Rüyalarımızdan Sarkan İp

Tarık Tufan’ın “Anna”sı üzerine

“Sen adımını attığın andan itibaren Hira dinginliğine dönüşecek ortalık.
Tanrı bizimle de konuşur belki.”

I.

Gece üçü geçti. Bu saatte bir şey oluyor insana, yıllardır fark ediyorum. Gündüz kurduğun o derli toplu cümleler, o makul hayat, birden bir pencere camı kadar inceliyor. Arkası görünüyor. Ben de şimdi bu incelikte, beş yüz yıl önce yazılmış iki dizeyle oturuyorum:

Bende Mecnûn’dan füzûn âşıklık isti’dâdı var
Âşık-ı sâdık benem Mecnûn’un ancak adı var

Fuzuli bunu yazdı ve aramıza bir bomba gibi bırakıp gitti. Hâlâ tıkırdıyor. Leyla ile Mecnun’u yazan adam, dönüp kendi kahramanına diyor ki: Senin yalnızca adın var. Asıl âşık benim. Bende senden fazla bir âşıklık kabiliyeti var.

Bu beyti ilk duyduğumda on beş yıl önceydi. Hacettepe’de dönem üç öğrencisiydim. Komiteden çıkardık, başımız uğuldardı. Gözlerimiz hastalık adlarından, ilaç dozlarından, ezberlenmesi gereken bitmek bilmez tablolardan kızarmış olurdu. Hemen yanı başımızda Hamamönü dururdu. Orası bizim mekânımızdı. Sınavdan sonra soluklandığımız, kendimize geldiğimiz, birkaç saatliğine hekim adayı olmayı bırakıp yalnızca insan olduğumuz yer. Eski evlerin ahşap balkonları, taş sokaklar, bir köşede demlenen çay.

Her hafta orada Hayati İnanç Hoca’nın şiir söyleşileri olurdu. Her hafta bir beyit ödev verirdi. Biz de bütün hafta o beytin etrafında dolanırdık. Anatomi atlasının arasında bir kâğıt, üstünde iki dize. Kelime kelime söker, yeniden dikerdik, bir yarayı diker gibi. Gündüz bedenin hastalıklarını çalışıyorduk, akşam ruhun hastalıklarını. Bunu o zaman böyle düşünmüyordum tabii. Şimdi, geriye bakınca, böyle görünüyor.

Fuzuli’yi Hayati Hoca’yla sevdik. O zamanlar şiirleri severdim.

Sonra şiirlere küstüm, nefret ettim. Yedi yıl elime tek bir şiir kitabı almadım. Kitapçılarda o rafın önünden başımı çevirip geçtim, sanki orada beni tanıyan biri duruyormuş gibi.

Nedenini burada yazmayacağım. Ama şunu söyleyebilirim: insan bazen bir şeyden, onu fazla ciddiye aldığı için nefret eder. Kayıtsız kaldığımız şeylerden nefret etmeyiz. Nefret, terk edilmiş bir sevginin ters yüz edilmiş hâli gibi bir şey bazen. Neyse.

O zaman gençtim ve bu beyti kibir sanmıştım. Bir şairin kendini kendi kahramanından büyük göstermesi. Şimdi okuyorum ve kibir görmüyorum. Bir yük görüyorum. Bir insanın kendi içindeki uçuruma bakıp “bu benim” demesini görüyorum. Ve en çok da şunu görüyorum: ben bunu söyleyemem.

Daha az sevdiğimden değil. Bunu bilmiyorum zaten, kim bilebilir ki bir insanın içinde ne kadar sevgi olduğunu? Söyleyemem, çünkü hiçbir şeyin başında yeterince uzun duramıyorum. Mecnun çölde yıllarca tek bir isme baktı. Ben bu sayfanın başında üç kere telefonuma baktım. Bildirim yoktu. Bakmak için baktım. Elim kendiliğinden gitti, bir tik gibi. Bir tespih gibi belki, ama içinde Tanrı olmayan bir tespih.

Konsantrasyon eksikliği çeken modern bir birey olarak yaşıyorum hayatı. Bunu yazmak bana birine “seni seviyorum” demekten daha ağır geliyor. Aşk ilanında hiç değilse bir cesaret var, bir uçurumdan atlama. Bu itirafta yalnızca yorgunluk var. Dağılmış bir dikkatin yorgunluğu.

Fuzuli’nin seçtiği kelime de boşuna değil: isti’dat. Yetenek değil tam olarak. Bir hazır oluş, kabul edebilme gücü. Toprağın yağmuru içine alabilmesi gibi. Yani asıl soru Mecnun’dan fazla sevip sevemeyeceğimiz değil. Asıl soru, toprağımızın hâlâ yağmur alıp almadığı. Yoksa üstümüze yağan her şey beton bir avluda olduğu gibi kayıp gidiyor mu? Islanıyoruz ama içimize hiçbir şey işlemiyor.

Bu yazı boyunca bir isim dönüp duracak. Dört harf. Aynı harfle başlıyor, aynı harfle bitiyor. Tersinden okusanız yine aynı. Anna. Bu isim, bir aşkın en doğru haritası gibi geldi bana. İçine girersin, yürürsün, yürürsün, çıktığını sanırsın ve kendini girdiğin kapının önünde bulursun. Hangi yönden okursan oku, aynı yere varırsın. Kaçış yok. Geri dönüş de yok, çünkü geri dönsen bile yine o Anna. Bir kadın mı, bir dua mı, bir hayalet mi, sonuna kadar emin olamayacağım. Ama baştan söyleyeyim: o isimle karşılaştığımdan beri yaşamak benim için de biraz, birine, belki  de kendime dair uzayıp giden bir özlem.

II.

Aşk, bir anda dibine düştüğün yerdir.

Bunu düşündükçe aklıma bir kuyu geliyor. Ağzı dar, dibi karanlık, duvarları yosunlu ve kaygan. Yürüyorsun, hiçbir şeyden haberin yok, ayağının altında zemin yok oluyor. Düşüşün kendisini hatırlamazsın bile. Bir an yukarıdasın, gün ışığında, sonra dipte.

Ve orada bir böcek gibi kıvrılırsın.

Böcek kelimesini bilerek seçiyorum. Sırtüstü düşmüş, bacaklarını boşlukta sallayan, bir türlü dönemeyen bir böcek. Bir sabah uyanıp kendini böyle bulan bir adam düşünün. İşine geç kalmıştır, kapının ardında ailesi seslenir, o ise yalnızca yeni bedeninin ağırlığını anlamaya çalışır. Kimse ona bakamaz. Bakan da tiksinerek bakar. Aşk biraz da budur bence. Bir sabah uyanırsın ve bu artık senin eski bedenin değildir. Eski dilin değildir. Kendi odanda bir yabancı olmuşsundur ve kapının ardındakilere ne olduğunu anlatacak bir kelimen yoktur.

Orada acı çekersin. Sevinirsin. Ağlarsın, gülersin. Gece üçte bir şarkıya hıçkırarak ağlar, sabah sekizde aynı şarkıyı mırıldanarak çay demlersin. Sürahiden bardağa su dökersin. Su bardağın ağzına gelir, taşar, masaya yayılır, kenardan yere damlar. Fark etmezsin. Aklın o bardakta değildir. Bardak çoktan dolmuştur, sen hâlâ dökersin. Belki bardak da sensin, taşan da. Sonra biri “masa sırılsıklam olmuş” der, sen şaşırıp bakarsın, sanki o su başka birinin elinden dökülmüş gibi.

Hepsi aynı kuyunun dibinde olur.

Bu bir tür konsantrasyon. Belki insanın yaşayabileceği en yoğun dikkat. Bütün dünya tek bir noktaya çekilir, gerisi bulanıklaşır. Mesleğimden bir benzetme yapayım: sanki biri merceğin ayarını bozmuş da yalnızca tek bir yüz net kalmış. Kalabalık bir caddede bütün insanlar lekeye dönüşür, bir tek o seçilir. Ya da onu hatırlatan bir yürüyüş, bir palto, bir saç rengi.

Beni en çok düşündüren yer de burası: bu, yaratıcı bir konsantrasyon değil.

Sanatçının yoğunlaşması bir şey doğurur. Bir resim, bir şiir, bir film. Âşığın yoğunlaşması hiçbir şey doğurmaz. Âşık bir insan dünyanın en verimsiz insanıdır. Bütün varlığını bir noktaya toplar ve o noktadan bir damla bile ürün çıkmaz. Yalnızca bakar. Bekler. Bir pencerenin önünde, bir telefonun başında, bir kapının eşiğinde. Saatlerce. Yıllarca.

Galiba kutsallığı da tam buradan geliyor. İşe yaramamasından. Her şeyin bir getirisi olması gereken bir dünyada, hiçbir şey getirmeyen bir bekleyiş en sessiz isyandır. Kimse ona bir fiyat biçemez, çünkü kimse onu satın almak istemez.

Bir şey daha var: “bu duruma düşeceğim” diyerek düşülmez oraya.

Kimse kuyunun ağzına gidip “şimdi atlıyorum” demez. Bir anda karşılaşırsın. Bir sokak köşesinde, bir otobüs camında, bir film sahnesinde, bir hastane bekleme salonunda. Ve iki şeyden biri olur: ya çekilirsin ya yükseltilirsin. Bulunduğun zemine göre.

Bunu çok düşündüm. Aynı aşk birini aşağı çeker, ötekini yukarı alır. Aynı yangın birinde kül bırakır, ötekinde altın. Neden? Bence cevap durduğun zeminde. Ama insan zeminini seçemez. Hatta bilemez bile. Hangi zeminde durduğunu ancak o çekildiğinde öğrenirsin. Ayağının altında kaya mı varmış, bataklık mı, ancak düşerken anlarsın. Ve o zaman da geç kalmışsındır.

III.

Peki neden düşmüyoruz artık?

Bu çağda, bu dönemde, aşka karşı bu kadar pasifken neden ne çekiliyoruz ne yükseliyoruz? Neden herkes olduğu yerde, sağlam ama sıkılmış, güvende ama soluksuz duruyor?

Rüyalarımızdan sarkan ip her an düşebilir.

Bu cümle haftalardır kafamda. Bir ip düşünüyorum. Rüyalarımızdan, yani içimizin en karanlık, en saf, hiç dokunulmamış yerinden aşağıya, gündelik hayatın tam ortasına sarkan incecik bir ip. Tutunabileceğimiz tek şey o. Yukarı tırmanmanın tek yolu.

Ama araya o kadar çok şey giriyor ki. Nesneler, olaylar, deneyimler.

Yeni bir telefon, yeni bir araba, yeni bir koltuk takımı. Haber bültenleri, krizler, kurlar, seçimler. Gidilmesi gereken şehirler, yenilmesi gereken yemekler, çekilmesi gereken fotoğraflar. Hepsi modern zamanlara özgü, hepsi dikkatimizi bir yerden bir yere savuran şeyler. Aslında modernizm dediğimiz şey bütün gücüyle saldırmış. Kapıyı çalmamış bile. Duvarı yıkıp girmiş, eşyaları yerleştirmiş, sonra da bize evin sahibiymişiz gibi davranmayı öğretmiş.

İp hâlâ orada sarkıyor belki. Ama biz başka yöne bakıyoruz. Ve bir gün, biz bir vitrine dalmışken, sessizce kopup düşecek. Ses bile çıkarmayacak. Fark etmeyeceğiz.

En çok da akıl giriyor araya.

Modernizm diyorsun, moda diyorsun, ama asıl mesele akıl. Akıl girince hesap giriyor. Hesap girince ölçü giriyor. Ölçü girince de bir dizi düşüş başlıyor. Gerçek düşüşler değil ama.

IV.

Futbol maçlarında görmüşsünüzdür. Ceza sahası, son dakikalar. Rakip oyuncu yaklaşıyor, temas bile yok belki. Ama adam havalanıyor. İki tur dönüyor, yüzünü acıyla buruşturup yere kapaklanıyor. Kameranın tam göreceği yere, hakemin tam göreceği açıya. O kadar artistik düşüyor ki neredeyse alkışlayasınız geliyor.

Modern zamanda âşık olmak da böyle bir şey. Çok planlı bir düşüş.

İnsanlar artık âşık olmaya karar veriyor. Önce uygunluk kontrolü yapılıyor. Yaşı, işi, ailesi, şehri, gelecek planları. Kafada bir liste, maddeler tek tek işaretleniyor. Sonra kendini bırakıyormuş gibi yapılıyor. Ama yere değmeden önce dizler korunuyor. Kimse kemiğini kırmıyor, kimsenin yüzü toza bulanmıyor. Düşüyoruz ama ne zaman kalkacağımızı biliyoruz. Daha düşerken kalkış pozisyonunu ayarlıyoruz.

Anna’daki adam ise tam tersini teklif ediyor. Hesap etmeden, haritaya bakmadan gidelim, diyor. Yanlarına ne alacaklarını da söylüyor: bilgelik zamanlarından kalma sırları, dünyanın bütün sabahlarını. Bavula bir harita bile koymayan biri. Bu çağda bundan daha cüretkâr bir teklif düşünemiyorum. Bir otel rezervasyonu yok, dönüş bileti yok, “ya olmazsa” diye bir yedek plan yok. Yalnızca sabahlar.

Bunun neyin kaybı olduğunu anlamak için çocukluğa dönmek lazım.

İnsan çocukken âşık olur. Ya da çocukça âşık olur. Bence ikisi aynı şey. Hatırlarsınız belki. Bir okul bahçesi, teneffüs zili. Biri gülüyor ve sizin mideniz boşalıyor. Neden o? Bilmiyorsunuz. Sorgulamıyorsunuz da. Saçındaki toka belki, koşarken düşüp dizini silkeleyip kalkışı belki, belki hiçbir şey. Çocuk sebep aramaz. Çocuk rastlantıya açıktır. Henüz dünyanın onu kandırabileceğini öğrenmemiştir.

Sonra plan yapabilecek yaşa geliriz. Bir yerlerde biri, bir şarkıda, bir şiirde, bir dostun ağzında “plan yapma” der bize. Ama biz çoktan öğrenmişizdir çağın en büyük kuralını. Hiçbir yerde yazılı değil ama her yerde geçerli:

Rastlantıya tolerans yok.

Bu yalnızca aşk için değil. Siyasette, ekonomide, hayatın her köşesinde. Her şey öngörülebilir olmalı. Her risk sigortalanmalı, her sapma düzeltilmeli, her sürpriz önceden tahmin edilmeli.

Kieślowski’nin Kör Talih’ini izlemiştim yıllar önce. Genç bir adam, Witek, istasyonda kalkmak üzere olan bir trene doğru koşuyor. Film burada üçe ayrılıyor. Birinde treni yakalıyor ve hayatı bir yöne akıyor. Birinde bir demiryolu görevlisine çarpıyor, treni kaçırıyor, hayatı bambaşka bir yöne. Üçüncüsünde yine kaçırıyor, peronda kalıyor. Okuluna dönüyor, hekim oluyor, sessiz, düzgün bir hayat kuruyor. Ve o hayatın sonunda bindiği uçak havada patlıyor. Üç ayrı ömür, birkaç saniyelik bir koşudan. Filmden çıktığımda sokakta yürürken her adımımı sayar gibi olmuştum. Hangi adımım beni başka bir hayata götürüyordu?

Aşk tanımı gereği o birkaç saniyedir. Bir kazadır. Hesaba sığmayan bir artık. Rastlantıyı yasaklayan bir dünya aşkı yasaklamıyor belki. Ama onu açlıktan öldürüyor. Yavaş yavaş, kimse fark etmeden.

V.

Doğu’nun Leyla’sına bakın. Sonra Batı’nın Anna’sına.

Aralarında modern hayata kadar pek fark yok aslında. Yoğunluk aynı, imkânsızlık aynı. Çölde aklını yitirip ceylanlarla konuşan adamla bir tren istasyonunda, rayların başında duran kadın aynı yangının iki ayrı dilini konuşuyor.

İkisinin etrafında da bir duvar vardı. Gelenek dediğimiz, âdet dediğimiz o duvar. Hem iyi anlamda hem kötü anlamda. Doğu’da da Batı’da da modern zamanlara kadar sürdü. Bir hüküm gibiydi. Önüne geçilemezdi.

Tuhaf ama o duvar aşkı yoğunlaştırıyordu. Setlerin arasından akan su gibi. Leyla’yı Mecnun’dan ayıran duvar olmasaydı Mecnun, Mecnun olur muydu? Bir dağın eteğinde sakin sakin koyun güden bir koca olurdu belki. Anna’nın etrafında o sert, kurallarla örülmüş dünya olmasaydı onun yangını bu kadar büyür müydü? Engel, arzunun biçimidir belki. Duvar olmasa yangın her yere yayılır ve hiçbir yeri yakmaz.

Şimdi duvar yok. Kimse sana kimi seveceğini söylemiyor. Kimse kapını kilitlemiyor, kimse seni çöle sürmüyor. Özgürüz.

Ve modern hayatta ne Leyla kaldı, ne Anna kaldı, ne Mecnun kaldı. O büyük, karanlık romanları gece mum ışığında, borç içinde, nöbetler arasında titreyerek yazan adam da kalmadı.

Setleri yıkılmış bir nehir gibi aşk her yere taştı. Her şeye bulaştı. Ve her yerde bir parmak derinlikte kaldı. Herkes herkese “aşkım” diyor artık. Markette kasiyere, kuyrukta yabancıya, telefondaki operatöre. Kelime o kadar çok harcandı ki enflasyona uğradı. Elinde bir valiz dolusu “aşkım” var ve onunla bir ekmek bile alamıyorsun.

Belki de bu yüzden şair sevgilisine bir sıfatla değil, bir isimle sesleniyor. Aşkım demiyor, sevgilim demiyor. Anna diyor. Tekrar tekrar. Enflasyona uğramamış tek kelime bir insanın adı çünkü. Bir isim harcanmaz. Ne kadar çok söylersen o kadar ağırlaşır.

VI.

Ama burada durmam lazım. Bir soru var, beni bırakmıyor.

Eğer aşk gerçekse, kendi başına bir hakikatse, kendi metafiziği olan bir şeyse, modernitenin bu karmakarışık kaosunda da yolunu bulup yürümesi gerekmez mi? Bir hakikat ortam değişti diye ortadan kaybolur mu? Güneş, şehrin ışıkları çok diye doğmaktan vazgeçer mi?

Neden yürümüyor?

Bu soruyu yüksek sesle sorduğumda içimden bir cevap geliyor ve ben o cevabı sevmiyorum. Çünkü bütün şikâyetlerimi, çağa duyduğum o zarif öfkeyi elimden alıyor.

Yürüyor.

Neden yürümesin? Yürütebilenler var. Bu çağda da çölde yürüyen insanlar var. Bir otobüs durağında, bir cezaevi kapısının önünde, bir mesaj kutusunun başında yıllardır tek bir isme bakan insanlar.

Kader’deki Bekir’i düşünüyorum.

Bekir, Uğur’u bir kere görüyor ve o bir kere yetiyor. Bir daha asla eskisi gibi olamıyor. Ama Uğur onu sevmiyor. Uğur, Zagor’u seviyor. Belası, yarası, kendini yakıp yıkacağını bile bile bağlandığı adamı. Zagor hapse düşüyor. Uğur onun peşinden cezaevi cezaevi, şehir şehir dolaşıyor. Bir kapının önünde bekliyor, sonra başka bir şehirde başka bir kapının önünde. Bekir de Uğur’un peşinden. Ailesinin ona biçtiği düzgün hayatı, önüne konmuş bütün o makul yolları bırakıp gidiyor. Bir kadın bir adamın peşinde, bir adam o kadının peşinde. İki bekleyiş üst üste binmiş, birbirine hiç değmeden.

Kimse anlamıyor Bekir’i. Kendisi de anlamıyor. Sorsanız söyleyecek bir şeyi yok. Sevildiği için değil, sevdiği için orada. Aşağılanıyor, itilip kakılıyor, yine gitmiyor. Ona akılsız diyenler haklı belki. Ama o filmi izleyip de Bekir’in yerinde bir an olsun durmayan var mı? Belki bütün bunlara “kader” diyor, başka kelimesi olmadığı için. Ya da bu kelime, bu kadar ağır bir yükü taşıyabilen tek kelime olduğu için.

Böyle insanları görmüyoruz. Bağırmıyorlar çünkü. Aşk reklam yapmaz.

Biz kendimiz umudu kaybediyoruz tabii.

Umut olmasa, diye düşünüyorum, bu dünyada bir dakika, bir tek gün kalınabilir miydi? Mümkün mü? Sabah kalkıp perdeyi aralamak bile bir umut işi değil mi? Ayakkabı bağcığını bağlamak? İki kişilik çay demlemek, ikinci bardağı kimse içmeyecek olsa bile?

Jack London, bu dünyada her şeyin bir çöp gibi akıp gidebileceğini ama aşkın gitmeyeceğini söylemiş. Aşk zayıflamaz, diyor. Yolda tökezleyip bir paçavra gibi yere yığılıyorsa, o zaman zaten aşk değildi.

Sert bir cümle. Belki fazla sert. Gençken okusam haksız bulurdum, herkesin aşkını küçümseyen bir hakem gibi gelirdi. Şimdi okuyorum ve içinde bir teselli buluyorum. Demek ki kaybettiğimizi sandığımız şeylerin bazıları hiç bizim olmamış. Demek ki gerçekten bizim olan bir şey varsa, o kaybolmamış. Sadece biz ona bakmayı unutmuşuz. Bir çekmecede, bir kasetin içinde, bir rüyanın kenarında bekliyor.

VII.

Şimdi Anna’ya gelebilirim.

Tarık Tufan’ın Anna’sı bir şiir mi, bir mektup mu, bir yakarış mı, hâlâ karar veremiyorum. Belki üçü birden. Bir besmeleyle açılıyor. Esirgeyen ve bağışlayan, çokça esirgeyen, hep bağışlayan Rabbin adıyla başlayan adamlarız, diyor Anna’ya. Büyücülerin, haramilerin, borsacıların, reklamcıların, korsanların, işgalcilerin, bankacıların elinden bu yüzden kurtulmuşuz.

İlk okuduğumda bir slogan sandım. Yanılmışım. Hesap tutmayan bir merhametin adıyla başlayan birinin üzerinde hesapçıların hükmü yoktur. Borsa onu alıp satamaz, reklam onu ikna edemez. Çünkü o güne bütün alışverişlerin dışında bir adla başlamıştır.

Sonra bir cümle geliyor. Sanayi devriminde bile bu yüzden ayakta kalmışız, diyor. Karanlık, rutubetli bir hayatta. Çok nefessiz, çok sabahsız, çok aşksız, kitapsız bir hayatta.

“Sabahsız” kelimesine takılıp kaldım. Bir hayat nasıl sabahsız olur? Güneş doğar ama sana doğmaz. Fabrika düdüğüyle uyanırsın, gün ağarmadan içeri girer, karanlıkta çıkarsın. Sabahı hiç görmezsin, yalnızca saatini bilirsin. Hastane koridorlarında nöbetten çıkan bir hekim de bilir bunu biraz. Kapıdan çıkarsın, bakarsın ki gün çoktan başlamış, sen hiç görmemişsin. Şair diyor ki o sabahsızlığın içinde bile bir besmele bizi ayakta tuttu.

Piyasanın hınçla dolu inişlerine çıkışlarına kalbimiz bir şekilde dayanıyor, diyor. Ve hemen kalbin ne olduğunu söylüyor: ilk gençliğimiz, sakalımız, bir kasetin iki yüzüne de art arda kaydedip dinlediğimiz şarkımız.

O kaset. Bir kasetin iki yüzüne aynı şarkıyı kaydetmek. Bunu yapmış biri aşkın ne olduğunu biliyor demektir. Çünkü bu, o hiçbir şey üretmeyen konsantrasyonun ta kendisi. A yüzü biter, çevirirsin, B yüzü başlar, yine aynı şarkı. Ne bir ilerleme var ne bir çeşitlilik. Sanki o şarkıda bir şey var da bir türlü bulunamıyormuş gibi. Sanki bir sonraki dinleyişte bulunacakmış gibi.

Tekrar diye bir şey var. İnsanlar onu sıkıcı sanır. Oysa bazı tekrarlar geriye değil ileriye doğru yapılır. Hatırlamak geçmişe döner, bu öyle değil. Aynı şarkıyı yüzüncü kez dinleyen biri onu ilk kez duymayı bekler. Her seferinde yeniden. Aşk biraz bu: aynı yüze her sabah ilk kez bakar gibi bakabilmek.

Ve hemen ardından o cümle geliyor: İşte böyle yaşıyoruz, diyor, ve yaşamak da sana dair uzayıp giden bir özleme dönüşüyor.

Bence bütün şiir bu cümleye sığar. Yaşamak bir eylem olmaktan çıkıyor, bir özleme dönüşüyor. Sabah kalkmak, işe gitmek, ekmek almak, faturayı ödemek, hepsi Anna’ya doğru uzanan bir özlemin parçası oluyor. Hayat, onun yokluğunun uzunluğu kadar.

Sonra o yarım cümleler başlıyor.

“Ölelim diyecektim.” Ve hemen geri alıyor. Az kalsın. Ölmeyelim, hiç ölmeyelim Anna. “Sarılalım diyecektim. Az kalsın…” İçinden böyle şeyler geçtiğini itiraf ediyor, utanarak. Dudaklarından bahsedecek, cümle yarıda kalıyor. Ve sonra o iki kelime:

“Tamam sustum.”

Bunu ilk okuduğumda kitabı kapattım. Kalkıp pencereye gittim. Dışarıda hiçbir şey yoktu, bir sokak lambası, park etmiş bir araba. Ama orada durdum bir süre. Çünkü bütün bir çağın sesini duymuştum. Her şeyi söyleyebildiğimiz ama asıl kelimeye gelince kendi ağzımızı kendi elimizle kapattığımız bir çağ. Kim takıyor o freni? Utanç mı? Birinin bizi izlediği hissi mi? Yoksa bir kere söylenirse asla geri alınamayacağını bilmek mi?

Ama adam susarken bile istemekten vazgeçmiyor. Yalnızca istediği şeyi küçültüyor. Basamak basamak.

Gitmek istemezsen bir şiir miktarı kadar oturalım.

Şiir kalsın istersen. Sadece oturalım.

Oturmak da olur benimle.

Sadece ellerimi tut.

Sadece yüzüme bak.

“Oturmak da olur benimle” satırını okuyunca önce gülümsedim. Kendini Anna’ya tanıtıyor sanki, bir ilan gibi, bir özür gibi: benimle oturulur, merak etme, sana yük olmam. Dünyanın bütün sabahlarını teklif eden adam, birkaç satır sonra yanında oturmaya razı.

Ve eller. Eskiden bazı filmler vardı, oyuncular neredeyse hiç oynamazdı. Yüzleri bir taş kadar sakindi. Kamera ellere bakardı. Bir elin bir kapı koluna uzanışına, bir avucun başka bir avucun içine girişine. Bütün lütuf oradaydı, ellerde. “Sadece ellerimi tut” cümlesinde o sessizliği duyuyorum. Büyük bir söz istemiyor. Bir dokunuş istiyor, o kadar.

Bir merdivenden aşağı iniyor. İnsanın bir başkasından isteyebileceği en az şeye doğru. Ve en dipte, en azın bile altında, şu cümle duruyor:

Yüzüme bak ama Anna, yüzüme bak.

VIII.

O “ama”yı düşünüyorum.

Her gün insanların gözüne bakan biri olarak düşünüyorum. Mesleğim bu. Işık tutarım. “Bana bakın,” derim, “ışığa bakın, gözünüzü kırpmayın.” Merceğe bakarım, retinaya, damarlara, sinirin başladığı o küçük beyaz noktaya. Bir gözün içindeki bulanıklığı ölçebilirim. Hangisi büyüyecek, hangisi geçecek, hangisinin ameliyatı gerekecek, söyleyebilirim.

Ama “yüzüme bak ama” diyen birine bakamam. O başka bir bakış istiyor. Muayene istemiyor. Görülmek istiyor.

Bir kere yaşlı bir adam geldi polikliniğe. Gözünde ciddi bir şey yoktu. Muayeneyi bitirdim, iyi olduğunu söyledim. Kalkmadı. Biraz daha oturdu, şapkasını dizinde evirip çevirdi. Sonra “kızım, bir daha bakar mısın” dedi. Baktım. Yine bir şey yoktu. Ama o adamın istediği gözünün muayenesi değildi. Biri ona bir daha baksın istiyordu. Bunu o gün anlamadım. Sıradaki hastayı çağırdım. Şimdi biraz anlamaya başladım galiba..

Şair gözlerinde ne olduğunu da söylüyor. Gözlerim biraz karanlık, diyor. İçinde cenkler, ayinler, kesik damarlar, yumruklanmış kapılar var. Sehpalar, idam sehpaları belki. Turgutlar, Edipler, yani okuyup yaralandığı bütün bir kuşağın şairleri. Siyahlar, beyazlar. Uykusuzluklar, bitmeyen baş ağrıları, bildirilerin öfkesi.

Hiçbiri cihazda görünmez. Hepsi orada.

Size bir şey söyleyeyim, belki bilmiyorsunuzdur. Göz, insan bedeninde bir sinirin ve canlı damarların hiçbir yeri kesmeden, doğrudan görülebildiği tek yer. Bedenin içine açılan tek pencere. Başka hiçbir yerde bir insanın içini neşter değmeden göremezsin. Yalnızca gözde.

Şair bunu bilerek mi yazdı, bilmiyorum. Ama Anna’dan gözlerinin içine bakmasını isterken, bir insanın kendini ameliyatsız gösterebileceği tek yeri işaret ediyor. İçini açıyor. Çıplak, korunmasız. Buraya bak, diyor.

Bir de şunu düşünüyorum. Müzelerde bazen eski bir heykelin önünde durursun. Başı yoktur, kolları kopmuştur, gözleri bile yoktur. Ama bir an gelir, onun sana baktığını hissedersin. Her yerinden. Ve bir ses duyarsın içinde: hayatını değiştirmelisin. Gerçek bakış böyle bir şey. Baktığında sen de bakılmış olursun. Anna’nın bakışı da buydu belki. Adam yalnızca görülmek istemiyor. Görüldüğünde değişeceğini biliyor.

Bir filmde genç bir adam vardı. Her gece karşı apartmandaki bir kadını dürbünle izliyordu. Kadın sonunda fark ediyor, öfkeyle soruyor: Ne istiyorsun benden? Adam düşünüyor, sonra “hiçbir şey” diyor. Bu cevap kadını herkesten çok sarsıyor. Hiçbir şey istemeden bakılmak. Dünyanın en tekinsiz ve en saf şeyi.

Bazen Anna’nın o kapıda durduğunu, eğilip gözlerin içine baktığını düşünüyorum. Ne görürdü? Cenkleri mi, şairleri mi, baş ağrılarını mı? Yoksa hepsinin arkasında, en dipte, ona bakan küçük bir çocuğu mu?

IX.

“Bir kereden bir şey olmaz.”

Modern hayatın bütün ahlakı bu cümlede saklı. Bir sigaradan bir şey olmaz. Bir yalandan bir şey olmaz. Bir kaçamaktan, bir kere görmezden gelmekten, bir kere çiğnemekten.

Bu bir Alman atasözü: Einmal ist keinmal. Osman Konuk’un da bu adla bir şiiri var. Siyasi bir şiir değil ama ondan daha siyasi bir şey yazılabilir mi bilmiyorum. Bir romancı da koca bir kitabı bu cümlenin üzerine kurmuştu. Bir kere yaşanan hiç yaşanmamış gibidir, diyordu, çünkü karşılaştıracak ikinci bir hayatımız yok. Prova yapmadan sahneye çıkıyoruz. Bu yüzden her şey hafif, her şey uçucu. Ve o hafiflik insanı yere çakan her ağırlıktan daha dayanılmaz.

Her şey tekrarlanabilir, her şey geri alınabilir, her şeyin yedeği var. Bir ilişki mi bitti? Yenisi. Bir hata mı yaptın? Sil, baştan yaz. Kaydet, geri al, yeniden dene.

Ama bir de bir İtalyan atasözü var:

Bir kere olan, hep olmuş gibidir.

Anna bu ikinci cümlenin adı.

Bir kereden bir şey olmaz diyen dünyaya, bir kereden her şeyin olabileceğini hatırlatan şey. Anna, karşılaştığın anda bir daha asla eskisi gibi olamayacağın anlamına gelir. Geri dönüş yok, yedek yok, silip baştan başlamak yok. O kayıt bir kere kasete düşmüştür ve artık iki yüzünde de hep orada olacaktır.

Burada o en güzel gülün kokusunu duyuyorum.

Bir adam dağdan iniyor. Ama sıradan bir adam değil. Kâinatın onun yüzü suyu hürmetine yaratıldığına inandığımız, güllerin en güzeli olan adam. Yetimliğinden beri kimseye yük olmamış, çarşıda “emin” diye anılmış, Mekke’nin bütün pazarlıkları arasında yalnızca bir mağaranın sessizliğini sevmiş adam. Hira’da bir şeyle karşılaşmış. Adını koyamadığı, taşıyamadığı, ama inkâr da edemediği bir şeyle. Titreyerek evine geliyor. Karısına tek bir şey söylüyor:

“Beni örtün. Beni örtün.”

Mutlak olanla karşılaşmanın ilk hâli budur bence. Bir titreme, bir üşüme, örtülmek istemek. Çünkü bir şey seni olduğun yerden söküp almış ve sen o çıplaklığa dayanamıyorsun. Anna ile karşılaşan herkes bu titremeyi bilir. Eve gelip bir battaniyeye sarılmak. Duvara dönmek. Kimse bir şey sormasın. Kimse ışığı yakmasın.

Beni örtün.

X.

Bir de şunu düşünüyorum hep.

İbn Arabî, Mekke’de bir imamın kızına âşık oluyor. Hayatının ortasında, ilminin zirvesinde. Ve şiirler yazıyor. İnsanlar konuşuyor, dedikodu yapıyor. Sonra o şiirleri alıp ilahi aşkın şerhine dönüştürüyor.

Ne olur cüretimi mazur görün ama şunu düşünmeden edemiyorum: o büyük duvara, o saydam duvara çarpmasaydı, pekâlâ büyük ve düzenli bir kelamcı olarak kalabilirdi.  Kitaplarını yazar, derslerini verir, sağlam, dengeli, saygıyla anılan bir âlim olarak kalırdı.

Ama onun yerine Aşk Caddesi’ne saptı.

Çünkü başına gelmişti. Onunla sınanmıştı. Bir daha asla ondan önceki kendisi gibi olamayacaktı. O saydam cama bir kere çarpan, camın orada olduğunu bir daha unutamaz. Alnında izi kalır.

Peki o zaman Anna nedir?

Bir ayet olabilir. İnsanın hayatına inmiş bir ayet.

Osmancık’ı hatırlıyorum. Genç delikanlı Osmancık daha Osman Bey olamamışken, Şeyh Edebali’nin karşısına çıkıp kızı Malhun Hatun’u istiyor:

“Yaylakta söylediklerini çok düşündüm.
Düşüne düşüne de ırak nedir, ıraklar nasıl yakın edilir gayrı bildim.
Bursa ırak değildir. Bildim.
Ben Edebali, dünyanın nasıl küçüleceğini bildim.
Ben  Edebali, yıldızlara varacak yolu bildim.
O yolu açmaya ne gerektiğini bildim.
Anam bana çocukluğumda Kaf Dağı’nı aşan şehzadeyi anlatırdı.
O şehzadenin Zümrüdüanka’sı varmış.
O yollara Zümrüdüanka gerek Edebali.
Benim Zümrüdüankam Malhun Hatun’dur.
Ver ki bana dünya küçülsün.
Ver onu bana.
Ötesi için.. Benim Zümrüdüankam odur derim sana.
Ver ki Oğuzlar yıldızlara gitsin, dünya küçülsün.”

Bu sahneyi ilk izlediğimde on bir yaşındaydım. Ekranın önünde kalakalmıştım. “Oha böyle şeyler de varmış,” dediğimi hatırlıyorum. Bir insan bir başkasını böyle isteyebilirmiş demek. Hemen Tarık Buğra’nın Osmancık’ını aldım. On bir yaşında bir çocuğa büyük gelen bir kitaptı. Ama o cümleleri sayfada bulduğumda, biri bana bir sır vermiş gibi sevinmiştim.

Şimdi bakınca, o yaşta neye sarsıldığımı daha iyi anlıyorum. “Benim olsun” demiyor Osman, “ötesi için” diyor. Malhun Hatun onun için bir yol. Kaf Dağı’nın ardındaki o kuş gibi hem ulaşılmaz hem de ulaşıldığında insanı başka bir dünyaya taşıyan bir şey. “Ver ki bana dünya küçülsün,” diyor. Bir aşk ki insanı büyütüyor, dünyayı ona dar getiriyor. Irak olan yakın oluyor. Bir sevgiliden bir devlet doğuyor, bir medeniyet doğuyor.

Ayet dediğim de bu. Hayatına inince seni olduğun yerde bırakmayan, ötesine çağıran şey. Anna da öyle bir Zümrüdüanka olabilir.

Ama tersinden gidelim. İnsanın başına gelen bir vesvese de olabilir. Onu yiyip bitiren, kendi içinde çürüten, gece yarısı kulağına fısıldayan bir vesvese.

Hangisi olduğu biraz da Anna’yı ve onunla kuracağımız ilişkiyi nasıl tanımladığımızla ilgili. Aynı ateş bir eli ısıtır, öbürünü yakar. İbn Arabî’yi yükselten aşk, bir başkasını yıllarca karanlık bir odaya kilitleyebilirdi. Ayet ile vesvese arasında bazen yalnızca insanın kendisi duruyor. En korkuncu da şu: içindeyken hangisi olduğunu bilemiyorsun. Dua mı ediyorsun, yoksa bir ateşin içinde sayıklıyor musun? Kimse sana söyleyemez. Belki ikisi aynı anda.

XI.

Mekke’yi düşünüyorum.

Mekke, bugün modernizmde, kapitalizmde yaşadığımız şeylerin canlı yaşandığı bir yerdi. Bir ekonomi toplumu. Ekonominin bütün kutsallardan daha büyük bir kutsal olduğu bir şehir. O şehrin büyükleri, tüccarları peygamberle ne zaman sorun yaşadılar? Ticaretleri aksadığında. Yoksa ne derdi olurdu onların? Hatta teklif ettiler: Kardeşim, derdin buysa seni başımıza geçirelim.

Anlamıyorlardı. Daha doğrusu başka bir şey olabileceğini anlıyorlardı ama işlerine gelmiyordu. Zihinleri ticari işliyordu. Hemen pazarlık başladı: Bir yıl sen bizim Rabbimize tap, bir yıl biz senin Rabbine tapalım. Adil bir anlaşma.

O da olmadı mı? Peki. Sen bir kere tap, biz ondan sonra taparız.

Bir kere. Bir kereden bir şey olmaz.

Ve o “hayır” geldi. Pazarlığa girmemek. Rekabete, ticarete, alışverişe düşmemek. Çünkü bir kere alışverişe girdin mi o çark seni içine çeker. Bir kere fiyat biçtin mi her şeye fiyat biçersin. Önce bir günü satarsın, sonra bir haftayı, sonra bütün hayatı.

Hira bu yüzden vardı. O kalabalıktan, o karmaşadan, o tüketici toplumdan, o sömürü çarklarından, insan ruhunu gitgide aşındıran o pazar gürültüsünden uzaklaşmak için çıkılan bir dağ. O günden bu yana, toplumun çarklarında ezilmemek için bütün insanlığın sığınabileceği bir Hira arayışı var. Kendi Hira’sını bulan, kendi Hira’sına çıkan, kendi Hira’sına sığınan herkesle Tanrı konuşur, diyor şair. Bu Allah’ın âdetidir. Değişmez.

Şiirin besmeleyle açılıp Hira’yla kapanması bu yüzden tesadüf değil bence. Borsacılardan, bankacılardan, korsanlardan kurtulmuş bir adam, sonunda Anna’yı bir mağaraya çağırıyor. Pazar yerinin ortasında açılan bir mağaraya. Hesap tutulmayan bir yere.

XII.

Ve biz aşka da aynı tüccar zihniyetiyle yaklaşıyoruz.

Karşılıklılık. Sen beni seversen ben de seni severim. Sen bu kadar verirsen ben de bu kadar veririm. Bir takasın, bir alışverişin dili. Mekke’nin dili.

Geçenlerde aşk üzerine bir yazı okudum. Modern zamanlarda sağlıklı bir insanın karşılıksız bir aşka tutulmasının neredeyse imkânsız olduğunu söylüyordu. Olursa da hiç arkadaşı olmayan, içine kapanık insanlarda görülen hastalıklı bir fantezi sayılmalıymış. Ben de hekimim. Teşhis koymanın insana ne rahatlık verdiğini bilirim. Bir şeye ad koyarsın, dosyayı kapatırsın, sıradakini çağırırsın. Ad konan şey artık korkutmaz.

Ama bu teşhis bana fazla kesin geldi. Biraz da acımasız.

Karşılıklılık şartı, tüccar zihninin şartıdır. Sığ bir duygusal takasın. Aşk ise faturası hiçbir zaman ödenmeyecek bir yıkıma bile bile yürümektir. İnsan sevilmediğini en çıplak, en merhametsiz hâliyle görür ve yine yürür. Hatta o çarmıhta, kimseye itiraf edemeyeceği gizli bir haz duyar.

Yine de dürüst olayım: karşılıksız aşka masum da diyemem.

Asıl korkunç olan, karşındakinin suskunluğundaki o zifiri boşluk. O sustukça sen onun yokluğundan kendine bir krallık kurmaya başlarsın. Sıradan bir bakışı yıllarca saklarsın, kutsal bir emanet gibi. Tesadüflerden kader icat edersin. Aynı caddeden geçti diye bir işaret. Aynı şarkıyı dinledi diye gizli bir mesaj. Aynı şehirde nefes alıyor diye bir mucize.

Zamanla sevdiğin insanla onun hakkında kurduğun hikâye arasındaki çizgi silinir. Bir sabah kalkarsın ve fark edersin ki artık onu değil, kendi yarattığın karanlığı seviyorsun. Kendi acından beslenmeye başlamışsın. O acı ekmeğin, suyun olmuş. İnsan kendi cehennemini bir tapınak gibi inşa edebilir. Taşı taşın üstüne koyarak, sabırla, sevgiyle.

Karşındaki sustukça onun yokluğundan kendine devasa bir mağlubiyet abidesi dikersin. Bir süre sonra sevdiğin insan silinir. Geriye yalnızca senin onun yokluğu üzerine kurduğun o tekinsiz hikâye kalır.

Bunda aptallık yok, cahillik de yok. İşin en ürkütücü yanı bu. İnsan gerçeği herkesten iyi görür. Görür ama sırf o aşağılanmanın, o eksik kalmanın verdiği hastalıklı gururu korumak için bile bile en zehirli yalana sığınır. Yerin altında, rutubetli bir odada oturup kendi pişmanlığını bir mücevher gibi parlatan, aşağılanmasından gizli bir zevk duyan o adam gibi. “Ben hastayım,” der, “ben kötü bir adamım,” ve bunu söylemekten bir tür keyif alır. Bilir. Bilir ve yine de yapar. Çünkü yapmamak, o acının bütün anlamını yitirmesi demektir.

Bazen “onu seviyorum” derken savunduğumuz şey o insan değildir. Kendi felaketimize duyduğumuz sadakattir. O insan bir gün kapıyı çalsa, yıllardır bir ibadet gibi büyüttüğümüz o koca keder bozulacak diye dehşete düşeriz. Belki kapıyı açmayız. Belki açarız ve karşımızdakini tanımayız. Çünkü yıllardır sevdiğimiz o değildi.

Seni seçmeyen birini özlemek ağırdır. Daha ağırı, onun yokluğunu bir mahkûmiyet gibi kabul edip o karanlıkta kendi iradenle kalabilmek. İnsanı asıl yıkan da bir gün uyanıp tapındığı o insanın aslında hiç var olmadığını, yıllardır kendi zihninde büyüttüğü bir serabın enkazı altında can verdiğini anlamaktır.

Kendimle çeliştiğimin farkındayım. Hastalık değil diyorum, sonra içindeki zehri sayıyorum. Galiba ikisi de doğru. Ayırt edebilmek için yakından bakmak gerekiyor, çok yakından. Uzaktan bakınca hepsi aynı görünüyor ve hepsine aynı adı veriyoruz. Teşhis uzaktan konur. Anlamak yakında olur.

Bir ayrım yapmak istiyorum. Sahip olma arzusu ile görülme arzusu aynı şey değil. Bir insanı bir ev, bir araba gibi istemek, onun bedenine, zihnine, her şeyine el koymak, “ya benimsin ya toprağın” demek… Bu, bir çiçeği sevdi diye bütün çiçekleri kökünden söküp kendi evine taşımaya benzer. Bahçe ölür, ev de çiçek kokmaz. Bu aşk değil. Açlığın, hırsın, kılık değiştirmiş bir hasedin adı.

Anna’daki adam ise hiçbir şeyi almak istemiyor. Sadece elini tutsun, sadece yüzüne baksın. Oturmak da olur onunla. Sahip olmak isteyen biri merdivenden yukarı çıkar, hep daha fazlasını ister. Bu adam aşağı iniyor. Her basamakta biraz daha azına razı.

XIII.

Bazen hayat vahyin kesildiği zaman gibidir.

Biliyoruz ki o mağaradan titreyerek inen adamın hayatında bir dönem ses kesildi. Bir yıl diyen var, üç yıl diyen var. O dönemde çok mutsuz olduğu, içine kapandığı, yakınlarıyla dertleşirken “acaba ben gerçekten delirdim mi?” diye sorduğu anlatılır.

Gökyüzü susar. Beklersin, gelmez. Kendinden şüphelenmeye başlarsın. Yaşadığım şey gerçek miydi? Bana gerçekten bir şey söylendi mi, yoksa ben mi uydurdum? Belki de deliyim.

Bir film hatırlıyorum, karlı, gri bir kasabada geçiyordu. Bir papaz, Tanrı’nın sesini artık duyamayan bir papaz, öğleden sonra boş bir kiliseye giriyor. İçeride bir kişi var, belki iki. Yine de çanları çaldırıyor, ayini baştan sona yönetiyor. Kimse dinlemiyor, gökyüzü de dinlemiyor. Ama o yapıyor. Bunu izlediğim gece uyuyamamıştım. Bir insanın, cevap gelmeyeceğini bile bile dua etmeye devam etmesi. Belki inanç dediğimiz şey de en çok o boş kilisede yaşıyor.

Ve tam umudun kesildiği, terk edildiğine inandığı o anda gelen söz:

Hayır, Rabbin seni terk etmedi, unutmadı da.

Hepimizin bu söze ihtiyaç duyduğu zamanlar oluyor. Ben kendi hayatımda biliyorum bunu. Kimse söylemesin bize, hiçbir insan, ama bir yerden, bir pencere aralığından, bir rüyanın kenarından bu cümle gelsin istiyoruz. Terk edilmedin. Unutulmadın.

Şiirde o kelime var. Yedi kere, yan yana dizilmiş, bir tespihin taneleri gibi, yedi kat gök gibi,Yedi tavaf gibi:

Bekleyişler, bekleyişler, bekleyişler, bekleyişler, bekleyişler, bekleyişler, bekleyişler Anna.

Ve saymaya başlıyor. Köylü çocukların parasız yatılı sonuçları. Nişanlısı askerde kızlar. Kızı ölüm orucundaki baba. Babası tersanede oğul. Oğlu şizofren anne.

Burada Anna bir kadın olmaktan çıkıyor. Bekleyen herkesin ortak adı oluyor. Kapıya bakan, telefona bakan, postacının yolunu gözleyen, sonuç listesinde adını arayan, bir cezaevi kapısının önünde sabahı eden herkesin.

Bir hikâye vardı, kısacık. Bir adam bir kapının önüne gelir, içeri girmek ister. Kapıda bir bekçi durur, “şimdi olmaz” der. Adam bekler. Günler, yıllar. Bekçiye rüşvet verir, yalvarır, bekçinin kürk yakasındaki pirelere bile yalvaracak hâle gelir. Ölümüne yakın, gözleri artık zor görürken sorar: Bunca yıl neden benden başka kimse gelmedi buraya? Bekçi eğilip kulağına söyler: Çünkü bu kapı yalnızca senin içindi. Şimdi gidip onu kapatıyorum.

O hikâyeyi her hatırladığımda içim üşür. Ama Anna’yı okuyunca başka türlü düşündüm. Belki her bekleyişin bir kapısı var ve o kapı yalnızca bekleyen için açılmış. Köylü çocuğun kapısı, askerdeki nişanlının kapısı, tersanedeki babanın kapısı. Adam kendi aşkını bu bekleyişlerin arasına koyuyor ve onu hem küçültüyor hem de inanılmaz büyütüyor. Benim derdim bu dertlerden yalnızca biri, diyor.

Ama listeyi bitirmiyor. Bitiremiyor.

XIV.

Bir fıkra anlatılır. İnsanlar öldükten sonra iki kapının önüne gelir. Birinin üstünde “Cennet” yazar. Öbürünün üstünde “Cennet Üzerine Tartışma”. Çoğu insan birinci kapıdan girer. Ama bir kalabalık ikinci kapının önüne yığılır, sırasını bekler.

Gülüyoruz. Ama hepimiz biraz o kalabalığın içindeyiz. Özellikle de benim gibi yazan, okuyan, her şeyin üstüne bir paragraf kurmak isteyenler. Aşkı yaşamak yerine aşk üzerine konuşmayı seçiyoruz. Daha güvenli çünkü. Tartışmada kimse yaralanmaz. Kimse kuyuya düşmez.

Üzerinde düşünülmeyen hayat yaşamaya değer mi? Yaşanmayan hayat üzerinde düşünmeye değer mi?

Bir ikilem bu. Galiba ikisini birden yapmak zorundayız. Hem üzerinde düşünülmeye değecek bir hayat yaşayacağız, hem de o hayatın üzerine düşünmekten vazgeçmeyeceğiz. Yoksa ya düşünmeden yaşayan bir hayvana ya da yaşamadan düşünen bir hayalete dönüşürüz.

Tolstoy, sinirlerimizi toprağın içine sokmamız gerektiğini söylemiş. Toprak o sinirleri hem eğitir, hem besler, hem de duyguyu derinleştirirmiş. Bunu çok seviyorum. Aşk da topraktan bağımsız değil. Göğe yükselen bir şey ama kökü yerde. Çamurda, ekmekte, otobüs biletinde, hastane kuyruğunda, kirli bulaşıkta. Yeryüzüne değmeyen bir aşk teorisi kanatları olup ayakları olmayan bir kuşa benzer. Uçar belki, ama hiçbir yere konamaz.

Anna’nın sevdiğim yanı da bu. Hira’dan, besmeleden, ayetten söz ederken bir yandan da tersaneden, askerden, parasız yatılı sonuçlarından söz ediyor. Gök ve toprak aynı nefeste.

XV.

Şimdi bir şey anlatacağım.

Biz biyolojik olarak annemizin rahminin duvarına yapışık başlarız hayata. Bir mantar gibi, bir asalak gibi. Hiçbir şey hissetmeyiz, hiçbir şey bilmeyiz. Beslenmek için kılımızı kıpırdatmayız. Dünya bize gelir.

Sonra o duvardan koparız. Doğmuş oluruz. Düşününce ölüme çok benziyor aslında. Bir dünyadan kopup başka bir dünyaya düşmek. Buna rahimden kopuşun sendromu denebilir. Yani hayata bir sendromla başlıyoruz. Ciğerlerimize ilk hava saldırıyor, temiz, soğuk, yakıcı. Ve biz o saldırıya karşı bağırıyoruz.

Hayata bir çığlıkla başlarız. Bu birinci kopuş. Geri dönüşü yok.

Doğumhanede bir bebeğin ilk çığlığını duymuşsunuzdur. Herkes sevinir, çünkü ağlıyorsa yaşıyordur. Bunu tıp fakültesinde doğum salonunda  ilk kez gördüğümde  garibime gitmişti. Hayata gelişimizi bir acı çığlığıyla kutluyoruz. Cioran doğmuş olmanın kendisini bir sakınca saymıştı. Ben o kadar ileri gitmiyorum. Ama o çığlığın bir sevinç çığlığı olmadığını biliyorum.

Sonra geri dönüşü olmayan bir şey daha yaşarız: ergenlik. İkinci bir kopuş. Çocukluk, dünyanın acısından habersiz, kendi bilincinin bile farkında olmayan o sığınak. Oradan da atılırız. Bir çığlık daha, daha büyük bir sendrom. Bu kez ne olduğunu biraz anlıyoruz çünkü. Çocukluğumuzu bu yüzden özlüyoruz. Yatakta cenin gibi kıvrılıp uyumayı bu yüzden seviyoruz. Hâlâ o ilk duvarı arıyoruz, o ilk karanlığı.

Buraya kadar herkes yaşıyor. Herkes iki kere doğuyor, iki kere bağırıyor. Biyolojik olarak tamamlanmak için yeter.

Ama yeryüzünde biyolojik olarak yaşamını sürdürüp hiç tamamlanmayan insanlar var.

Anna ile karşılaşanlar onlar.

Üçüncü bir çığlık. Üçüncü bir kopuş. Üçüncü bir sendrom.

Anna ile karşılaştığımızda dünya hakkında üçüncü kere acı bir bilgiye sahip oluyoruz ve bu bilgiyi geri veremiyoruz. Birinci kopuşta dünyanın soğuk olduğunu öğrenmiştik. İkincisinde yalnız olduğumuzu. Üçüncüsünde ne öğreniyoruz, tam söyleyemiyorum. Belki bir başkasının bizde açtığı yaranın bizden büyük olabileceğini. Belki kendi içimizin bir kuyu olduğunu ve dibini hiç görmediğimizi. Belki de en basiti: bir insanın bir başkası için var olabileceğini.

Bu bize çok şey öğretiyor. Ama bir öğretmenin öğrettiği gibi değil, bir yaranın öğrettiği gibi.

Bunu yazarken çok insan düşündüm. İki çığlıkla yetinmiş, rahat, sağlıklı, düzenli insanlar. Kimseye zararları dokunmamış. Faturalarını zamanında ödemişler, bayramlarda büyüklerinin elini öpmüşler. Ve bir şekilde hiç doğmamışlar.

Kendimi de düşündüm. Ben kaç kere bağırdım? Üçüncüsü hiç oldu mu? Yoksa ben de sesimi mi kıstım, komşular duymasın diye?

Şiirdeki adam kısmamış. “Ölelim diyecektim” diyebilen biri üçüncü çığlığı çoktan atmıştır. Sonra utanıp susmuştur belki. Ama atmıştır.

XVI.

Bu ülkede birileri düzen peşinde koşarken, başka birileri nedensiz yere para peşinde koşuyor. Nesnelerin peşinde koşup hayatlarını onlara adıyorlar. Bir araba, bir ev, bir unvan, bir yazlık. Birileri de hiçbir zaman ulaşamayacağı bir adam ya da kadın için hayatını tüketiyor.

Neden?

Bunun cevabını vermek istemiyorum. Yalnızca bu soruyu sormak istiyorum. Çünkü onurlu bir yaşamın, hayattaki insani tercihlerimizin bu soruları sormakla başladığını düşünüyorum. Cevabı bulmakla değil, soruyu taşıyabilmekle. Bu da bir tür direniş. Kimsenin bize vermediği bir inisiyatifi kendi elimize almak.

Ben de bir  insanda iki kişilik olduğuna inanıyorum.

Birincisi, gerçekliğin sınırladığı, yasalarını realitenin koyduğu, onunla biçimlenen kişilik. İşe giden, randevuya yetişen, vergisini ödeyen, “nasılsın” sorusuna “iyiyim” diyen kişi.

Lizbon’da bir muhasebe bürosunda çalışan bir adam düşünüyorum. Her gün aynı masa, aynı defterler, aynı patron. Akşam dar bir odaya döner, pencereden sokağa bakar. Kimse onda bir şey görmez. Ama o odada, o pencerenin önünde, bütün bir ömrü dolduracak kadar başka hayat yaşar. Başka isimlerle, başka seslerle. Kalabalık bir iç dünyanın tek kiracısı.

İkincisi işte o. Bütün o yasalardan arınmış, daha saf, belki daha tutkulu, belki biraz marazi bir başkası. O yalnız yaşanır. Kimse onu tam anlamaz. Anlaşılmayı beklemez de.

Bu iki kişilik zamanla biter sanırım. İnsan içindeki ötekini önemsemez, onu öne çıkarmaz. Birinciyle o kadar uğraşır ki ikincisine vakit kalmaz. Bir gün o ikinci kişi ölür. Cenazesine kimse gelmez. Biz bile fark etmeyiz. Belki bir gece, uykunun ortasında, nedenini bilmediğimiz bir hüzünle uyanırız. O kadar.

Ama bu çelişkinin önemli bir yanı var: rasyonelleştirilmiş genel tarifler yok. Hiçbir kitap, hiçbir uzman o ikinci kişiyi nasıl yaşatacağını sana söyleyemez. Yaşanamamış, gerçekleştirilememiş bir aşkın benim için önemli yanı da bu. Yalnızca benim yaşayabileceğim, kimsenin başka türlü anlayamayacağı bir aşkı düşünebilmek. Hatta yaşayabilmek.

Gerçek aşkın bu olduğuna inanıyorum. Paylaşılamadığı için değil. Paylaşılsa bile bir parçasının hep sende, yalnızca sende kalacağı için. Kimsenin göremeyeceği, kimsenin dokunamayacağı bir yerde. Gözün dibinde, sinirin başladığı o küçük beyaz noktada.

Anna’yı yazan da bence o ikinci adam. Birincisi işe gidiyor, gazete okuyor, piyasaların iniş çıkışlarını takip ediyor. İkincisi gece bir kasete aynı şarkıyı iki kere kaydediyor.

XVII.

Fuzuli’ye dönüyorum.

Mecnun’dan fazla bir âşıklık kabiliyetim var, diyor. Ben bunu söyleyemem, demiştim başta. Hâlâ söyleyemem. Telefonum hâlâ masada, ekranı aşağı dönük ama orada.

Ama belki şunu söyleyebilirim: o kabiliyet hâlâ bir yerde duruyor. Kullanılmamış bir oda gibi. Kapısı kapalı ama kilitli değil. Tozlu, perdeleri çekili. İçinde bir kaset çalar var ve kasetin iki yüzünde de aynı şarkı kayıtlı.

Rüyalarımızdan sarkan ip her an düşebilir.

Ama henüz düşmedi.

Tarkovski’nin Stalker’ının son sahnesini düşünüyorum. Yürüyemeyen küçük bir kız bir masanın başında oturuyor. Masada birkaç bardak var. Kız bardaklardan birine bakıyor, uzun uzun, gözünü kırpmadan. Ve bardak, kimse dokunmadan, masanın üzerinde yavaşça kaymaya başlıyor. Sonra bir tren geçiyor, her şey sarsılıyor, bardağı neyin hareket ettirdiğini hiçbir zaman öğrenemiyoruz. Bakışın mı, trenin mi?

Bilmiyorum. Ama o sahneyi her hatırladığımda, sürahiden taşan suyu fark etmeyen o eli düşünüyorum. Birinde bakış bir bardağı yerinden oynatıyor. Ötekinde bakış o kadar başka yerdedir ki bardak taşar ve kimse görmez. Aşk belki ikisinin arasında bir yerde. Ya baktığın şeyi yerinden oynatırsın ya da baktığın şey yüzünden etrafındaki her şey taşar.

Bir kereden bir şey olmaz, derler. Olur. Bir kere bakarsın ve bir daha asla eskisi gibi olmazsın.

Şiirdeki adam da bunu biliyor. O yüzden bütün o bekleyişleri, bütün o tersaneleri, askerleri, ölüm oruçlarını saydıktan sonra duruyor. Listeyi bitiremiyor. Ve kendi utancını da o listenin içine koyuyor:

Hepsini sayamam gerçi, utançlarım da var.

Bir âşık sevdiğine kendi utancını da getiriyor. Saklamıyor. Cenklerin, şairlerin, baş ağrılarının yanına onu da koyuyor. Al, diyor, bunlar da benim. Bu itirafı yapan biri artık hiçbir şeyi gizlemeyecek demektir.

Ve sonra, bütün o karanlığın ortasından, en sade sesle:

Ama geçecek hepsi, geçecek.

Kim söyleyebilir bunu? Yedi kere bekleyiş diyen biri. Kızı ölüm orucundaki babayı, oğlu şizofren anneyi görmüş biri. Yine de söylüyor. Bir hekim gibi değil, bir vaiz gibi de değil. Yalnızca umudu kaybetmemiş bir adam gibi.

Şifalı gözlerin her şeyi iyi edecek.

Ben her gün gözleri iyileştirmeye çalışıyorum. Bu adam ise bir gözün iyileştireceğine inanıyor. Başta bakılmak istiyordu. Şimdi anlıyorum ki bakmanın kendisi bir şifa. Anna baktığında, o gözlerin içindeki karanlık, o cenkler, o kesik damarlar bir ışığa tutulmuş gibi olacak. Görülen her şey biraz iyileşecek. Belki tıbbın hiç yazmadığı bir tedavi bu. Reçetesi yok, dozu yok. Yalnızca birinin, korkmadan, gözlerinin içine bakması.

Gözlerimin içine bakmaktan korkma Anna.

Korkma. Orada cenkler var, evet. Ayinler, uykusuzluklar, bildirilerin öfkesi. Ama orada sen de olacaksın.

Sen adımını attığın andan itibaren Hira dinginliğine dönüşecek ortalık.

Borsalar susacak. Reklam panoları sönecek. Pazar yerinin ortasında bir mağara açılacak.

Ama o adımı atmak kolay değil. Bunu yazarken aklıma badem ağaçları geldi.

Akılsızdır badem ağaçları. Kışın hükmü daha sürerken, hiçbir şey kesin değilken açarlar. Şubatın ortasında bir öğle güneşine bakıp bütün dallarını beyaza keserler. Sanki mevsimi beklemek bir gecikmeymiş gibi. Sanki hayat ancak riske değdiği yerde başlıyormuş gibi.

Onlara akılsız deriz, çünkü biz temkinliyiz. Bekleriz. Donmamak için hiç açmamayı çoktan öğrenmişizdir. Oysa onların yaptığı, henüz gerçekleşmemiş bir ihtimali gerçeğe çevirmek. Badem ağaçları müjdecidir. Baharı, ortada daha yokken haber verirler.

Anna’nın atacağı adım da öyle bir şey olurdu. Kışın ortasında açmak.

İnsan bunu yapamaz. Bilir, hesaplar, erteler. Kendi içindeki mevsimi bile ikna etmeden başlamaz, o ikna da çoğu zaman hiç gelmez. Ölelim diyecektir, sarılalım diyecektir, sonra “tamam sustum” der. Bu yüzden bahar hep özlenir, bir ömür beklenir. Ama inanılmadan, cesaret edilmeden hiçbir bahar gelmez.

Badem ağaçları belki yanılır. Soğuk geri döner, bir gece ayaz vurur, sabah bütün o beyaz çiçekler toprağa dökülmüş olur. Ama bir anlığına bile olsa kendileri olmuşlardır. İnsan ise çoğu zaman hiç yanılmaz. Çünkü hiç denemez.

Belki mesele,doğru zamanı bulmak değil, zaman henüz doğru değilken bile kendi özüne sadık kalabilmek.En sert ayaz dışarıda değil. İnsanın içinde, hiç açmamış olan yerde başlar.

İnsan çoğu zaman donduğu için ölmez. Açmaya cesaret edemediği için ölür.

O yüzden korkma diyor adam. Ayaz vursa da korkma. Adımını at. Ve o mağarada, belki bir yıl, belki üç yıl süren o büyük sessizlikten sonra:

Tanrı bizimle de konuşur belki.

Belki.

O “belki” şiirin en dürüst kelimesi. Emin olsaydı bir vaaz olurdu. Değil. Bir dua bu. Duanın kendisi zaten bir “belki” değil mi? Cevabın geleceğinden emin olsak dua etmezdik, sipariş verirdik.

Anna. Baştan okuyorum. Sondan okuyorum. Yine Anna.Bir kereden bir şey olmaz, derler.Olur. Bir kere bakarsın. Ve bir daha asla eskisi gibi olmazsın.

 

Gece dördü geçti. Pencerenin arkası hâlâ karanlık. Ama biliyorum, birazdan bir sabah gelecek. Sabahsız bir hayatta bile bir sabah gelir.

Belki.