Şeb-i Arûs: Ölümün Gecesi, Vuslatın Şafağı…

İnsan, bilincinin ilk kıvılcımıyla dünyaya gözünü açtığı andan itibaren iki karanlığın arasında yaşar:
Biri doğumdan önceki sessizlik, diğeri ölümden sonraki bilinmezlik…
Bu iki karanlık, insan ruhuna durmaksızın sorular fısıldar. Ve bu sorular, yalnızca cevap arayan aklın değil; anlam arayan kalbin de ağır yükü olur.

“Biz kimiz?”
“Buraya nereden geldik?”
“Ve nereye gidiyoruz?”

İnsan, yeryüzünde öleceğini bilen tek varlıktır. Ölüm yalnızca insanda şuur hâline gelir. Hayvan yaşar ve ölür; insan ise öleceğini bilerek yaşar. İşte bu bilgi onun kaderidir. Ve bu kader, onu felsefeye, dine, şiire, isyana, duaya ve nihayet aşka sürükler…

Ölüm üzerine düşünmek, herhangi bir mesele üzerine düşünmek değildir. Ölüm üzerine düşünmek, insanın kendi yokluğunu düşünmeye cesaret etmesidir. Bu yüzden ölüm, insan düşüncesinde hiçbir zaman tali bir konu olmamıştır. Felsefeden dine, sanattan mimariye, şiirden mûsikîye kadar bütün büyük düşünce damarları bu hakikatin etrafında dönüp durmuştur. Ölüm, düşüncenin yeraltı nehri gibidir; görünmez ama geçtiği her yere hayat verir…

Tarih boyunca insanlık bu soruya üç büyük cevap verdi:
Kimi dedi ki ölüm her şeyin bittiği yerdir.
Kimi dedi ki ölüm bir kapıdır; ardında başka bir âlem vardır.
Kimi dedi ki ölüm, bireyin çözülüşü ama özün devamıdır.

Epikür, ölüm korkusunu kökünden söküp atmak istedi: “Biz varken ölüm yoktur; ölüm varken biz yokuz.”
Ona göre ölüm, hissiz ve bilinçsiz bir yokluktan ibaretti.

Materyalistler bilinci beyne hapsettiler; beden çökerse bilincin de çökeceğini söylediler.
David Hume, kalıcı bir benliğin yalnızca bir yanılsama olduğunu savundu; izlenimler zinciri koptuğunda geriye “ben” diye bir şey kalmazdı.
Sartre için ölüm, bütün imkânları susturan mutlak bir kesintiydi.
Camus içinse ölüm, insanın sonsuzluk arzusu ile suskun evrenin çarpışmasından doğan saçmanın en kesin kanıtıydı.

Ama bu seslerin karşısında başka sesler de vardı…

Platon’a göre ruh, doğumla başlamaz; idealar âleminden, (Kâlû Belâ’dan) gelir. Bilgi dediğimiz şey, aslında hatırlamaktan ibarettir. Ölüm ise ruhun beden hapishanesinden kurtuluşudur.
Aristoteles, bireysel ruhu tartışmalı bıraktı ama “etkin akıl”dan söz etti; ölümden sonra evrensel bir akla karışan bir bilinç ihtimalini kapı aralığında bıraktı.

Kilise filozofları bireysel dirilişi savundular: Augustinus ruhun kalıcılığını, Aquinas ise ruhun yeniden dirilen bedenle tamamlanacağını söyledi.

Doğu’nun kadim sesleri ise bambaşka bir hikâye fısıldıyordu:
Hinduizm samsarayı anlattı;
Budizm benliğin süreksizliğini;
Taoizm ölümü, ebedî akışa dönüş olarak gördü.

İnsan, zamanın içinde sürüklenen ama zamanı düşünen tek varlıktır. Zamanın doğurup yok edişine şahit olur. Tomurcukta sonbaharı görür. Hayatta ölümü sezer. Rilke’nin dediği gibi:
“Çiçek açma ve solma aynı anda şuurlasır bizde.
Ve hâlâ aslanlar yürür bir yerlerde ve bilmezler,
Heybetli oldukları müddetçe, güçsüzlüğü.”

İnsan bu yüzden tabiata yabancılaşır. Çünkü tabiat ölümü bilmez; insan bilir…

Kant, ölümden sonraki âlemin bir mekân değil, başka bir görüş olduğunu söyler.
Stoacılar ruhun Logos’a karıştığını…
Schopenhauer bireyin yok olup iradenin sürdüğünü…
Nietzsche hayatı sonsuz kez isteme cesaretini, Bengi Dönüşü…
Heidegger ise ölümü insanın en sahih imkânı olarak tanımlar: İnsan, ölüme doğru varlıktır.

Cioran’a göre ise ölüm, insanın bütün tesellilerinden soyunduğu sert bir uyanıştır. Ölüme yaklaşıldıkça kalıcı sandığımız şeyler çözülür; gelecek dediğimiz ufuk, çoğu zaman kendimizi oyaladığımız bir yanılsama olarak dağılır. Bu eşikte insan ne hatıralara ne umutlara tutunabilir. Geriye yalnızca çıplak bir hakikat kalır: şu an. Cioran için ölüm, insanın kendisiyle baş başa kaldığı, yalanların sustuğu derin bir sessizliktir…

Ve sonra Mevlânâ çıkar sahneye…
Dünyada hiçbir ölüm onunki gibi kutlanmaz.
Hiçbir tabut mûsikîyle uğurlanmaz.
Hiçbir ölüm gecesine “Şeb-i Arûs”, yani Düğün Gecesi denmez.

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî için ölüm firak değil, visaldir, vuslattır. Bu dünya bir sürgün, ölüm ise kavuşmadır. Dîvân-ı Kebîr’de ölümü şöyle anlatır:

“Ölüm günü tabutum yürüyüp gittiğinde,
Sanma ki dertliyim gidiyorum diye cihandan.

Benim için ağlama, “yazık, yazık” deme;
Şeytanın aldatmasına düşersin, yazık olur o an.

Cenazemi görünce “ayrılık, ayrılık” deme;
Bil ki o, benim için kavuşulacak zamandır.

Beni kabre koyduklarında da “veda, veda” deme;
Kabir, can cemaatine çekilen bir perdedir ancak.

Batışı gördüysen, doğuşu da seyret;
Güneş’e, Ay’a batıştan gelir mi hiç ziyan?

Sana batış gibi görünse de doğuştur
Kabir canın azadıdır görünse de zindan.”

Mevlânâ’ya göre ölüm, Sevgili’ye yürüyüştür. Ve bu yürüyüş ancak aşkla olur…

Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın dediği gibi:
“Aşktır vâsıta-i vuslat-ı yâr
Aşktır râbıta-i kurb-ı nigâr”

Yûnus Emre’nin haykırdığı gibi:
“Yunus öldü diye salâ verirler
Ölen hayvan imiş âşıklar ölmez.”

Aşk, varlığın özüdür.
Aşk, kâinatın tutkalıdır.
Aşk, ölümün anahtarıdır.

Akıl bağlar, aşk çözer.
Akıl yolda kalır, aşk menzile varır.

Yûnus Emre için aşk, gelip geçici bir duygu, ruh hâli ya da bireysel bir coşku değildir. Aşk, varlığın ana ilkesi, kâinatın özü, künh-i kâinattır. Evreni ayakta tutan bağ, varlığı birbirine ekleyen gizli cevherdir. Bu yüzden Yûnus’ta aşk, yalnızca insanla sevgili arasında değil; bütün varlık katmanları arasında işleyen kozmik bir hakikattir.

Âşık, sevdiğiyle birleşmek için yalnızca duygularından değil, bütün varlığından vazgeçer. Çünkü Yûnus’a göre insanın hakikati, sahip olmakta değil; feda edebilmekte ortaya çıkar. Can, gönül, akıl ve fehm… Hepsi sevgilinin huzurunda anlamını yitirir; geriye yalnızca teslimiyet kalır. Bu teslimiyet, yok oluş değil; asıl varoluştur.

Yûnus Emre, bu hakikati şiirin diliyle şöyle dile getirir:
“Nisâr ol ‘âşık cânına ki dost ile visâli var
Cânı birdir ma‘şûk ile dahi ne türlü hâli var

Cân u gönül ‘akl u fehm nisâr olsun ma‘şûkaya
Pes ‘âşıkın andan ayru dahi ne mülk ü mâlı var.”

Bu dizelerde ölüm, korkulacak bir son değil; aşk uğruna canı nisâr edebilmenin eşiğidir. Yûnus’ta aşk, ölümü aşan değil; ölümü anlamlandıran güçtür. Âşık için ölüm, bir kayıp değil; sevgiliyle birliğin tamamlanmasıdır. İşte bu yüzden Yûnus’un dünyasında, ölmek yoktur; aşkla dirilmek vardır.

Sûfîlere göre ruh, bedenden önce vardır; ölüm ise asalete dönüş, ezelî asla kavuşmadır. İbnü’l-Fârız ölümde asıl yurda dönüşü görür. Ebû’l-Alâ el-Maarrî tereddütle susar. Modern bilim bilinci hâlâ çözememiştir. Kuantum fiziği bile gözlemciyi işin merkezine koyar.

Ömer Hayyâm’ın şiirlerinde de sıkça karşımıza çıkan testi metaforu, insanın topraktan gelişi ve yeniden toprağa dönüşü üzerine kurulmuş derin bir tefekkürdür. İnsan bedeni bir gün toprağa karışır; o topraktan ise bir testi yapılır. Hayyâm, işte bu testide insanın geçmiş varlığını, yaşanmışlığını ve suskun kaderini görür. Testi, artık konuşmayan bir insandır; ama taşıdığı şekil, bir zamanlar yaşanmış bir hayatın izlerini saklar.

Bu metafor, ölümü bir yok oluş olarak değil; sessiz bir devam olarak düşündürür. Aynı zamanda hayatın geçiciliğini, zamanın güvenilmezliğini ve varoluşun kırılganlığını hatırlatır. Hayyâm, geleceğe kolayca inanan bir şair değildir; sık sık “nereden geldik, nereye gidiyoruz?” sorusunu sorar. Zamanın vaatlerine kuşkuyla bakar; insanın kalıcı sandığı şeylerin aslında ne kadar çabuk dağıldığını gösterir.

Bir rubâîsinde testiyi konuşturur ve adeta ölümün diliyle seslenir:

“Bu testi de bir zaman benim gibi âşıktı
Yârin zülfüne köle olup da bağlanmıştı
Testinin boynunda duran kulp var ya
Âşığın koluydu yârin boynuna sarılmıştı.”

Hayyâm’da testi, sıradan bir eşya değildir; bir zamanlar seven, bağlanan, acı çeken bir varlığın beden sonrası hatırasıdır. Testinin boynundaki kulp, artık bir eşya parçası değil; sevdiğine sarılan bir kolun donmuş hâlidir. Böylece ölüm, Hayyâm’ın şiirinde bir kopuş olmaktan çıkar; şekil değiştirmiş bir hikâyeye dönüşür.

Şeb-i Arûs’un vuslat aydınlığıyla bakıldığında Hayyâm’ın bu sesi, karanlık bir itirazdan ziyade uyarıcı bir fısıltı gibidir: İnsan, faniliğini unutmamalı; zamanın geçiciliğini bilerek yaşamalıdır. Çünkü testi bir gün kırılır, ama hatırlattığı hakikat kalır: İnsan da topraktandır, toprağa döner; geriye yalnızca yaşanmışlığın manası kalır…

Mirza Abdülkadir Bîdil’in dediği gibi:
“Hattâ ölü bile yeniden dirilmeyi düşünür—
Meğer külliyen uyumak ne kadar zormuş!”

Hasıl-ı kelâm…
İnsan, 21. yüzyılda teknolojiyle ne kadar ilerlerse ilerlesin, ölüm sorusundan kaçamıyor. Milyonlarca yıllık dünyaya rağmen insan ömrü ne kadar da kısa…

İşte asıl bilgelik, insanın ölümü derinlemesine tefekkür etmesidir. Çünkü ölüm, hayatı tanzim eder…

Ve belki de Mevlânâ’nın dediği gibi:
Ölüm karanlık bir son değil,
Işığa açılan bir gecedir.

Şeb-i Arûs…
Ölümün gecesi değil,
Vuslatın şafağıdır…