Rumeli: Devletin Çekildiği, Milletin Doğduğu Toprak

Milliyetçiliğin/nasyonalizmin[1] modern döneme özgü bir mefhum olup olmadığı; İngiliz, Amerikan ve Fransız devrimleri/modernleşmeleri öncesinde milliyetçilikten söz edilip edilemeyeceği, kuramcılar arasında uzun süredir tartışılagelen bir meseledir. Bununla birlikte modern anlamda milletin, ulus-devletin toplumsal meşruiyet zemini ve siyasal öznesi olarak şekillendiği; dolayısıyla milliyetçiliğin esasen modern bir kavram olduğu görüşü akademik literatürde daha ağır basmaktadır. Doğal olarak bu yaklaşım, araştırmacıları belirli bir insan topluluğunda millet bilincinin/şuurunun ne zaman, hangi tarihsel şartlar altında ve hangi olaylar etrafında belirginleştiğini araştırmaya sevk eder. Osmanlı Müslüman Türk toplumu bakımından böyle bir eşik aranacaksa, halk refleksinin merkezî devlet politikasından ayrılarak millî bir şuur hâline geldiği ilk modern örneklerden biri olarak 1878 Rodop Direnişi önemli bir nirengi noktası teşkil eder.

1877-1878 Osmanlı-Rus Harbi sırasında Osmanlı Balkan topraklarının önemli bir kısmının Rus işgali altına girmesi, bölgede yaşayan Türkçe ve Pomakça konuşan Müslüman halkı doğrudan bir varlık kriziyle karşı karşıya bıraktı. Müslümanlar ve Bulgar olmayan gayrimüslimlerden oluşan halk, Rus ordusunun ilerleyişi ve bu ilerleyişe eşlik eden Bulgar gönüllü/milis unsurların şiddeti karşısında kendi kaderleriyle baş başa kaldı. Bunun sonucunda Timraşlı Ahmed Ağa, Hacı İsmail, Kara Yusuf ve Hidayet Paşa adıyla bilinen İngiliz subayı Stanislas Graham Bower St. Clair[2] gibi liderler etrafında örgütlenen bu yerel direniş, Osmanlı merkezî idaresinin ve nizami ordusunun yokluğunda, halkın kendi vatanını ve millî varlığını savunma iradesinin erken ve çarpıcı örneklerinden biri hâline geldi.

Rodop Dağları’ndaki bu direniş, devletçi karakterli bir hareket değildi; bilakis birçok yönüyle Osmanlı Devleti’nin merkezî politikalarından ayrılan mahallî ve millî bir savunma refleksiydi. Osmanlı merkezî idaresi, bu Türk-Müslüman direnişini sahiplenmediği gibi, onun diplomatik masada kendisine sağlayabileceği imkânları da değerlendiremedi. Sultan II. Abdülhamid yönetimi, bölgedeki direnişçilerin silah bırakmaya ikna edilmesi için bir Rus-Türk ortak nasihat heyeti gönderilmesi planına dahi iştirak etti. Buna rağmen Rodoplarda, sonradan Pomak Timraş Cumhuriyeti olarak anılacak mahallî bir idare ortaya çıktı. Osmanlı merkezî idaresinin aksi yöndeki politika ve telkinlerine rağmen varlığını sürdüren bu yapı, 1886’da yeniden Osmanlı idari hâkimiyetine alınana kadar Rumeli Müslümanlarının devlete rağmen geliştirdiği ilk modern siyasal örgütlenme tecrübelerinden biri olarak yaşadı.

Rumeli’de ortaya çıkan millî hareketler, sonraki dönemlerde de devletçi de merkeziyetçi de olmayan karakterini büyük ölçüde korudu. Balkan Savaşları sürecinde Batı Trakya’nın elden çıkması üzerine kurulan Garbî Trakya Hükûmet-i Muvakkatesi de Osmanlı Devleti tarafından sahiplenilmedi. İstanbul, diplomatik dengelerden dolayı bu devleti tanıyamadı hatta bu devletin dağılmasına önayak oldu. Millî Mücadele döneminde kurulan Trakya-Paşaeli Müdafaa-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti de aynı tarihsel damarın devamıydı. Diğer Müdafaa-i Hukuk cemiyetleri gibi o da İstanbul hükümetlerinin işgalcilerle uzlaşma çizgisine karşı hareket etti ve nihayetinde Anadolu’daki millî hareketle birleşerek Rumeli’de doğan savunmacı milliyetçi refleksi Millî Mücadele’nin parçası hâline getirdi.

İşgaller, katliamlar ve göçler altında pişen Rumeli Türklüğü, modern anlamda Müslüman Türk millî bilincinin doğmasına yalnızca askerî ve siyasî sahada değil, dil ve edebiyat sahasında da önemli katkılarda bulundu. Rumelili ya da Rumeli topraklarında görev yapan Osmanlı aydınları, “millet” fikrinin inşa edilmesinde belirleyici roller üstlendiler. Türkçenin millî kimliğin asli zemini hâline getirilmesinde büyük rol oynayan Genç Kalemler dergisinin 1911’de Selanik’te çıkması tesadüf değildi. Ziya Gökalp, Ömer Seyfettin ve Ali Canip Yöntem etrafında şekillenen Yeni Lisan hareketi, milli mefkurenin kültürel programını büyük ölçüde Rumeli’nin siyasî ve toplumsal atmosferinde formüle etti.

Rumelili şair ve yazarlar Türklüğün epik destanını yazdılar. Üsküplü Yahya Kemal şiirleri Rumeli’yi adeta bir Kızılelma gibi özlenen bir Türk vatanı olarak yazdı. Kendisi Rumelili olmasa da uzun dönem Balkan hudutlarında subaylık yapan ve I. Balkan Savaşı sırasında Yanya’da esir düşen Ömer Seyfettin Rumeli felaketini hikâyelerinde Müslüman Türk millî bilincini keskinleştiren bir tarihsel travmaya dönüştürdü. Cumhuriyet devrinde “Bayrak Şairi” olarak anılan Arif Nihat Asya’nın Çatalca’da doğması, annesinin Tırnovalı olması ve Balkan Savaşı atmosferinde şekillenen çocukluk/ilk gençlik tecrübesi de Rumeli kaybının millî sembol diline nasıl aktarıldığını gösteren başka bir örnekti.

Rumelili ya da Rumeli tecrübesiyle şekillenmiş siyasetçiler, Türk toplumuna modern anlamda bir millî benlik ve vatan kazandırma sürecinde belki de herkesten daha fazla pay sahibi oldular. Bu isimlerin başında Talat Paşa gelir. Talat Paşa’nın öncülüğündeki savaş dönemi tehcir, sevk ve iskân politikalarının arka planında, yalnızca güvenlik kaygısı değil, Rumeli’de yaşanan büyük çözülmenin acı tecrübesi de vardı. Balkan Harbi’nde, yerel gayrimüslim unsurların işgalci ordularla veya etnik komitacılıkla kurduğu ilişkiler, İttihatçı kadroların zihninde imparatorluğun geleceğinin demografik güvenlik meselesinden ayrı düşünülemeyeceği kanaatini pekiştirmişti. Balkan Harbi’nde ağır bir yenilgiye uğrayan Osmanlı ordusunu kısa süre içinde Çanakkale ve Kutü’l-Amâre gibi cephelerde destanlar yazan bir savaş gücüne dönüştüren Enver Paşa da hem Rumeli kökenli hem de askerî ve siyasî kişiliğini büyük ölçüde Rumeli’de kazanmış bir askeri dehaydı.

Anadolu’da millî ateşi yakan ve Millî Mücadele’yi yürüten kadroların ezici bir kısmının Rumelili olması tesadüf değildi. Mustafa Kemal Paşa, Fevzi Paşa, Refet Bele, Fethi Okyar, Cafer Tayyar Eğilmez, Fahrettin Altay, Şükrü Naili Gökberk, İzzettin Çalışlar, Kâzım Dirik, Nuri Conker, Fuat Bulca, Cevat Abbas Gürer ve Salih Bozok gibi Rumelili isimler, vatan toprağının elden çıkmasının ne olduğunu; topraklarında gerçekleşen işgal, komitacılık, göç ve katliamlar içinde görmüştüler. Bu yüzden onlar için “vatan” soyut bir siyasî kavramın ötesinde, kaybedildiğinde bir halkı sürgüne, katliama ve vatansızlığa mahkûm eden somut bir gerçeklikti. İstiklâl Şairi Mehmed Âkif Ersoy da Türklüğün bu mümbit topraklarının hafızasını taşıyan Rumeli kökenli bir Müslümandı. Dr. Nâzım, Mithat Şükrü Bey, Cavid Bey, Resneli Niyazi, Eyüp Sabri Bey ve Bahaeddin Şakir gibi son dönem Osmanlı siyasetini ve Türkiye’nin kuruluşuna giden yolu derinden etkileyen İttihatçı kadroların da Rumeli havzasında şekillenmesi aynı gerçeğe işaret eder. Rumeli, imparatorluğun herhangi bir kenar coğrafyası değil, modern Türk siyasetinin ve millî refleksinin ana ocaklarından biriydi.

Bu açıdan 1878 Rodop Direnişi, Türkler arasında milli şuurun halk içindeki uyanışının ilk ve en dikkat çekici merhalelerinden biri olarak görülmelidir. Bugün Türkiye’de milliyetçiliğin çoğu zaman devletçilikle, hatta devlete kayıtsız şartsız bağlılıkla özdeşleştirilmesi, Rumeli’de doğan millî şuurun mahiyetini anlamayı daha da önemli hâle getiriyor. Çünkü Rodop’tan Garbî Trakya’ya, Trakya-Paşaeli’nden Millî Mücadele’ye uzanan Rumeli tecrübesi, hareketin merkezine devleti değil milleti, makamı değil vatanı, itaati değil varoluşu koyan özgün bir tarihsel mirastır. Rumeliler, sahip oldukları bu hafızayı daha derin bir farkındalıkla kavramalıdır. Bu hafıza yalnızca bölgesel bir gurur konusu değil, Türkiye’nin bugünkü bazı yapısal sorunlarına da çözüm önerileri üretebilecek kıymetli bir tarihsel sermayedir. Bunun için Rumeli’nin siyasette, bürokraside, akademide, kültürde ve kamusal hayatta kendi temsilini güçlendirmesi gerekir. Rumeli’nin milli ahlakı ve erdemi yeniden keşfedilip anlaşıldığında, bundan yalnızca Rumeliler değil, Türkiye’nin tamamı kazançlı çıkacaktır.

 

[1] Arapça kökenli “millet” kelimesi tarihsel olarak din, dinî topluluk ve cemaat çağrışımları taşırken; “ulus” kelimesi de Türk-Moğol siyasî geleneğinde halk, ülke, paylaştırılmış hâkimiyet alanı ve topluluk gibi farklı anlam katmanlarına sahiptir. Bu iki kelimenin hiçbiri, Latince natio kelimesinden türeyen nation kavramının modern dönemde kazandığı siyasî anlam yükünü tam olarak karşılamaz. Bu yazıda “millet” denildiğinde, ortak tarih, vatan fikri, siyasî aidiyet ve kolektif kader duygusu etrafında şekillenen; etnisitenin ötesine uzanan modern siyasî topluluk, yani nation/nasyon kastedilmektedir.

[2] St. Clair önemli bir simadır. 93 harbinden yıllar önce bölgeye gidip yerleşmiş, modern gözle bölgeyi incelemiş hatta 1869 yılında bir Osmanlı Bulgaristan’ı ile ilgili bir kitap da yayınlamıştır. Milliyetçilik safhasına daha önce geçen bir milletin ferdi olarak olası bir Rus işgalinde nasıl bir Türk milli direniş teşkilatı kurulabileceğine dair kafa yormuş biridir.