“Ruh” (Zihin)-“Beden” (Beyin) Problemi

Bugün akademide psikolojik bilimlerin nesnesini tarif etmek için olarak kullanılan kavram, Grekçe “Psükhe”den türeme. “Psükhe”, ruh ve can gibi anlamların yanı sıra hayat, canlılık, nefes, nefes alıp verme, bizzat insanın kendisi, diriltmek, güçlendirmek ve yaşatmak anlamlarına da sahip. Bu kavram, 10. Yüzyıldaki ilk tercüme döneminde mütercimler ve müellifler tarafından genellikle “nefs” olarak karşılanmış. Böyle bir tercümede pek de haksız değiller. Zira nefs kavramı da hem bir şeyin kendisi, zatı hem nefes alıp verme, canlılık anlamlarına geliyor. Arapçadaki “ruh” kavramı ise “rwḥ” kökünden geliyor; Aramice/Süryanice “rūχā רוחא” ve İbranice “rwχa רוח” sözcüğü ile eş kökenli. O da nefes, soluk, rüzgâr, esinti anlamları taşıyor. Ama nedense daha çok Kelâm ve Tasavvuf disiplinlerinde nedense “nefs” yerine “ruh” kavramı tercih edilmiş…

Grekçeden “psükhe” dışında Arapçaya taşınmış bir başka çok benzer kavram daha var: “”Penuma”. Modern tıpta akciğer ve solunum yollarıyla ilgili dal anlamındaki “pnömonoloji”ye de kaynaklık ediyor. Yel, rüzgâr, esinti nefes alma, üfleme, tütme, rüzgârla dolma ve şişme manasına gelen “pneuma” kavramı da zaman zaman “nefs” olarak tercüme edildiği olmuş. Ama Eski Yunan metinlerindeki “pneuma”, Arapçaya daha ziyade “ruh” olarak çevrilmiş. “Pneuma”, Aristoteles’in metinlerinde, işlevi fiziksel organlar ile psükhe arasındaki duyum ve hareket bağını sağlamak olan bir yapı olarak da geçiyor (Dalkılıç, 2004) (Macit, 2004) (Yar, 2000) (IbnSinâ, 2005)[1]

Grekçedeki “psükhe” ve “pneuma” arasındaki ayrıma benzer bir ayrım Latincede “spirit” ve “anima” arasında da var ve bunların neler olduklarını ilahiyatçılar tartışıyorlar. Ruh kavramı, görüldüğü gibi daha ziyade nefes ve canlılık ile bağlantılı. Avrupa dillerinde Orta çağlardan itibaren Latince “spiritus”tan kaynaklanan, değişik dillerde versiyonları bulunan “soul” kavramları da “ruh” olarak kullanılıyor ama bu kullanımlar da maddi olmayan, manevi, cisimsiz, doğa-üstü, bedeni aşan (incorporeal) anlamlar da içeriliyor.[2] Bu kavramların hepsi de en nihayetinde hayatla ve kaynağı olan nefesle, ölümü ve ölüm sonrasıyla ilgili.

Eski dünyada ruh ve nefs kavramlarıyla ilgili söyleyebileceklerimiz kabaca bunlar. Şimdi günümüze doğru gelmeye çalışalım…

Ruhun Arayışında

Bugün gerek akademide gerek gündelik hayatta “ruh”, “nefs” hatta “akıl” “zihin” gibi kavramları, çok rahatlıkla birbirinin yerine kullanıyoruz. Başkaları da var mı bilmiyorum ama John Cottingham, “Ruhun Arayışında” kitabında[3] “benlik”in (self) de aynı anlama geldiğini düşünüyor. Mesela Kierkegaard’ın “Ölümcül Hastalık Umutsuzluk”taki[4] “Risklerin en büyüğü, insanın benliğini kaybetmesi, sanki hiçbir şey olmamış gibi sessizce gerçekleşebilir dünyada. Başka hiçbir kayıp bu kadar sessiz gerçekleşemez; başka herhangi bir kayıp (bir kol, bir bacak, beş dolar, bir eş vb.) kesinlikle fark edilecektir” (s.33) sözlerindeki benlik’ten kastının “ruh” olduğunu söylüyor. Kierkegaard’ın kimi zaman da “ruh” (soul) yerine “tin” (spirit) kelimesini kullandığı, benliğimizi kaybettiğimizde Tanrı’nın önünde var olma bilincimizi de yitirdiğimizi de düşündüğünü belirtiyor.

Cottingham’a göre modern zamanlarda Max Weber’in “büyü bozumu” diye adlandırdığı olgunun kökeninde, bilimsel ve teknolojik ilerlemenin aslında şeylerin gizemine, kutsallığına ilişkin hissimizin yani ruhumuzun kaybolmasına yol açması bulunur.  Modernler için artık “insanlar genetik eğilim olarak belirlenmiş ve kültürel olarak miras alınmış eğilim ve yatkınlıklara sahip bir ‘ıvır zıvır torbası’ gibidir ve herkese uygun tek bir doğru yaşam tarzı olduğunu düşünmek için hiçbir neden yoktur” (s.29). Sokrates, Atinalı davacılarını para ve itibar gibi şeylerle aşırı ilgilenmekle, ancak hayatlarını erdemli bir şekilde yürütmek, en değerli parçaları olan ruhlarını iyileştirmek konusunda en ufak endişe duymamakla suçlamıştı. Kendisinden sonra gelen Yunan filozofları ruh ve benlik bakımından söz etmişlerdi. Bu gelenek Hıristiyanlık boyunca da sürmüştü ama düşünürleri başta olmak üzere modernlerin bu kavramlarla artık neredeyse hiç ilgileri kalmamıştır (s.17-18). Yine aynı şekilde Aristoteles, eudaimonia’nın yani insanın kendini gerçekleştirmesinin ancak bütün bir yaşam bağlamında görülmesi gerektiğini düşünürken, çağdaş filozoflar, “epizodik” ve “gelişigüzel” bir yaşamı savunmaya giriştiler.

Bunları düşünen ve çok rahatsız olan Cottingham, paçaları sıvar ve kendini ruhun savunusuna adar. Ama işinin hayli zor olduğunun farkındadır. Zira “ruh” meselesini artık felsefenin kendi içinde bile bütünlüklü biçimde anlama şansı kalmamıştır. “Ruh”, ahlak felsefesi, zihin felsefesi, din felsefisi, felsefi psikoloji ve nihayet felsefe tarihi içinde dağılıp gitmiştir. Bilimcilik, yani bilimin tüm gerçekliğin yegâne ölçüsü olduğu iddiası, bilimsel olarak ispatı mümkün olmamasına rağmen tüm bilgi alanlarını işgal etmiştir. Başlangıçta ruhun Yunanca karşılığı olan psykhe, 19. Yüzyılda gelişen yeni gelişen zihin bilimi tarafından sahiplenilmişti ama aslında asla kavramın kadim dinsel bağlantılarıyla hiçbir ilgisi yoktu; asla “gayri-maddi bir zihinsel töz olarak” düşünülmüyordu. İnsan düşüncesinin ve bilişinin doğrudan doğruya beyindeki nöro-elektriksel ve kimyasal süreçlerle bağlı olduğu, araştırmaların bunu doğruladığı kanaati hâkimdi. Oysa Cottingham, kendimizi, “bizi başarısızlıklarımızın ve yetersizliklerimizin ziyanı ve beyhudeliğinin üzerine yükselebilecek ve aşkın değere ve önem sahip olduğunu kabul ettiğimiz bir şeye doğru çekebilecek” şeylere doğru çabalayan manevi varlıklar olduğumuzu düşünüyordu (s.48).

Cottingham, “Bir ruhunuz var mı?” sorusunun günümüzde bilimsel olarak olumsuz şekilde cevapladığını ama ahlaki ve manevi açıdan isteksizce de olsa kendimizi bulmak, ahlaki kimliğimizi keşfetmek ve ona göre yaşamak anlamında olumlu bir cevaba yakın olduğumuzu söyler. Bu ayrımın günümüzde olgu ve değer arasında katı bir farklılıktan kaynaklandığını düşünür.  Bizim girişte ele aldığımız gibi ruh’a karşılık gelen kavramları, etimolojilerini ve manalarını biraz kurcaladıktan sonra Platon ve Aristoteles’in bakış farklılıkları üzerinde durur. “Platon’un ‘Phaedrus’ta kullandığı ünlü benzetmede; ruh bir at arabasına benzetilir; akıl sürücüdür ve onu çeken iki attan koyu olanı çeşitli arzuları ve iştahları temsi ederken daha aydınlık olan (cesaret gibi) daha tinsel duyguları temsil eder… Platon’u yorumlamak karmaşık bir konudur; ancak birçok önemli Platonik metinde (‘Devlet’ dikkate değer bir örnektir) hâkim olan izlek en iyi yaşamdır: Felsefi aklın yaşamıdır bu; duyguların, duyguların ve bedensel iştahların bulanık dünyasından kaynaklanan çarpıtmalardan mümkün olduğunca arınmış, saf, rasyonel düzlemde işleyen bir yaşam.”

Cottingham, Öğrencisi Aristoteles’in de Platon’un etkisinde olduğu kanaatindedir; Nikomakhos’a Etik’te o da soyut, teorik bir temaşa anlamında bir akıl yaşamından oluşan en yüksek iyi vizyonunu vurgular ve şöyle der: “Böyle bir hayat, insanın erişemeyeceği kadar yüksek olacaktır, çünkü onu yaşayan herhangi bir insan, bunu bir insan olarak değil, içindeki tanrısal bir şey sayesinde yapacaktır.” O yüzden Aristoteles, erdemli bir kişiyi tanımlayan doğru hisler ve doğru eylemler modelinde duyguların anahtar rol oynadığı bir etik peşine düşer.  Cottingham, bu iki düşünürün aslında ruh kavramını farklı anladıkları görüşündedir.

Phaidon adlı diyaloğunda Platon, Sokrates’in ağzından öldüğümüzde bize ne olduğunu cevaplar. Beden giderek çürüyecek, saf olan ruh ise bedenden ayrılacak, tanrısal, ölümsüz ve rasyonel olana doğru bir yolculuğa çıkacaktır.  “Yani ruh, görünmezdir ve ölümsüzdür; ve beden öldükten sonra hayatta kalacak parçamızdır” (s.55). Zaten Sokrates de yaşamın amacının ölmeye hazırlanmak olduğu fikrindedir. Aristoteles ise insanın rasyonel hayvan olduğunu düşünür ve hocasına göre çok fazla beden dostudur ve dünyevi bir ruh teorisine sahiptir. Hocasına doğrudan bir şey söylemez ama Ruh Üzerine (De Anima) kitabında kendinden önceki özellikle ruh göçünü savunan Pisagorcu fikirleri saçma olarak niteler. Aristoteles’in ruh teorisi hilomorfizm olarak bilinir; anlatılmak istenen ruhun bedenle ilişkide içindedir. Piyanistin ruhu, parmaklarının hassasiyetinde ve esnekliğinde, vücudunun hareketlerinde, yüzündeki ifadedir; onlara bakarak anlaşılabilir. Ancak son tahlilde o da hocası gibi düşünür; öldüğümüzde bizim zihinsel ve rasyonel parçamız olan ruh sağlam kalacak, bizden ayrılıp gidecektir.

Dikkatli bakıldığında bugün de popüler anlayışta hem Platonik hem Aristocu hatta Pisagorcu ruh anlayışının sürdüğü görülür ama elbette ilahiyatta ve akademide Eski Yunan’dan itibaren birçok değişiklik olmuştur. Mesela Aquinalı Thomas’a göre “ruhun duyum ve beslenmeden sorumlu kısımları, ruhun ve bedeninin bir bileşiği olarak insana aittir; ancak daha yüksek akıl yetileri yalnızca ruha ait olacak ve dolayısıyla bedenin yok olmasından sonra da ruhta kalacaktır.   Ancak uzun bir süreç olarak bakıldığında özellikle modern zamanlarla birlikte, önce ruhun giderek daraldığı ve nihayet tamamen beynin bir işlevine yani zihin’e dönüştüğü görülecektir ve bu dönüşümün başlangıç noktası olarak da Rene Descartes’in ruha bakışının yani Kartezyen düalizmin temel alındığı görülecektir. Descartes, gerçekten önceyi ve sonrayı anlamada kilit bir isimdir. Bizim felsefenin derinliklerinde dolanmak gibi bir niyetimiz yok[5] ama “Descartes gerçekten de her önüne gelenin kolayca eleştirebileceği birisi midir?” Sorusuna yeterince iyi bir cevap vermek hayati bir görev olarak önümüzde durmaktadır. Sanıyorum Cottingham’ın ruhu arayan bakışı, burada da işimize yarayacaktır çünkü o, Descartes’in ve düalizmin günümüzdeki en iyi savunucularından birisidir[6].

 

[1] Daha önce Ruh (zihin)- Beden (beyin) problemi hakkındaki bir çalışmamızda bu tartışmanın ayrıntısını ve Müslüman kültürdeki yerini görebilirsiniz: “Dini Düşüncede Gelenek, Dönüşüm ve Gelecek” içinde. Editorler: Şaban Ali Düzgün, Tuğba Günal. Endülüs Yayıncılık, İstanbul, 2017, 207-225. (Bu makaleye ayrıca “Psikiyatri ve Düşünce Dünyası Arasındaki Geçişler” kitabımızın (Vadi yayınları, 2021) yeni baskısında da yer verdik.

[2]Birçok dilde kimyasal maddelerdeki değişimi, görülmeyen varlıkları açıklamak için de bu kavramlardan yararlanılmış. Mesela Türkçeye hem “ispirto” kavramı geçmiş hem de cin, peri gibi cisimsiz varlıkları hem de “nane ruhu”, “tuz ruhu” vb.de olduğu gibi kimyasal değişimi açıklamak için “ruh” kullanılmış.

[3] John Cottingham, “Ruhun Arayışında”.  Çev. Alp Poyraz, alBaraka Yayınları, 2023.

[4] Soren Kierkegaard,  “Sickness unto Death”. Edited by H ve E. Hong, Princeton University Press, 1980.

[5] Psikolojik bilimler özelinde ruh (zihin)-beden (beyin) probleminin nasıl ele alındığıyla ilgili felsefi tartışmaların ayrıntısını ve bizim bu konudaki tavrımızı görmek için “Psikiyatri ve Düşünce Dünyası Arasındaki Geçişler” (Vadi Yayınları, 2021) kitabımıza bakınız.

[6] John Cottingham haricinde de günümüzde Descartes’in ve düalizmin güçlü savunucuları bulunmaktadır. Meraklısı için bunlardan bazılarını şöyle not düşebiliriz: Alvin Platinga, “Tanrı ve Diğer Zihinler” (Fol Yayınları). Richard Swinburne, “Mucize Kavramı” (İz Yayıncılık); “Tanrı Var Mıdır?” (İz Yayıncılık); “Beden Miyiz, Ruh Muyuz?” (İz Yayıncılık). David Chalmers, “Bilinçli Zihin” (Fol Yayınları). Thomas Nagel, “Zihin ve Evren” (Jaguar Kitap). John Foster “The Immaterial Self” (Routledge).