Robinson Crusoe Bir “Birey” Romanı Mı?-3
Edward Said, Kültür ve Emperyalizm’de, Robinson Crusoe’nun “uzak, Avrupa dışında bir adada kendisine bir yurt yaratan bir Avrupalıyı” anlattığını belirtir. İngiltere’de romanın ortaya çıkışını ya da “yükseliş”ini bu bağlamda yorumlar: “İngiltere’de roman, başkişisi Hristiyanlık ve İngiltere adına hak iddiasında bulunarak kendi yönetiminde yeni bir dünya kuran Robinson Crusoe’yla başlar”. (s. 12 ve 110) Yine de bir tür olarak roman, kahramanı “Hristiyanlık ve İngiltere adına hak iddiasında” bulunan kısmının sanki bir elekten geçirilmiş gibi silinmesine yol açacaktır. Bu silinme, Robinson Crusoe’yla “gerçekçi” bir anlatı türünün giderek hakim olmaya başladığını iddia etmeyle başlar.
Bu silinmenin en uç örneğini sergileyenlerden Akşit Göktürk, İngiliz edebiyatında ‘ada’nın serencamını anlattığı, ansiklopedik değeri açısından kıymetli Ada adlı kitabında, her ne kadar Robinson Crusoe’nun kaynakları arasında deniz ve macera anlatılarını saysa da ve her ne kadar “Robinson Crusoe, Defoe’nun günündeki Puritan dünya görüşünden, orta sınıf yaşayışından, bu sınıfın başlıca uğraşı olan ticaret alanından, toplumsal politik akımlardan izler taşır. Defoe, on yedinci, on sekizinci yüzyıllarda gerek İngiltere’de, gerekse öbür Avrupa ülkelerinde devrimler yaparak kendisini benimsetmiş, toplumsal yaşayışta söz sahibi olmuş, her alanda kendi değerler sistemini yürürlüğe sokmuş, ülkelerin yönetimine ağırlığını koymuş olan orta sınıfın adamıdır” diyerek aslında “herkes”e bir kimlik biçse de, onu Cumhuriyet dönemi algısındaki ‘külli bir Batılı adam’ formuna sokmaktan da kendisini alamaz: “Özellikle ekonomik açıdan yapılan yorumlarda Defoe’nun yaratıcılığı, sanatçı kişiliği her zaman güme gitmiştir. Robinson Crusoe Avrupa yazınının bölünmez bir parçası durumuna gelmiş, Avrupa kafasının, uygarlığının temelinde yer alan mitoslardan biri kabul edilmiştir, ama ‘Başarılı burjuvanın materyalist Puritan işadamının ülkülerini dile getiren bir mitos… diye yorumlanarak anlamı sınırlandırılmıştır’. Bir mitos olduğu doğrudur belki Robinson Crusoe’nun, ama acımak bilmez bir evrende sağ kalmaya çalışan, çıkmaz durumlarla pençeleşen, kendi gücünün bütün olanaklarını araştıran insanın mitosudur” (s. 87-88).
Başka bir ifadeyle, Göktürk Robinson’un ekonomik birey olarak da, Avrupa uygarlığının içinden süzülüp gelmiş bir mitos olarak da sunulmasını kısmi bulur. Çünkü Robinson, “acımak bilmez bir evrende sağ kalmaya çalışan, çıkmaz durumlarla pençeleşen, kendi gücünün bütün olanaklarını araştıran insanın mitosu”dur ve bu anlamda evrenseldir.
Ancak daha ilginci, Göktürk’ün “Kalvinci ilke” ile evrensel “insan” arasında gidip gelmesidir. Göktürk, romanın Kalvinci bir geleneğe yaslanmış olabileceğinden; Defoe’nun dönemindeki Püriten anlayıştan, bu anlayışın ürünü olan orta sınıf yaşayışından, bu yaşayışın başlıca uğraşısı olan ticaretten ve hatta toplumsal ve politik akımlardan izler taşımış olabileceğinden bir ihtimal olarak olsa da bahseder. Ancak bu tür yorumların da, romanı gözü kararmış “bireyci kapitalist” birisinin macerası olarak değerlendirenlerin de Robinson Crusoe’yu “çağımızda kuru bir tarihsel belge durumuna” düşüreceğinden; dahası “bugün, yönetimi ne olursa olsun her türlü toplumda gördüğü büyük ilgi”nin ve “sevgi”nin “anlamsız” kalacağından endişe eder. Oysa Robinson’un çabası sadece mal edinmek amacına yönelik değildir; “değerler yaratmak” amacına da yönelmiştir. Dolayısıyla, mal da yalandır, mülk de yalandır ve Robinson, “çalışmanın aydınlatıcı gücüyle, içinde uyuklamakta olan insansal değerleri gerçekleştirmeye, ortaya koymaya” çalışan evrensel bir figürdür; “malla mülkle yetinmeyen, mutluluğu ancak çılgınca çalışmada bulan” evrensel bir figür. Robinson Crusoe, “uygarlığın, hep daha ileri varmak isteyen insanoğlunun övgüsü”dür (89-90). Bu açıdam Göktürk’ün Robinson’u yurtsuzdur.
Sahiden korsan olarak Robinson, Hristiyanlık ve İngiltere adına sömürgecilik faaliyetlerine girişen Avrupalı olarak Robinson, “robinsonvari” olarak Robinson, en önemlisi de Püriten olarak Robinson yurtsuz mudur? Bütün bunları bir şekilde meczetmiş olduğu söylenebilecek bir Robinson Crusoe’nun yeri yurdu, memleketi, vatanı yok mudur?
Ian Watt’ın Romanın Yükselişi’nde çizdiği Robinson imajı, hayli basit bir önermeye dayanır. Watt, “Robinson’u, “homo economicus’un timsali” olarak değerlendirir: “Robinson Crusoe’nun … ekonomik bireyciliğin ete kemiğe bürünmüş hali olduğu neredeyse tartışmaya yer bırakmayacak kadar açıktır” (s. 71); gerçi Modern Bireyciliğin Mitleri’nde önermesini bu kadar net ve sert ifade edemez ve tartışmaya yer bırakmayacak kadar açık olan bu hususu tashih eder; burada Crusoe’nun “ideal tip bir bir homo economicus olarak varsayılmaması” gerektiğini kabul eder; çünkü Modern Bireyciliğin Mitleri’nin Watt’ı, Romanın Yükselişi’nin Watt’ının daha önceden farkedemediği bazı şeyleri farketmiş ve Crusoe’nun adada, homo ekonomicus’un bir temsilcisi olarak sadece çalışmadığını, küçük eğlenceler icat ettiğini, papağanıyla oynadığını, kedileri olduğunu da görmüştür (!). Dolayısıyla yeni Robinson, artık “homo economicus ile sade insan arasında bir yerde durmaktadır” (199).Öyleyse nedir homo economicus olarak Crusoe?
Aslında Watt’ın Robinson imajı, Weberci’dir, arada bir Locke’a ya da Marx’a atıfta bulunsa da Weber’in püriten bir itkiyle başlayan, ancak ondan bağımsızlaştığını iddia ettiği ‘protestan ahlakı’nı model alır. Ancak Protestanlığı, Katolikliğe tepki olarak ortaya çıkmış bir ‘din’den, Papalığın belirleyiciliğinde belirli bir egemenlik kavrayışına da karşı çıkarken kendisine özgü bir egemenlik kavrayışı geliştirmiş siyasal bir zihniyete sahip bir ‘din’den ziyade (ekonomik) ahlak ve (ekonomik) kültür, edebiyatı da böyle bir kültürün içinde kendi özerk alanını oluşturmuş, üslup kaygıları da olan bir alan olarak gören bir bakış açısı yok mudur bu ve benzeri yorumlarda? “Ekonomik bireycilik” diye sunduğu bir meseleyi bütünüyle kuşatmasa da, Watt’ın üç tezini dikkate alarak baktığımızda bu sorunun önemi aşikar hale gelir: Bunlardan birincisi, Robinson’un “ilk günah”ının bile para kazanmasına yol açmasına yol açacak kadar çıkarcı olması; ikincisi, ekonomik erdemler bulunmadığı durumlarda yabancı düşmanı, aksi takdirde yabancılara övgünün “bini bir para” olması; ve üçüncüsü de, “dini kaygılar”ının olmasına rağmen bunların “herhangi bir önceliğe sahip bulunmaması”dır.
Üçüncü hususla da neredeyse bağlantılı görülebilecek birinci hususu Watt, Robinson’un, sadece evini değil yurdunu da terketmeye zorluyacak bir itkiyle; başka zamanlarda da olsa özellikle “ıssız ada”ya düştüğünde kendisini sorgularken içindeki “dizginlenemez tutkularla” ve “Tanrı’nın ve doğanın onu layık gördüğü konum’dan duyduğu memnuniyetsizliği”yle ilişkilendirir. Ona göre, Robinson’un “ilk günah”ı, babasının orta mertebe hayatını terkederek maceralara atılmaması konusundaki öğüdünü dinlememesi, ailesine karşı sorumsuzluğu veya dini duyguları değil, “gitmesinin mi yoksa kalmasının mı maddi açıdan yeğ” olduğunu hesap etmesidir. Bu açıdan Robinson, “‘ilk günah’ı sayesinde kazanır ve babasından da zengin olur” (s. 74). Kısacası, Watt’a göre, “ilk günah” evini ve baba ocağını kazanç için terketmek biçimine bürünür. Oysa bu ya Robinson Crusoe’yu ya hiç okumamış olmak veya okunsa bile kitaptaki anlamı bastırmak demektir.
Aslında Robinson Crusoe’da “günah” bahsi ilk kez adaya düştüğünde yazmaya başladığı günlükte görülmeye başlar. Robinson adaya düşmüş, çeşitli zorluklarla karşılaşmış, bunları alt etmek için kendinde bazı çalışmalar yapmıştır. Yine de babasının verdiği eğitim sırasında edindiği dini bilgiler gemicilerle birlikteki döneminde silinip gittiğinden “Tanrı’nın işleri konusunda bir bilgi”si olmadığını söyler. Fakat Tanrı’nın işleri konusunda bir bilgisi de vardır: “Şimdiye dek anlattığım serüvenlerde başıma gelen bütün acı olayların Tanrı’nın bir buyruğu, işlediğim günahın sonucu, babamın isteklerine başkaldırmanın, sayısı pek çok olan şimdiki günahlarımın ya da bütün yaşayışımla tuttuğum yanlış yolun cezası olduğunu hiçbir zaman düşünmediğimi söylersem, Tanrı karşısındaki bu saygısızlığım daha kolay anlaşılabilir” (108-109). Hatta bu saygısızlık durumu o kadar baskın bir hal alır ki günahları ona, Tanrı’dan kendisini bütün rahatını ve dirliğini kaçıran suçların ağır yükünden ve bu korkunç görünen durumdan kurtarmasını diler. Yalnızlığı bile günahlarından ağır gelmemektedir ona. Kendi kendisine, kendi yalnızlığında günah bile çıkarır, adaya düştüğü günün yıldönümünü dini bir gün ilan ederek oruç tutar: “Bugünü öteki dinsel günlerden ayrı olarak bir yortu günü saydım, bütün gönlümle küçülüp yere kapanarak Tanrı’ya günahlarımı açıkça sayıp döktüm, benimle ilgili yargılarının doğruluğunu benimsedim, beni yüce İsa aracılığıyla bağışlaması için yalvardım. Günbatımına dek on iki saat ağzıma hiçbir şey koymadım, sonra bir peksimetle bir salkım üzüm yedim, günümü başladığım gibi bitirerek yatağa girdim” (123). Her gün üç vakit Kitab-ı Mukaddes okumaya, ‘tefeül’ (bibliomancy) yaparak kehanette bulunmaya başlar (134). [Parantez içi bir not: Akşit Göktürk’ün burada ve benzeri yerlerdeki çeviri tercihleri, Robinson’un insanlığın mitosu olarak adlandırmasına uygun düşecek bir biçimde, neredeyse nötrdür. Örneğin Robinson’un oruç tutmasını (“I kept this Day as a Solemn Fast”) “yortu günü” şeklinde çevirir. Bütün Şabatları da “pazar günü” olarak karşılar ve ortaya şöyle anlaşılmaz cümleler çıkar: “Bütün bu süre boyunca pazar günlerini öteki günlerden hiç ayırt etmemiştim; çünkü ilkin, kafamda dinle ilgili hiçbir düşünce yoktu” (s. 123). Burada pazar gününün dinle alakasını Türk okuyucusu anlayamaz. Oysa pazar günü, adaya düştüğünden beri Robinson için Şabat günüdür, lakin şimdiye kadar Şabat için bir şey yapmamış, çalışmaması gerektiği halde çalışmıştır. Şimdi, oruç tutarak tevbe ettiği için Şabat’ı da yerine getirir.]
Adaya düştüğü dördüncü yılın yıldönümünde, dünyaya artık “öte dünya”dan bakar ve ona dair hiç bir arzusu kalmadığını belirtir: “Şimdi dünyaya benden uzak, hiçbir şey beklemediğim, kendisiyle hiçbir alışverişim kalmamış bir şey gözüyle bakıyor, dünya işleriyle ilgili hiçbir istek beslemiyordum. Kısacası, ne onunla yapılacak bir işim kalmıştı ne de bir şeyini istiyordum; bence bu durumda dünya, belki öbür dünyadan baktığımızda gözükeceği gibi, bir zamanlar yaşayıp da şimdi ayrıldığım bir yer gibi geliyordu bana”. Dünyaya artık tıpkı Yuhanna’nın Birinci Mektubu 2:16’da yazdığı gibi bakıyordur: “En başta, burada dünyanın bütün bayağılıklarından uzak bulunuyordum. Ne ten tutkusu duyuyordum ne göz tutkusu; yaşayışımla kibirlenecek durumum da yoktu” [149). Yine de eğer metni Protestan göndermeleriyle anlamaya çalışmazsak, bize tuhaf gelecek bir şeyden daha bahseder: “İstek duyabileceğim hiçbir şey yoktu; çünkü şu durumumda beni hoşnut edebilecek her şeyim vardı. Kocaman bir yerim yurdum vardı [Bütün tımarın lorduydum; I was Lord of the whole Mannor]; gönlüm dilese kendime sahibi olduğum bütün bu yerlerin [ülkenin; Country] kralı [King] ya da imparatoru [Emperor] diyebilirdim. Karşımda benimle boy ölçüşmeye yeltenecek hiç kimse yoktu; ne bir karşıtım ne de saltanatıma [egemenliğime; Sovereignty] burnunu sokacak ya da buyruklarıma [Command] karışacak biri vardı. Canım istese gemiler dolusu ürün yetiştirebilirdim; ama kullanacak yerim olmadığı için yalnız kendime yetecek ölçüde yetiştiriyordum” (s. 149-159).
Böylece günahkar olmasına rağmen, Tanrı tarafından ‘seçilmiş’ olduğunu, Tanrı’nın ona cömert davrandığını, yaptığı kötülükleri bağışladığını hissetmeye başlar. Doğduğu gün ile adaya düştüğü günün aynı gün (30 Eylül) olmasına bakarak günah dolu hayatıyla bu hayata tevbe etmeye başladığı “yalnızlık” hayatının aynı gün başladığını belirtir (s. 154). Sonra “asli günah” bahsine geçer. Döneminin okuyucusu için bir ‘vaaz’ etkisi yarattığından çok fazla sıkıntı olmasa da modern okuyucu için hayli aşırı gelecek ‘tekrar’larının birisini daha yaparak Robinson, yine hayatını gözden geçirdiği bir yerde, Akşit Göktürk çevirisiyle, şunu söyler: “Bütün bu durumlarımla ben, insanlığın acılardan yarısının kaynağı olan bir hastalığa tutulmuş kimseler için ders alınması gereken bir örnek sayılırım; hastalık sözüyle Tanrı ile Doğa’nın insana uygun gördüğü durumla yetinmemeyi belirtmek istiyorum; çünkü benim geriye dönüp de ilk durumumu görmezden gelişim, babamın o güzel öğütlerini dinlemeyişim, o öğütlere karşı gelişim, işlediğim başlıca günah oldu; üstüne buna benzer başka günahlar da gelince bu acı duruma düştüm; çünkü ulu Tanrı beni Brezilya’ya mutlu bir çiftçi olarak yerleştirmiş, istediklerimi bağışlamıştı; yavaş yavaş ilerlemekle yetinseydim, bugün, daha doğrusu adada geçirdiğim şu süre içinde, Brezilya’nın en ileri gelen çiftçilerinden biri olurdum; orada yaşadığım süre içindeki ilerlememi, kalmış olsaydım erişebileceğim kazancı düşünürsek, o hızla yüz bin altınlık bir varlığım olabilirdi. Kurulu bir düzeni, gelişmiş, yoluna girmiş bir çiftliği bırakıp köle getirmek için geminin yük sorumlusu olarak Gine’ye gitmek benim neyime idi? Zamanla, sabırla, yerimizde kazancımız artacak, istediğimiz Arap kölelerini bu işin alım satımıyla uğraşanlardan kendi kapımızda satın alabilecektik; belki bu biraz pahalıya mal olurdu; ama öbür yoldan sağlayacağım kazanç, bunca tehlikeyi göze almayı gerektirecek değerde bir şey değildi” (s. 216-217).
Öncelikle burada altını çizdiğimiz kelimelerden “hastalık” kelimesinin “hastalık” değil, “veba” (plague) olduğunu da, bunun Robinson için anlamının normal bir boğaz ağrısından daha derin ve manevi çağrışımları olacak bir kelime olduğunu da; çiftçi kelimesinin, tarlasıyla bağıyla uğraşan basit bir çiftçi değil, sömürgeci plantasyon kuran “Planter” olduğunu da; çiftlik diye karşılanan kelimenin de yine sömürgeci ve köleye ihtiyaç duyulan “Plantation” olduğunu da; (ırkçı bir biçimde) “Arap” diye karşılanan kelimenin “Negro” olduğunu da hatırlatmak gerek. Ancak “başlıca günah” kelimesi, “Arap” kelimesiyle birlikte düşünüldüğünde Türkiye’de yerleştirilmeye çalışılan hümanist kültürün (ve çevirinin) niteliğini de verecek bir tercihi içerir. Bu kelime, Hristiyanlığın kurucu akidelerinden birisi de olan ve Robinson Crusoe’nun İngilizce baskısında majüskül harflerle de vurgulandığından, ayrıca önemi gösterilmiş olan “ORIGINAL SIN”dir, “ASLİ GÜNAH”tır. Robinson Crusoe adada başka şeyler yanında “günah”ları ve “asli günah”ı konusunda da tefekkür ederek ‘yeniden doğduğu’nu ifade etmektedir burada ve bu anlam da Defoe dönemindeki okuyucuları için de, modern okuyucuları için de olabildiğine açıktır. Elbette onu bağlamından koparan, sanki “herkes” farklı farklı metinleri okuyormuş gibi davranan Göktürk ve Watt için de.
Ama Watt yalnız değildir bu tür bir yorumda. Aslında Oxford World Classics’in baskısında da kelimeye bir not düşen Thomas Keymer ve James Kelly’nin, kelimenin akidevi bağlamını ortadan kaldırmakla kalmayan, işaret ettiği anlamı evrenselleştiren, “herkes”leştiren bir açıklamada bulunduklarını hatırlatmak gerek: “ASLİ GÜNAH: lafzen, Cennet’ten kovulmanın bir neticesi olarak bütün insanlar için fıtri olan bir bozulma ve günahkarlık durumu, ama Defoe tarafından sık sık özgül bireysel hatalara uygulanan bir terim” (s. 295).
Bu açıdan, Watt’ın Robinson’daki asli günahı ekonomik bireyciliğe indirgemesisindeki başlıca sorun, Robinson’un ‘asli günahı’na rağmen ya da ‘asli günahı’yla birlikte, kazanma hırsı olmasına, hatta kazanmış olmasına rağmen, Hristiyanlığın belirli bir akidesinin,”ilk günah”a dair akidenin Robinson ya da Defoe tarafından (denebilirse) serbest yorumlanmasının bu akideyi ne hale dönüştürdüğünü ve bu dönüşümün ‘bireysel’ mi yoksa ‘toplumsal’ mı olduğunu hiç hesaba katmamasıdır. Eğer böyle bir “ilk günah” anlayışı sadece Robinson’a özgüyse, Watt haklıdır; ancak eğer bu belirli bir “din”in, kendisini mezhep olarak bile düşünmeyen, bir “din” olarak kuran Protestanlığın veya çeşitli kollarının bir akidesi ise, Watt bizi yanlış yola sürüklemekte; ekonomik ya da kültürel veya edebi bir görünüm altında belirli Hristiyani bir ‘din’ anlayışını örtmektedir [Meraklısına parantez içi bir not: Watt’ın “asli günah” yorumu Maximillian E. Novak’ın Studies in English Literature dlı dergide yayınlanan “Robinson Crusoe’s ‘Original Sin’” adlı makalede başka bir açıdan eleştirilmiştir],
Robinson’un (Watt’ın adlandırmasıyla) “ekonomik erdemler” bulunmadığı durumlarda yabancı düşmanı olması, aksi takdirde yabancılara övgüler düzmesiyle ilgili ikinci husus, aslında yine ekonomik faaliyet altında örtülen bir hususu, egemenlik hususunu ilgilendirecek bir mesele olarak görülür. Ancak Watt, bunu da ekonomik bir ahlak olarak kurar ve şöyle der: “Crusoe esasen ortada ekonomik erdemlerin bulunmadığı durumlarda yabancı düşmanlığı yapar … Ekonomik nedenler varsa -mesela İspanyol Vali, Fransız Katolik Papaz ya da Portekizli dindar simsarla münasebetlerinde- övgünün bini bin paradır. Öte yandan, bir çok İngiliz’i, örneğin adaya gelen İngiliz yerleşimcileri, tembelliklerinden ötürü ayıplar. İnsan, Crusoe’nun duygusal açıdan ülkesine bağlılığının, ailesine bağlılığından daha fazla olmadığı hissine kapılır. Hangi milletten olursa olsun, iyi iş yapabileceği insanlarla bir alıp veremediği yoktur …‘[C]ebinde para olduktan sonra her yer insanın evi’ gibi düşünür” (s. 75).
Ancak Robinson’un adasına gelen İngilizler, Watt’ın iddia ettiği gibi, “yerleşimci” değildir; Robinson’u da adadan kurtaracak geminin kaptanına isyan eden ve kaptan ile isyana katılmayan bazı başka gemicileri ıssız adada ölüme terkeden haydutlardır. Adada oldukları sürece kendi “buyruğu”nda kalmak şartıyla kaptanı ve gemiyi kurtardıktan sonra Robinson, onları oraya kendi egemenliğini tanımaları, kendi koyduğu yasalara uymaları, problem çıkarttıklarında da adada olmadığı zaman bile onlara nasıl davranılacağının kendi ölçüleri ya da kendi örneği uyarınca cezalandırılmaları şartıyla, yani adanın egemeni olarak, eğer gemiye alınırsa ve İngiltere’ye götürülürlerse isyanlarından dolayı asılacaklarını da düşünerek, adada bırakır (s. 275-302). Bu sahnelerde Robinson kendisine “kral”, “prens”, hatta “ordu komutanı” gibi adlar verirken kaptan ve diğer İngilizler ise ondan “vali” (governor) diye söz eder.
Üstelik, Watt’ın iddiasının aksine, Robinson’un ailesine de ülkesine de bağlılığı duygusal olmaktan çok daha fazladır. Bir İspanyol’la ya da bir Portekizli’yle Brezilya’da olduğu gibi kasvetle ve gönülsüzce de olsa iyi ilişkiler kurabilir; ancak İspanya’nın ya da Portekiz’in sömürge politikalarına, kendisi sömürgeci olmadığından değil; farklı sömürge anlayışlarına sahip olduklarından, yeri geldiğinde lanetler yağdırır.
En önemlisi ise, adasında karşılaştığı yamyam vahşilere muamele tarzıdır. Önce onları işledikleri iğrenç fiilden dolayı cezalandırmak ister; ancak sonra, eğer “Tanrı’nın Hükmü” (Providence) onların böyle olmasını istemişse kendisinin bu iradeye hangi otoriteyle karşı çıkacağını sorarak onları kendi hallerine bırakır ve adasının vahşilerin sık sık yamyamlık yapmak için geldikleri sahilleri, kendi egemenliği dışında kalan sanki bir ‘serbest bölge’ gibi görür. Çünkü vahşileri yamyamlıkları dolayısıyla cezalandırmak, “İspanyolların Amerika’da puta tapan, barbar, tapındıkları putlara insan kurban etmek gibi kanlı töreleri, dinleri bulunan, bununla birlikte İspanyollara oranla gene de suçsuz bir halk sayılan yerlilerden milyonlarcasını barbarca öldürmelerine hak vermek olurdu; oysa İspanyolların bu insanları ülkeden söküp atmak için giriştikleri kıyım, o zaman Avrupa’nın bütün Hristiyan milletleri tarafından gerek insanlıkla gerekse Tanrı korkusuyla bağdaşmayacak tüyler ürpertici korkunçlukta bir zorbalık, düpedüz kasaplık olarak karşılanmış, İspanyollar bütün insanların en korkuncu diye tanınmaya başlamış, İspanya krallığı ise acıma duygusundan uzak, iyilik kurallarını tanımayan hoşgörüsüz insanlar yetiştiren bir ülke olarak kötü bir ün kazanmıştı” (s. 193-194). Bunlar, örneğin Francisco de Vitoria’yı hatırlatan, dahası İspanya’nın Avrupalı bir fiilin istisnası haline getirilerek bütün Avrupa’nın kendini temize çıkarmasını, “İspanyollar gelmezden önce Peru’daki Kızılderililer”in “varlıklarından yararlanama”dıklarını belirttiğine de baktığımızda (s. 217), bir ‘İspanyol istisnacılığı’nı akla getiren satırlar gibi görülebilir.
Bu asabiye içinde kendi hallerine bırakmaya karar verdiği vahşilere her türlü tedbiri bir yana bırakarak, adadaki varlığını ifşa etme adına, adasının sahiline çıkan vahşilerin pişirmek için getirdikleri tutsakları arasında bir Avrupalı ve Hristiyan bulunduğunu farkettiğinde saldırmaya karar verir. Cuma gelip de vahşilerin çıktıkları sahildeki tutsakları arasında, bir gemi kazasına uğrayarak kendi kabilesi arasına sığınan “sakallı beyaz adamlardan biri” olduğunu söylediğinde “tüyleri diken diken” olur; “öfkeden kudur”ur ve sonradan İspanyol olduğunu öğrendiği Hristiyan Avrupalı’yı vahşilerin elinden kurtarır. Bu sırada tesadüfen de olsa, vahşilerin tutsakları arasında bulunan Cuma’nın babasını da kurtarmış olur (253-261).
Artık adasının nüfusu artmıştır ve romanın hayatı bir dönümü de burada gerçekleşir: “Artık adamın nüfusu artmıştı; uyruklarım açısından kendimi zengin duyuyordum; ara sıra bir kral olduğumu düşünmek en hoşuma giden şeylerden birisiydi. Birincisi, bütün buralar kendi öz malımdı, bu topraklar üzerinde tartışmasız bir yönetim hakkım vardı. İkincisi, uyruklarım bütünüyle uysal kişilerdi. Kesin efendi bendim, yasaları ben koyuyordum; hepsi yaşamalarını bana borçlu, gerekirse benim için ölmeye hazırdırlar. Üç uyruğumun da başka bir dinden oluşu da çok ilgi çekici bir noktaydı. Adamın Cuma Protestan, babası putatapar yamyam, İspanyol da Katolikti. Bununla birlikte ülkemde [country] inanç özgürlüğünü tanımıştım” (s. 265).
Kurtardıkları İspanyol’dan yakınlardaki başka bir adada on altı arkadaşının daha olduğunu öğrenince, onları tek şartla kurtarmayı kabul eder: İspanyol’a arkadaşlarını kurtarmak için çalışabileceklerini, ancak “varımı yoğumu ellerine koyacak olursam, döneklik edebileceklerinden, bana kötü davranabileceklerinden çok korktuğumu, çünkü iyilik bilmenin insan yaradılışındaki değişmez köklü erdemlerden biri olmadığını; insanların davranışlarını, çoğunlukla gördükleri bir iyilik karşısında duyacakları borçluluğun değil de, gözettikleri çıkarların yönettiğini” söyleyerek önce egemenliğini ahlakileştirir. Sonra da böyle bir ahlaki egemenlik noktasından İspanya’ya darbeyi vurur: “Onların kurtulmasına aracı olduktan sonra, beni Yeni İspanya’da kendilerine köle etmelerinin çok ağırıma gideceğini; oraya ayak basan her İngiliz’in, nasıl, ne için gelmiş olursa olsun hemen harcanabileceğini; papazların acımak bilmez pençesine düşerek Engizisyon’da sürünmektense, vahşilerin elinde diri diri parçalanmanın bence yeğ olduğunu söyledim”. Bunun üzerine İspanyollar Robinson’un kaptanlığını ve komutanlığını benimseyeceklerine, her buyruğuna boyun eğeceklerine, bu konuda arkadaşlarının her birisinden kesin söz alacağına, Robinson’un uygun gördüğü “bir Hristiyan ülkeye sağ salim varıncaya dek” her dediğini yapacaklarına “Kutsal Kitap üzerine ant içeceklerini belirtmesi üzerine, Robinson ikna olur. (268-269). Kısacası, kasvetli de bulsa kişi olarak İspanyol ya da Portekizli ile bir sıkıntısı yoktur; ancak İspanya ya da Portekiz krallıklarıyla da, Yeni İspanya’yla da politik ve teolojik bir sorunu vardır.
[Parantez içi bir not: İkinci macerasında ise ticaret yaptığı Çinliler ile Japonları olabildiğince aşağılarken, vahşilerin insan eti yemesine “Tanrı’nın Hükmü” öyle uygun gördüğü düşüncesiyle ses çıkarmayan Robinson, Pekin-Moskova arasındaki kervan yolculuğu sırasında “Tatarlar”ın tapınmak için diktikleri ‘şamanist’ putu, Don Quijote’un yel değirmenlerine saldırmasından daha acı bir şekilde, bir gece saldırarak yıkar; yani, kendi egemenlik anlayışı dışında kalan “kafirler”e vahşilere davrandığı gibi hoşgörülü davranmaz (601-604). Bu, romanın komik bir sahnesi olarak görülebilir, lakin hayli ikonoklazmik bir durumu yansıtır ve Robinson’un akidesinden ayrılamaz. En önemlisi ise, Defoe’nun Robinson’un ‘kurtuluşu’nu kendi dönemindeki sert teolojik tartışmalarda kullandığı bir bağlama da oturtmaya çalışmasıdır. Zaten baştan karşı çıktığı Katoliklik bir yana putkırıcılık, ülkesindeki özellikle deist ve ateist yönelimlere ya da rakip Püriten anlayışlarda görülebilecek putataparlık olarak adlandırılabilecek uygulamalara karşı bir tepkidir de. Clark’ın , Daniel Defoe: The Whole Frame of Nature, Time and Providence, adlı eserinde belirttiği üzere, “Defoe’nun ana ilgisi, birkaç sahte putu kırarak ve oluşmakta olan adasının kültürünü tamir etmeye çalışarak, vahye ve kurtuluşa dayalı eskatolojik düzeni savunmaktı” (s. 113). Ayrıca Robinson, Rus Ortodoks Kilisesi için de fikirleri hayli akidevidir: “Moskoflar benim gözümde Hıristiyan adına layık değillerse de, Hıristiyan olmaya özeniyorlar, bu yola da inanmışlar” ya da “Moskofların Hıristiyanlığı garip türden bir Hıristiyanlıktır” (594).]
Bütün bunlara bakıldığında, Watt’ın ekonomik erdem bulamadığı zamanlarda Robinson’un yabancı düşmanı, bulduğunda ise övgüsünü saklamayan homo economicus olduğu görüşü, ciddi bir tashihe muhtaçtır. Robinson, ülkesi bir ülkeye nasıl davranırsa veya ülkesinde nasılsa o şekilde davranmaktadır.
(Devam edecek)