Şarj Edilebilen Futbol
“Yine geldi yaz başları” der bir Karadeniz türküsü. Yazın geliyor olmasının ya da gelmiş olmasının bir Karadenizlideki karşılığı doğrudan yayla temalı günlerle ilgilidir. Türküdeki atıf da zaten orayadır. Eskisi gibi yayla göçleri olmasa da yaylaya çıkmak bir Karadenizli için hâlâ geçer akçe olduğu için yazın gelmesi dört gözle beklenir Karadeniz’de.
“Yine geldi yaz başları” sözü Karadenizlileri ne kadar mutlu ediyorsa bir futbolseveri o derece üzüyor işin aslına bakarsak. Zira ligler bitmiştir, lig ve kupa şampiyonu belli olmuş, düşen düşmüş çıkan çıkmıştır. Dolayısıyla uzun ve sıkıcı yaz günleri kapıdadır. Her ne kadar yaz dönemi transfer dedikoduları taraftarların gönlüne bir nebze olsun serinlik getirse de futbol olmadan geçirilecek günler her futbolsever için deyim yerindeyse azap dolu anların da başlangıcı oluyor. İşte tam burada imdada çift haneli yıllarda iki büyük organizasyon yetişiyor. Dünya Kupası ve Avrupa Futbol Şampiyonası… İki yılda bir dönüşümlü olarak evlerimize misafir olan bu ağabey- kardeşin yanında elbette Asya, Afrika ve Güney Amerika futbolunun kendi iç dinamikleriyle görünür olan ve Avrupa’yı dışlayan (!) organizasyonlar da var fakat Dünya Kupası, adıyla müsemma olarak bütün kıtaları kapsadığı için “futbolun en büyük festivali” payesini kimseye kaptırmıyor.
Yine geldi yaz başlarıyla beraber yeni bir Dünya Kupası. İlk olarak 1930 yılında Fransız Jules Rimet öncülüğünde Uruguay’da başlayan, dört yılda bir yapılması kararlaştırılan, organizasyonun iki defa üst üste Avrupa’da bir defa Avrupa dışında yapılması prensibiyle adeta Avrupa futbolunun dünya futboluna (özellikle de Güney Amerika futboluna) meydan okuması olarak hissedilen futbolun bu en büyük organizasyonu, aradan geçen 96 yılın sonunda değişen anlayışlar ve şartlar sonucunda elbette başladığı çizgide sabitkadem kalamayarak dört yılda bir yapılması ilkesinden de taviz vermeyerek yolculuğunu sürdürüyor. Uruguay, Brezilya, Arjantin, Fransa, İtalya, Almanya, Macaristan, Çekoslovakya gibi 20. Yüzyılda futbolda başı çeken ülkelerin sahip oldukları enerjiyi ve gücü sadece kendi aralarındaki rekabetle sürdürmeleri artan dünya nüfusu, ilerleyen teknoloji, güçlenen iletişim ve küresel ölçek bağlamında pek mümkün değildi. Kupa’nın ilk defa 1994’te Avrupa ve Güney Amerika dışında bir kıtada ve futbolla bağı neredeyse sıfır olan ABD’de yapılması, bu değişimin ilk işaret fişeğiydi. ABD 94 başlamadan önce bunun büyük bir hata olduğunu dillendirenlerin sayısı hiç de az değildi. Nihayetinde futbolu bilmeyen, beyzbol, basketbol ve Amerikan futbolu ile adını duyurmuş olan bir ülkeye futbol organizasyonu vermek neresinden bakarsanız bakın çok tutarlı gözükmüyordu. Fakat FIFA bundan taviz vermedi ve yeni dünya düzeninde gücün, sermayenin, kapitalizmin futbolda ana belirleyicilerden biri olduğunu haykırdı dünyanın yüzüne adeta. 94’ten 2022’ye kadar Fransa, Almanya, Brezilya gibi futbol ülkeleri ev sahipliği yapmakla beraber, Rusya’ya ayıp olmasın kabilinden kontenjan verilirken, Güney Afrika, Japonya, G.Kore gibi futbolda “gelişmekte olan” ülkelere de “renklilik, çeşitlilik, özendirme” başlıklarıyla bir lütufta bulunuyordu FIFA. Bir önceki ev sahibi Katar’ın, futbolda ABD kadar bile yer edinememiş olması ise güç ve sermayenin futboldaki yerini belirginleştirmesi bakımından bir numune sadece.
Dünya Kupaları, kendi içinde biriktirdiği hikâyeler ile başlı başına bir belgesel niteliği taşır. Her kupanın kendine ait bir dinamiği vardır. Her kupanın oynandığı zaman diliminde dünyada seyreden hadiseler, Kupa’dan bağımsız bir şekilde değerlendirilemez. O yüzden televizyonlarda futbolseverlerin dönüp dolaşıp seyrettiği Kupa Günlükleri, içlerinde taşıdıkları mizansenle birçok sinema filminden bile evladır desek yanılmış olmayız. Bu yüzden olsa gerek 1990 Dünya Kupası öncesinde Günaydın gazetesinin verdiği yaklaşık 250 sayfalık Kupa Tarihi’ni döner döner okurum. Ve her okumamda başka insan hikâyelerini görür, yeni öğrenmiş gibi şaşırmaya devam ederim. Dünya Kupalarının bu kadar ilgi çekmesinin altında yatan şey de bana kalırsa, içinde “insan” ögesinin en fazla hissedilir olduğu turnuva olması galiba. Bir Şampiyonlar Ligi veya Avrupa Kupası’nda göremeyeceğiniz birçok “enstantane”yi Dünya Kupalarında rahatlıkla görebilirsiniz. Çünkü Kupa, her şeyden önce bir insan vitrinidir. Tribünler renk renk, çeşit çeşit, boy boy “gerçek” insanlarla ve onların hayat tarzlarıyla doludur. Sahada kulüp takımlarının değil de ulusal kimliklerin bir gösterisi olduğunu düşünmek hatta kendi ulusal takımının çok fazla ilerleyemeyeceğini bilmek ve bu bağlamda hırstan arındırılmış vaziyette şölene iştirak etmek ortaya sayısız insan hikâyesini çıkarıyor doğal olarak. Başlangıcından beri futbolda gücü elinde bulunduran dört beş Avrupa ülkesi, iki Güney Amerika ülkesi arasında gidebileceği yere kadar gitmek hedefiyle bu şölende yerini alan ülkelerin insanları, ne olursa olsun Dünya Kupalarının baş aktörü bana sorarsanız.
Futbolda hem oynayanlar bağlamında hem seyredenler bağlamında insan ögesini çok önemsiyorum bu yüzden. Fakat futbolun çağ içindeki değişiminde “insan” ögesinin törpülenmeye başladığını, insanın ana öge olmaktan çıkmaya başladığını görmek canımı acıtmıyor değil. Futbolun dünyada bu kadar çok sevilmesinin en büyük sebeplerinden birisinin “kolay” bir oyun olması olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Bu kolaylık, oyunun anlaşılması ve uygulanmasındaki kolaylık değil sadece. Kurallarının da gayet anlaşılır olmasında gizli. Sokakta top oynayan çocukların da profesyonel anlamda yeşil çimlerde koşturan futbolcuların da rahatlıkla içselleştirebildikleri ve tereddüt yaşamadıkları kurallar manzumesine sahip futbol. Buna ofsayt da dâhil. Ve bu kurallar bir şirket sözleşmesi imzalar gibi yüzyılın başında şekillenmiş ve üzerinde kolay kolay bir değişikliğe gidilmemiştir. Futbolda kuralları belirleme yetkisine sahip kuruluş IFAB… Dünya Kupaları, IFAB’ın bir anlamda pilot bölgesi. Kendilerince gerekli gördükleri kural değişiklikleri ilk olarak Dünya Kupalarında görücüye çıkıyor, test ediliyor. Test sonucu zaten çoğunlukla “olumlu” çıkıyor. Hemen aklımıza VAR’ın ilk olarak 2018 Dünya Kupası’nda görücüye çıktığı gelsin. Ya da daha eskilere gidelim. Dünya futbolunda sarı ve kırmızı kart uygulaması ilk olarak 1974 Dünya Kupası’nda uygulanmış ve dünya üzerinde ilk kırmızı kartı çıkarmak bu kupada hakemimiz Doğan Babacan’a nasip olmuştu. 2026 yılı da denenecek olan kurallarla çıkacak karşımıza. Taç ve aut atışlarının 5 saniye içinde kullanılması, kullanılmazsa rakibin korner kazanması; 2.yanlış sarı karta VAR’ın müdahale edebilmesi; oyuncu değişikliğinin on saniye içinde gerçekleştirilmesi, ağzını eli ya da formayla kapatarak rakibe sataşmaya kırmız kart verilmesi; tedavi gören oyuncunun dışarıda bir dakika beklemesi gibi anlam veremediğim ve ne gerek vardı dedirtecek bir yığın kural değişikliği ilk defa 2026 Dünya Kupası’nda denenecek. Gelelim zurnanın zırt dediği yere…Bu kupada yapay zekanın da destek olacağı çipli top teknolojisi (Connected Ball) kullanılacak. Top sadece ofsaytın belirlenmesine yardımcı olmayacak, oyunla ilgili birçok istatistiksel bilgiler verecek. Ve bu meşin yuvarlak içindeki sensör nedeniyle maçlardan önce şarj edilecek.
Meşin yuvarlak da elbette yüzyılın başındaki ağır ve hantal hâlinden eser kalmayacak şekilde değişerek geldi günümüze kadar. Bu son derece tabii. Hatta her Dünya Kupası’nın kendine ait bir meşin yuvarlağı olmuştur. Bu meşin yuvarlakların ilk kupadan beri birer de adları olmuştur. Tıpkı bir insan gibi ev sahibi ülkenin kültüründen ilhamla isim verilmiştir onlara. Özellikle 2002 ile birlikte rengarenk bir görüntüye sahip olarak klasik siyah beyaz formattan tamamen sıyrılan meşin yuvarlaklar için buraya kadar olan değişimleri içime sindirebiliyorken, şarj edilebilen bu meşin yuvarlağı zihnimde bir yere oturtamadım daha. Çünkü bunun, futbolun içinden “insan” ögesini almaya matuf bir eylem olduğunu biliyorum. Futboldaki kural değişikliklerinin hepsi oyunu geliştirmeye yönelik değil ticari kazanca endekslenen değişiklikler. Daha çok ilgi, daha çok seyir, daha çok kazanç…
Futbol içinde barındırdığı saf insan hikâyeleriyle güzel. Doksanlardan sonra bilimsel verilerle, analizlerle, yoğun yüklemelerle birer robota dönüşen futbolcular yine de sürdürülür kılmıştı bu hikâyeyi. Fakat artık sadece futbolcuların makineleşmesi yetmiyor futbolun patronlarına. Hikâyenin içinden insanı çıkarmak istiyorlar. Bize öğretilen teknolojik bilgi kırıntısı, şarj edilen bir makinenin ömrünün kısalmaya başlayacağını söylüyor. Yani ne kadar çok şarj ederseniz o kadar kısalır ömrü. Futbolun kendisini de şarj etmeye başladıklarına göre… Neyse, enseyi karartmayalım. Belki bir ihtiyar çıkar gelir ileride, elinde 86 Dünya Kupası’nın meşin yuvarlağıyla -ki seyrettiğim ilk Kupa, aldığım ilk meşin yuvarlaktır- topu bırakır toprak sahamıza ve santra der… Bekleyip görelim.