Savaş Üzerine
Kimi zaman toprak ve para, kimi zaman inanç, kimi zaman şan, şeref ve güç için yapılan savaşlar, insanlık tarihinin başından beri tarihe yön veren olayların başında gelmektedir. ABD ve İsrail’in İran’a saldırısı ile başlayan savaşın, insanoğlunun dünya gezenindeki bundan sonraki tarihinin akışını etkileyecek önemde bir savaş olduğuna ise şüphe yok.
Savaşlar açısından geçerli iki temel kural vardır: 1) Savaşları ve yangınları başlatabilirsiniz, ancak sonrasında istediğiniz gibi kontrol edemez ve durduramazsınız. 2) Taraflar savaşlara hazırlanırken, genelde bir önceki savaştan alınan dersleri esas alır, ancak ya aradan geçen sürede gelişen teknoloji ya da savaş sırasında ortaya çıkan yetenekli generaller, savaşın önceden hiç beklenmedik bir seyir izlemesine neden olur.
İlk kuralın en iyi örneklerinden biri, I. Dünya Savaşıdır. I. Dünya Savaşı, başlangıcı itibariyle 1871 Almanya (Prusya + Bavyera) – Fransa arasında gerçekleşen, Germenlerin kesin galibiyeti ile biten ve Almanya’nın kurulmasına yol açan Sedan savaşının bir rövanşı olarak başlamıştı. Taraflar savaşın başında, bir yıldan az süren Sedan Savaşı’nın rövanşı bir Avrupa Savaşı olacağını öngörüyordu. Ancak birden fazla sebebin etkisiyle savaş, farklı bir hâl aldı. Bu sebeplerden birisi, askeri teknolojideki değişimdi. Almanların Schlieffen Planı ile Fransızlar karşısında hızlı sonuç alma hedefinin başarısız olması akabinde, iki savaş arası dönemde gelişen makineli tüfekler, hızlı ateş eden toplar ve dikenli tel gibi unsurların karşı tarafa kısa sürede büyük kayıplar verdirmesi, orduları, fazla zayiat vermemek için toprak siperlere girmeye zorladı. Sedan Savaşı zamanı etkili bir biçimde var olmayan makineli tüfekler ile önden doldurmalı topların yerini alan daha hızlı ateş eden arkadan doldurmalı toplar, I. Dünya Savaşının başlangıçta planlanandan oldukça farklı bir hal almasına neden oldu. Buna, topyekun savaş stratejisi gereği milyonlarca insanın seferber edilmesinin yarattığı insan ve kaynak bolluğu gibi haller, İngiltere’de Churchill’in başını çektiği Hıristiyan Siyonistlerin savaşı Osmanlı topraklarına taşıması gibi akıl dışı ideolojik gelişmeler akabinde gelen Çanakkale Zaferi ve Rus Çarlığının yıkılması gibi haller de eklenince savaşın süresi ve kapsamı başlangıçta öngörülene göre oldukça genişlemişti.
İki numaralı kurala ise II. Dünya Savaşı ve Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısı örnek verilebilir. Fransızlar, I. Dünya Savaşından sonra Almanya ile çıkacak yeni bir savaşa hazırlanırken, tüm planlarını önceki savaşa damga vuran siper savaşları mantığı üzerine kurmuşlardı. Bu çerçevede Maginot hattı denen hat ile Almanları yıllarca durdurabileceklerini düşünüyorlardı. Ancak Almanların, I. Dünya Savaşı’nda ilkel örnekleri kullanıldığı için savaşa önemli etkisi olmayan tankların artık gelişmiş versiyonlarına dayanarak uyguladığı Yıldırım Savaşı/Blitzkrieg taktiği Maginot hattını devre dışı bırakarak 15 günde Paris’i almalarını sağladı. Bir önceki savaşın kaderine etki eden makinalı tüfeğin işlemediği zırhlı tanklar, makinalı tüfek ve top ateşinin zorunlu kıldığı siper savaşlarını ortadan kaldırmıştı. Nitekim Alman panzeri deyimi, II. Dünya Savaşının kültürel mirasıdır. Bu duruma verilebilecek bir diğer örnek, Rusların, Ukrayna saldırısıdır. Ruslar 2022 yılında Ukrayna saldırısını başlattıklarında, 2014 yılındaki Kırım operasyonunu örnek aldılar. Buna göre Yıldırım Savaşı taktiği ile Rus tankları Kiev önlerine geldiğinde, Kiev’deki daha önce hazırlanan kendilerini destekleyen ekipler darbe yapacak ve savaş Batı’nın müdahalesine imkân verilmeden bitecekti. Zaten ABD’yi 2014’teki gibi Obama ekibi yönetmiyor muydu?! Ancak gerek İngiliz İstihbaratı ve Özel Kuvvetleri’nin 2014’ten beri Ukrayna’da yaptığı hazırlıklar gerekse de insansız hava araçları alanındaki gelişmeler, Putin ve Rusların hayallerinin kursaklarında kalmasına neden oldu. Ukrayna, Bayraktar TB2’leri, tam da Türkiye’nin iki yıl önce Libya’ya müdahalesinde kullandığı gibi lojistik hatlarına saldırı için kullanarak Rusların Yıldırım Savaşı taktiğini akamete uğrattı, Kiev’de planlanan darbe ise hiç gelmedi!.. Önce Ukrayna’yı sonra Kazakistan’ı alarak yeni mini Sovyetler kurmak isteyen Rusya/Putin, I. Dünya Savaşından daha uzun süreli bir yıpratma savaşı içerisine düştü, ayrıca kendisi için hayati olan Avrupa ile tüm bağlarını, otuz yıldır özenle kurduğu siyasi, kültürel ve finansal ağlar ile birlikte kısa sürede kaybetti.
ABD ve İsrail’in İran saldırısı, farklı amaçları birarada içeren, ABD’nin Neo Conlar öncülüğünde 11 Eylül sonrası giriştiği askeri işgallerin ana motivasyonunu oluşturan apokaliptik ve jeostratejik saldırı savaşlarının son halkasını oluşturuyor. ABD’nin Afganistan işgalinden başlayarak bugüne kadar girdiği Ukrayna dâhil bütün çatışmalar, hem Brzesinski’nin Avrasya ana karasında Çin, Rusya, Almanya, Japonya, Türkiye gibi ülkelerin ABD (İngiltere + İsrail = Anglo Sakson Yahudi ittifakı) hegemonyasına meydan okuyacak güçlerin yükselmesini ve ittifakların ortaya çıkmasını engelleyerek 007 John Dee’nin entelektüel temellerini attığı Protestan, Anglo – Sakson Dünya İmparatorluğunun dünya hâkimiyetini devam ettirmek hem de bu yapının oluşumunun teolojik temelini teşkil eden Hıristiyan Siyonist düşüncenin apokaliptik Mesih inancının doğumuna zemin hazırlama amaçlarına birlikte hizmet etmektedir. Zira pek anlaşılmasa da bu amaçlar, birbirinin gerçekleşmesine hizmet eden, uyum içindeki ortak bir ajandanın parçalarıdır.
Bu amaçları kısaca ayrı ayrı ele almak gerekirse İran saldırısı, birçok kişinin de mutabık olduğu üzere, ABD’nin yükselişine engel olamadığı stratejik sabır politikasının uygulayıcısı Çin ile masaya oturmadan önce hâlâ daha üstün olduğu askeri gücünü kullanarak enerji kozunu ele geçirmek için yapılmış bir saldırıdır. Bu saldırıda Trump için temel hedef, Venezuela’nın ardından İran operasyonuna girişerek Nisan ayında Çin ile masaya elinde petrol vanalarını tutarak oturmak, daha önceki başkanların çözemediği, ABD açısından kangren olmuş sorunları (!) çözerek önümüzdeki Meclis seçimlerinden önce düşen popülaritesini artırmaktı. Hem böylece İran’ı, ABD hegemonyasına meydan okuyan ana organizasyonlardan biri olan BRIC ve Şangay İşbirliği Örgütünden de çıkarıp Batı Blokuna dâhil edebilecek ve Yükselen Güney’e esaslı bir darbe indirerek Çin ile enerji ilişkileri her geçen gün gelişen Körfez Emirlikleri ve bütçesi enerji fiyatlarına karşı oldukça hassas olan Rusya’ya karşı çok önemli bir koz elde edecekti. “Endless wars must end” sloganıyla iktidar olan Trump, bu uğurda Cumhuriyetçi partideki Neoconlar ile birlikte hareket ederek asıl dayandığı MAGA tabanını da karşısına aldı.
İsrail ve Neoconlar olarak da isimlendirilen Hıristiyan Siyonist ekip açısından ise İran savaşı, kaostan düzene mantığı ile Büyük İsrail’in kurulması ve Mesih’in dönüşü için gerekli şartların yaratılması için Arap, Fars, Türk, Kürt, Peştun ve Beluç gibi etnik ve milli; Şiilik ve Sünnilik gibi dini grupların birbiri ile çatışma döngüsüne sokulacağı bir sürecin fitilini ateşlemeyi ifade ediyor. Bu ekibin İran savaşını, Irak Savaşı ile başlattıkları İslam coğrafyasında mezhep ve köken temelli iç savaşlar pratiğiyle I. Dünya Savaşı sonrası İngiltere tarafından çizilen bölge haritasını yeniden çizme sürecini yeniden başlatmanın anahtarı ve nihai aşaması olarak gördüğü anlaşılıyor.
İran saldırısı bugüne kadar, savaşlar için geçerli olan hem başlattıktan sonra kontrol edememe hem de yeni gelişmelerin önceden planlanandan tamamen farklı bir mahiyet alması kurallarını fazlası ile tekrar etti. Şimdi, savaşlara ilişkin bir diğer kural olan muharebeleri hatta savaşı kazanmanın sizi zafere ulaştırmaya yetmeyeceği kuralını tekrara doğru gidiyor. Savaşta maksat muharebe kazanmak değil, işin sonunda iradeyi kazanılanları bir barış anlaşması ile kabul ettirmektir. Napolyon, tarihin en önemli generallerinden biri olarak sayısız savaş kazanmış, ancak zaferlerini kazanıma çeviremediği için başarılı olamamıştır. İngiltere, her iki dünya savaşının da kazanan tarafında yer almış, ancak bu durum güneş batmayan imparatorluğun batmasına engel olamamış, bilakis sebep olmuştur.
ABD, bugün, savaşın sonucundan bağımsız olarak, savaş ister İsrail’in istediği gibi bir bölgesel savaşa dönüşsün ister ABD’nin arzuladığı gibi birkaç hafta içerisinde bitsin, bu savaşın kaybedeni konumundadır. Bunun sebebi askeri olarak ABD’yi yenmesi mümkün olmayan İran’ın işin sonucunda askeri bir zafer kazanacak olması değil, ABD’nin hegemonik güç olmasını sağlayan unsuların son kalıntılarının da bu savaşla ortadan kalkmış olacak olmasıdır. Zira Çin başta Küresel Güney’in yükselişinin sadece kaba güç unsurları kullanılarak önlemesi mümkün olmayıp Küresel Güney’in yükselişi ve dünya sahnesinde hak ettiği yeri alması, tarihin önlenmesi pek mümkün olmayan akışının bir sonucudur. Sular ise tersine akıtılamaz! Dahası İran saldırısı, başlatıcısının başlangıçta öngörmediği bir biçimde kendi hegemonyasının kaynağı olan II. Dünya Savaşı sonrası dönemde kurulan sistemin Avrupa ayağından sonra İslam Coğrafyası ve Körfez ülkeleri ayağını da ortadan kaldıran bir etkiyi şimdiden yaratmıştır. İran savaşının, savaş ne şekilde biterse bitsin, iki temel sonucu olacaktır. Bunlardan ilki, Ortadoğu ve Körfez’in güvenlik mimarisi ve buna bağlı olarak devlet yapılarının tamamen değişmesi; ikincisi, ABD’nin II. Dünya Savaşı sonrası üstlendiği güvenlik sağlayıcı askeri rolünü artık oynayamayacak ve Çin’i askeri olarak durduramayacak halde olduğunun şüpheye yer bırakmayacak biçimde anlaşılmasıdır. Bu, Kartaca ve Roma diyalektiğinden gelen biçimde, küresel sermaye sahipleri ile askeri hegemonya sahipleri arasında II. Dünya Savaşı sonrası varılan uzlaşmanın şartlarının işlem temelinin çökmesi ve yeni bir yapılanmanın artık zorunlu hale geldiği anlamına geliyor. Dolayısıyla önümüzde, önemli bir geçiş ve belirsizlik dönemi bulunuyor.