik nitelikteki birçok başka yayında yayımlanmıştır. Çalışmalarına, ACLU ve Human Rights Watch başta olmak üzere çeşitli kuruluşlar tarafından atıfta bulunulmuştur.