SDG ve Esad Rejimi: Kendi Kendine Çöküş ve Zulüm Paralellikleri

Bir devlet, kendi topraklarının tamamı üzerinde tam denetim kurmadan kalkınabilir mi? Ekonomik büyümeyi sürdürebilir, vatandaşlarının güvenliğini sağlayabilir ve uzun yıllar süren bir çatışmanın ardından yeniden inşa sürecine başlayabilir mi? Bu sorular, yakın zamana dek Ahmet Şara liderliğindeki Suriye’nin önündeki temel meseleydi. Güneydeki Süveyda bölgesi hâlâ bazı belirsizlikler barındırsa da, bu bölgenin hem yüzölçümü hem de nüfusu, kısa süre öncesine kadar Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) kontrolünde bulunan kuzeydoğuya kıyasla oldukça sınırlı.

SDG’nin çöküşü hızlı gerçekleşti ve yorumcular tarafından yaklaşık bir yıl önceki Esad rejiminin düşüşüne benzetildi. Ancak bu çöküş, aynı zamanda grubun kendi içinden gelen hatalı kararların yol açtığı bir öz-yıkım süreciydi.

Suriye Demokratik Güçleri hakkında yaygın bir yanlış anlama söz konusu. Her ne kadar çaba göstermiş olsalar da, hiçbir zaman gerçek anlamda “devlet içinde devlet” işlevi görebilen bir yapı olamadılar. Esasen, çeşitli ülkeler tarafından terör örgütü olarak tanımlanan PKK ile bağlantılı bir milis gücüdür ve kuzeydoğu Suriye’de, Kürtlerin öncülüğünde bağımsız bir bölge kurma vizyonuna sahipti.

SDG, son on yıl boyunca DEAŞ’a karşı yürütülen koalisyonun bir parçasıydı ve ABD’nin önemli müttefiklerinden biri olarak öne çıktı. Ancak grubun son dönemdeki çöküşünün temel nedenlerinden biri, ABD desteğinin geri çekilmesidir. Sonuçta, Esad rejiminin çöküşünden bu yana görece istikrarını kanıtlamış olan Suriye hükümeti artık IŞİD’e karşı önemli bir ortak haline gelmişken, ABD neden bir milis grubunu desteklemeye devam etsin?

Öte yandan, SDG kendi içinde bütünlüklü bir yapı değildi. Liderleri Mazlum Abdi zayıf bir figür olarak görülüyordu ve milis içerisinde bazı kesimler en başından itibaren onun daha saldırgan bir çizgi izlemesini isterken, diğerleri hükümetle bütünleşmeyi savunuyordu. Bu görüş ayrılıkları, liderlik düzeyinde sorunlar yaratıyor ve karar alma süreçlerini olumsuz etkiliyordu.

Üstelik SDG’nin kontrolü altındaki yerel halk arasında da fazla popüler olmadığı anlaşılıyor. Altyapı konusunda hiçbir iyileştirme yapılmadı; halka yönelik herhangi bir kamu hizmeti de sunulmadı. Görünüşe göre, Esad döneminden aşina olunan yöntemler — muhalefeti bastırmak, eleştirileri cezalandırmak ve hatta mahkûmlara işkence etmek — grup içerisindeki bazı unsurlar tarafından uygulanıyordu. İdeolojik olarak da, bu yapı kuzeybatı Suriye’nin toplumsal dokusuyla örtüşmüyordu.

Marksist kökenli bir grubun, toplumsal açıdan muhafazakâr bir bölgeyi yönetmeye kalkışması, bölge halkı tarafından başından beri kuşkuyla karşılandı. Bu kuşku, grubun denetimindeki Şeyh Maksud, Halep’teki Eşrefiye ve Suriye’nin kuzeydoğusundaki diğer bölgelerin — SDG’nin petrol satışlarını ve Irak sınırını kontrol etmesine rağmen — hâlâ yetersiz gelişmiş durumda olmasıyla daha da arttı. Zira bu petrol satışlarından elde edilen gelirin büyük kısmı, Halep ve kuzeydoğudaki kontrol bölgelerinin altına yüzlerce kilometre uzunluğunda tünel kazmak için harcanmıştı.

Kürt grubun, yerel halkın refahına karşı sergilediği ilgisizlik ve umursamazlık, SDG’nin bölgeden çıkarılmasının ardından halkın gösterdiği tepkiden ve hükümet güçlerinin gelişini takip eden kutlama havasından açıkça anlaşılıyor. Belki temkinli bir bekleyiş vardı; ama uzun yıllar süren SDG ve ondan önce Esad rejimi yönetiminin ardından gerçek bir coşku hissi de hâkimdi. 8 Aralık kutlamaları, bir bakıma kuzeydoğu için ertelenmiş bir bayram gibiydi ve nihayet gerçekleşiyordu.

SDG hapishaneleri hükümet güçlerinin eline geçtiğinde, reşit olmayan çocukların aşağılayıcı koşullarda tutulduğu ortaya çıktı; bu durum, Esad rejiminin tutuklulara yönelik muamelesine dair hafızaları da yeniden canlandırdı. Sürekli feminizm vurgusu yapan ve kadın savaşçıların rolünü ön plana çıkaran bir grup için, çocuklara yönelik bu muamele son derece iğrençti. Hatta grubun çocuk asker kullandığına dair haberler bile ortaya çıkmıştı.

Uluslararası alanda bu duruma yönelik ciddi bir kınamanın gelmemesi hayal kırıklığı yaratıyor. Ancak bu suskunluk, yalnızca yönetmeyi bilmeyen değil, aynı zamanda etik bir çerçeveden yoksun olan ve Suriye halkına yönelik çifte standartlı bir yaklaşım sergileyen bir grubun daha geniş anlatısına katkı sağlıyor. Bu çifte standart, yalnızca SDG’nin uygulamalarında değil, aynı zamanda hem Süveyda’daki ayrılıkçılara hem de kıyı bölgesindeki Esad rejiminin kalıntılarına verdiği destekle de kendini gösteriyor.

İronik bir şekilde, tüm bunların büyük ölçüde önlenebilir olduğu söylenebilir. Suriye halkı yıllardır SDG’nin zulmünden haberdardı; ancak eğer geçen yılki 10 Mart anlaşması uygulanmış olsaydı, dünya kamuoyunun bu durumu öğrenme düzeyi çok daha sınırlı kalabilir, gruba yönelik öfke ise daha ölçülü bir biçimde şekillenebilirdi. Geçtiğimiz yıl SDG ile Suriye hükümeti arasında, SDG’nin ulusal orduya entegre edilmesini ve 2012’den bu yana ilk kez kuzeydoğunun yeniden hükümetin denetimine girmesini öngören bir anlaşma imzalanmıştı. Ancak SDG bu anlaşmadan geri adım attı ve grubu devlete entegre etmeye yönelik birçok fırsat başarısızlıkla sonuçlandı.

Bu süreçte SDG, elinde tuttuğu iki bölge — Şeyh Maksud ve Eşrefiye — üzerinden Halep’in bazı mahallelerine füze ve Katyuşa roketleri fırlattı. Gruba yönelik sabır tükendikçe, Suriye hükümeti de anlaşmadan on ay sonra askerî harekât başlattı. Operasyon öncesinde sivillerin tahliyesi için düzenleme yapıldı ve bölgeler geri alındıktan hemen sonra halkın evlerine dönmesine izin verildi.

SDG’nin Halep’teki mahallelere yönelik bombardımanı, İran yapımı insansız hava araçlarını kullanması ve Fırat Nehri üzerindeki köprüleri yıkması, gruba fazla dost kazandırmadı; bu hamleler, SDG’nin stratejik yanlış hesaplama alışkanlığının yeni bir örneğiydi. Suriye ordusu ise yalnızca birkaç gün içinde geniş bir alanı — Rakka, Deyr ez-Zor ve güney Haseke dahil olmak üzere birkaç önemli şehri — kontrol altına almayı başardı. Bu süreçte, Fırat’ın doğusunda yaşayan birçok yerel Arap kabilesi SDG’ye karşı ayaklandı. Doğu Fırat bölgesindeki Arap nüfusu, Suriye ordusunu şehirlerine ve kasabalarına memnuniyetle kabul etti ve SDG’yi Haseke ile Kamışlı yönüne kaçmak zorunda bıraktı.

Şu anda bir ateşkes anlaşmasına varılmış durumda; bu sayede SDG hapishanelerindeki DEAŞ mensuplarının Irak’taki cezaevlerine nakledilmesi için zaman tanınacak. Ancak ne olursa olsun, SDG topraklarının büyük çoğunluğunu kaybetti. Dolayısıyla, bundan sonraki hamlesinin ne olacağı merak konusu. En akıllıca adım, 10 Mart anlaşmasına geri dönmek olacaktır.

SDG’nin üst düzey isimlerinden Ilham Ahmed’in, İsrail’den destek alınabileceğine yönelik açıklamaları — ki İsrail hâlihazırda Suriye topraklarını işgal etmekte ve kısa bir süre öncesine kadar bu bölgeleri bombalamaktaydı — Suriye halkı açısından kabul edilemezdi ve gruba yönelik olumsuz algıyı daha da pekiştirdi.

Hükümetin askerî harekâtı başlamadan önce, Ahmet Şara tarafından çıkarılan 13 numaralı kararnameyle, Suriye’deki Kürtlere yeni haklar tanınmış; Kürtçe resmî dil olarak kabul edilmiş ve Nevroz bayramı ulusal bayram ilan edilmişti. Bu kararnamede, Kürtlere tam Suriye vatandaşlığı verilmesi öngörülüyordu. Ayrıca, Baas Partisi döneminde ve 1962’deki Haseke nüfus sayımı sonrasında birçok Kürdün vatandaşlığını elinden alan uygulamaların da kaldırılması kararlaştırılmıştı.

Bu adımların daha önce atılması gerektiği yönünde görüşler olabilir, ancak bu gelişmeler, Suriye’deki Kürtleri bastırmayı amaçlayan bir hükümetin göstergesi değildir. Aksine, SDG milisleri ile Kürt halkı arasındaki çok gerçek ve önemli farkın artık kabul edildiğini, bu konuda bir siyasi olgunluğa ulaşıldığını göstermektedir.

Suriye Cumhurbaşkanı, Erbil merkezli Kürt televizyon kanalı Şems’e verdiği röportajda da Kürt halkının yasal olarak tam vatandaşlık haklarına sahip olduğunu vurgulamıştır.

Sonuçta, bir isim ne ifade eder? “Suriye Demokratik Güçleri” ne gerçekten Suriyeli sayılabilir — zira Türkiye merkezli PKK köklerine sahipler ve Suriye halkıyla bağ kurmaya isteksizler — ne de demokratiktir; zira denetimleri altındaki insanların seslerine kulak verilmemiş, aksine çocukları ve reşit olmayanları milis güçlerine katılmaya zorlamışlardır.

İnsan hakları ihlalleri ve baskı mekanizmaları, birebir Esad’ın taktiklerinin kopyasıydı — ki bu durum, Esad rejimiyle SDG’nin çatışmanın son yıllarında sıkı iş birliği içinde oldukları göz önünde bulundurulduğunda pek de şaşırtıcı değildir. SDG’nin günlerinin sayılı olduğu izlenimi güçlenirken, yeni Suriye devletinde uzlaşma çabalarının merkezinde hesap verebilirlik ve geçiş dönemi adaleti yer almalıdır.

Kaynak: https://www.middleeastmonitor.com/20260202-the-sdf-and-the-assad-regime-parallels-of-self-inflicted-collapse-and-cruelty/