Savunma Antlaşması ve ABD Askerî Gücünün İsrail’e Taşınması Teklifi Çılgınca
Yahudi Amerika Ulusal Güvenlik Enstitüsü (JINSA), daha kapsamlı entegrasyonu ve 38 milyar dolarlık yeni bir Mutabakat Zaptı’nı (MoU) da içerecek bir planı hayata geçirmek için bastırıyor.
18 Ağustos’ta İsrail, bildirildiğine göre Türkiye’nin söz konusu tesise askerî güç konuşlandırma planlarını sekteye uğratmak amacıyla faal olmayan bir Suriye hava üssünü bombaladı. Bu hamle, Suriye’ye giderek artan desteğine, Türkiye ile ittifakına ve Ürdün ile bölgenin diğer kesimlerinde yakınlarda konuşlu binlerce ABD askerî personelinin varlığına rağmen önceden bilgilendirilmeyen Amerika Birleşik Devletleri tarafından hızla kınandı.
Bu, “örnek bir müttefik”in davranışı mı? Yahudi Amerika Ulusal Güvenlik Enstitüsü öyle olduğunu düşünüyor gibi görünüyor.
Amerika Birleşik Devletleri ile İsrail arasında “stratejik işbirliğini” teşvik eden grup, “Ağırlık Merkezini Değiştirmek: ABD-İsrail Güvenlik Ortaklığını Dönüştürmek” başlıklı yeni raporunda bu görüşü savunmaya çalışıyor. Raporda ayrıca JINSA’nın yenilenecek 10 yıllık ABD-İsrail Mutabakat Zaptı’nın (mevcut olanın süresi 2028’de doluyor) bir parçası olmasını umduğu iddialı bir öneriler dizisi ortaya konuyor. JINSA, bu “nihai” doğrudan yardım paketinin toplam 38 milyar dolar içermesini ve “ABD-İsrail ortaklığını derinleştiren ve genişleten, çoğunlukla parasal olmayan yeni girişimlerle eşleştirilmesini” istiyor.
Bu rapordaki tavsiyeler — karşılıklı bir savunma paktı imzalanması, ABD askerî kuvvetlerinin İsrail’de konuşlandırılması ve İsrail teknolojisinin ABD ana vatan savunmasına entegre edilmesi de bunlar arasında — ABD ulusal güvenliğine yönelik tehditler olarak reddedilmelidir. Bunlar vergi mükelleflerine on milyarlarca dolara mal olmakla kalmayacak, aynı zamanda ABD’nin İsrail’le askerî olarak iç içe geçmesini (ve hatta İsrail’e bağımlı hâle gelmesini) kurumsallaştırarak ve gelecekteki savaş riskini artırarak Amerika Birleşik Devletleri’ni bugün olduğundan daha az güvenli hâle getirecektir.
Bunun yerine Trump yönetimi, mevcut MoU’nun 2028’de yerine yenisi konulmadan sona ermesine izin vermelidir. Güçlü bir ordusu ve nükleer cephaneliği olan İsrail kendini savunabilir.
JINSA raporu, İsrail’i “Amerika’nın en önemli müttefiki” olarak yücelterek; askerî yetkinliğini, teknolojik kapasitesini ve sözde ortak hedefler doğrultusunda askerî güç yansıtma istekliliğini överek başlıyor. Ancak İsrail’in Epic Fury Harekâtı sırasındaki desteğine ilişkin anlatımında, İsrail’in savaşı başlatma, tırmandırma veya yaymadaki rolünden hiç söz edilmiyor. İkili ilişkinin Amerika Birleşik Devletleri için bir değer mi yoksa bir yükümlülük mü olduğunu değerlendiriyorsak, bunlar kesinlikle konuyla ilgili ayrıntılardır.
Rapor bu gerçekleri göz ardı ediyor ve bunun yerine hızla, ikili ortaklığı “bir sonraki seviyeye” taşıyacağını savunduğu 10 öneriden oluşan bir listeye geçiyor. ABD’nin ulusal çıkarlarını koruma perspektifinden bakıldığında, bu fikirler kötüden çılgına kadar uzanıyor.
Daha endişe verici tavsiyeler arasında, Amerika Birleşik Devletleri’nin İsrail ile karşılıklı bir savunma antlaşması yapması ve ABD varlıklarını Basra Körfezi’ndeki mevcut konumlarından İsrail’de daha geniş kapsamlı ve kalıcı bir kuvvet konuşlanmasına kaydırmaya başlaması gerektiğini öne sürenler bulunuyor — buna yeni bir CENTCOM karargâhı ve “ABD’nin bölgesel önceden konuşlandırılmış cephane merkezi” de dâhil. Bunlar, ABD-İsrail ilişkisinde uzun süredir var olan güvenlik duvarlarını yıkacak ve ABD çıkarlarını zedeleyecektir.
1975’ten bu yana Amerika Birleşik Devletleri’nin İsrail’e yönelik, İsrail’in dışarıdan bir tehditle karşı karşıya kalması durumunda “telafi edici eylem” sözü veren ve bir mutabakat anlaşmasıyla resmîleştirilmiş bir güvenlik taahhüdü bulunmaktadır. Son yıllarda bu taahhüt, fiilen Kuzey Atlantik Antlaşması’nın 5. Maddesi’yle aynı düzeyde bir güvenlik garantisi işlevi görmüştür. Buna rağmen Amerika Birleşik Devletleri, iki nedenle İsrail ile daha açık bir karşılıklı savunma anlaşması imzalamaktan veya ABD personelini İsrail sınırları içinde konuşlandırmaktan bilinçli olarak kaçınmıştır.
Birincisi, bu İsrail’in tercihiydi. Kudüs uzun zamandır, ülkeyi doğrudan yalnızca kendi askerlerinin savunmasıyla ve Amerika Birleşik Devletleri askerî destek sağladığı sürece kendi savaşlarını kendi başına verebilmesiyle gurur duymuştur. İkincisi, Washington, daha resmî bir savunma yükümlülüğünün veya İsrail’deki ileri üslerin, Amerika Birleşik Devletleri’nin sonunda İsrail’in süregelen sınır çatışmalarına sürüklenme riskini artıracağından ya da ABD’nin petrol fiyatlarını düşük tutmak için güvendiği Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi Körfez ülkelerindeki ortaklarıyla ilişkilerini karmaşıklaştıracağından endişe ediyordu.
Kadrosunda 24 general ve dokuz amiral dâhil 43 emekli ABD subayı bulunan JINSA’nın tavsiyeleri, bu kırmızı çizgileri hiçe sayıyor. Tarif ettikleri karşılıklı savunma anlaşması, “İsrail’e yönelik varoluşsal tehdit veya İran’ın bölgedeki ABD üslerine karşı kitle imha silahları kullanması gibi yüksek bir eşik” tarafından tetiklenecek dar kapsamlı bir anlaşma olarak çerçeveleniyor. Ancak tarih bize, İsrail açısından “varoluşsal tehdit” eşiğinin kolaylıkla ve sık sık karşılandığını gösteriyor.
Son yıllarda İsrail, İran’ın varoluşsal bir tehdit oluşturduğunu savunurken Hizbullah ve Hamas’ın da İsrail’in güvenliğine yönelik varoluşsal sorunlar oluşturduğunu ileri sürdü. Başka bir deyişle, bu anlaşmaya taraf olmak, ABD’nin gelecekte İran’a, hatta muhtemelen Türkiye’ye karşı Ortadoğu’da çıkacak savaşlara müdahil olmasını neredeyse garanti edecektir; Türkiye, bir NATO müttefiki olmasına rağmen İsrail’deki bazı kişiler tarafından şimdiden bir sonraki hedef olarak tanımlanmıştır.
Elbette tavsiyenin amacı da budur: İsrail’in ABD kamuoyundaki konumu ne kadar gerilerse gerilesin, Amerika Birleşik Devletleri’nin İsrail’in savunmasına gelmek zorunda kalmasını ya da diğer taahhütlerinin güvenilirliğini zedeleme riskiyle karşı karşıya kalmasını sağlamak.
ABD askerî kuvvetlerinin İsrail’de konuşlandırılması, ABD’nin ülkeye verdiği desteğin yarattığı ahlaki tehlikeyi (moral hazard) daha da ağırlaştıracaktır. ABD personelinin tetikleyici unsur (tripwire) işlevi görmesiyle İsrail liderleri, herhangi bir saldırının Amerika Birleşik Devletleri’ni de neredeyse kesin olarak işin içine çekeceğinden emin olacak ve bu da onlara itidalli davranmaları için çok az teşvik bırakacaktır. Amerika Birleşik Devletleri’nin İsrail’in gelecekteki askerî maceralarına sürüklenmesi riski yüksek olacaktır.
JINSA’nın tavsiyelerinin ikinci ana odağı, İsrail ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki askerî teknoloji paylaşımını ve ortak sanayi projelerini kapsıyor. Bu önerilerin çoğu, İsrail’in, ABD güvenlik standartlarını karşılamak için yıllarca çalışmış en yakın NATO müttefiklerinin sahip olduğu düzeyde ABD teknolojisine erişim elde etmesini talep ediyor. İsrailli yetkililerin Amerika Birleşik Devletleri aleyhine casusluk yaptığından şüpheleniliyor olması, İsrail’e hassas ABD teknolojisine bu tür bir erişim vermenin hata olacağı konusunda yeterli bir uyarı olmalıdır.
Ancak bu teknoloji paylaşımı fikirlerinin en tehlikelisi, İsrail teknolojilerinin doğrudan ABD hava ve füze savunmasına, özellikle de Altın Kubbe (Golden Dome) projesine entegre edilmesi önerisidir. Bu hüküm, Altın Kubbe projesi veya benzeri bir sistem sonunda Amerika Birleşik Devletleri’ni kapsayacak olursa, İsrail teknolojisinin bunun temelinin bir parçası olacağı ve ABD’yi kendi savunması için İsrail’e bağımlı hâle getireceği anlamına gelir.
Amerika Birleşik Devletleri daha önce İsrail’le buna benzer bir şeyi bir kez denedi ve proje iptal edilmek zorunda kaldı. Nedeni mi? İsrail, satın almayı planladığı Demir Kubbe (Iron Dome) sistemlerini ABD hava savunma ağına entegre etmek için gereken kaynak koduna Amerika Birleşik Devletleri’nin erişmesine izin vermeyi reddetti. Bu tür bir işbirliğini ikinci kez denemek, ABD hükümeti açısından bir kendine zarar verme eylemi olacaktır.
Dolayısıyla, bir bütün olarak ele alındığında JINSA’nın önerileri ABD’nin Ortadoğu’daki veya başka yerlerdeki çıkarlarına hizmet etmiyor. Aslında tam tersini yapıyorlar. ABD’nin güvenlik yükünü artıracak ve Amerika Birleşik Devletleri’ni, hızla geri döndürülemez hâle gelebilecek şekillerde Ortadoğu’ya bağlarken aynı zamanda ana vatanın fiziksel güvenliğini de zayıflatacaklar. Ve bunu, ABD vergi mükelleflerine yıllık askerî yardım şeklinde 38 milyar dolara mal olarak yapacaklar.
Bu sonuç, söz konusu müttefik veya ortak kim olursa olsun herhangi bir Amerikan başkanı için, özellikle de ABD çıkarlarını ön planda tutma vaatleriyle seçime giren bir başkan için tamamen kabul edilemez olmalıdır.
Başka yerlerde Başkan Donald Trump, müttefikleri bu kadar fazla (hatta hiç) ABD desteği olmadan kendi kendilerini savunmaya zorluyor. İsrail’e karşı da aynısını yapmalıdır. Bitmek bilmeyen MoU döngüsü artık ömrünü tamamlamıştır. Mevcut MoU sonuncusu olmalıdır.
Kaynak: https://responsiblestatecraft.org/us-israel-integration-mou/