Riyad Paktı: Güvenlik Mimarisi mi, Dünya-Sisteminde Sermayenin Yeniden Yapılanması mı?

Güvenlik Paktı mı, Sermayenin Yeniden Yapılanması mı?

Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasındaki savunma anlaşması, üç bölgesel devlet arasındaki basit bir askerî düzenleme olarak okunmamalıdır. Yorumların büyük bir bölümü bunu, tanıdık jeopolitik rekabet çerçevesine — İran’a karşı İsrail’e karşı Suudi Arabistan’a karşı Türkiye — yerleştirmektedir. Bu çerçeve tablonun bir kısmını yansıtır, ancak bu saflaşmanın neden tam da bu tarihsel anda şekillendiğini açıklayamaz. Bunun yerine küresel kapitalist sistemin daha geniş dönüşümü içinde ele alındığında farklı bir tablo ortaya çıkar: Güvenlik, silah üretimi ve yatırım burada tek bir sürecin farklı yönleri olarak görünmektedir.

Wallerstein, dünya-sistemini bağımsız devletler topluluğu olarak değil, merkez, yarı-çevre ve çevreyi birbirine bağlayan eşitsiz ekonomik ve siyasi ilişkiler ağı olarak kavramıştır. Bu çerçevede bir devletin konumu, yalnızca dış politikasından hareketle belirlenmemeli; küresel sermaye birikimi, teknoloji ve güç süreci karşısındaki yeri üzerinden değerlendirilmelidir. Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan bu hiyerarşi içinde birbirinden farklı ancak birbirini tamamlayan üç konumda bulunmaktadır. Suudi Arabistan muazzam miktarda mali sermayeyi kontrol etmekte, ancak ithal savunma teknolojisine bağımlılığını sürdürmektedir. Türkiye, Batı’ya olan tarihsel bağımlılığını azaltmaya yönelik daha geniş bir çabanın parçası olarak yirmi yılını yerli bir silah sanayisi — insansız hava araçları, zırhlı araçlar, elektronik sistemler — inşa etmeye ayırmıştır; Türkiye’nin yarı-çevresel konumuna ilişkin önceki analizimde bu yönelimi daha ayrıntılı biçimde incelemiştim. Pakistan ise kronik ekonomik krize rağmen, nükleer kapasitesi ve Çin ile ortak silah üretimindeki uzun geçmişi sayesinde bölgesel güvenlik hesaplamalarında orantısız derecede büyük bir rol edinmiştir.

Bu işbirliğini önceki bölgesel ittifaklardan ayıran şey, savunma sanayisinin politik ekonomisiyle iç içe geçmiş olmasıdır. Suudi sermayesi, Türkiye ve Pakistan’daki savunma üretimine akarak Ankara ve İslamabad için ihracat geliri ve istihdam yaratırken, bu ülkelerin teknolojik ve üretim kapasitelerini de genişletmiştir. Pakt, yalnızca üç ordunun birliği olarak değil, finans sermayesi, silah sanayisi ve jeopolitiğin ittifakı olarak anlaşılmalıdır. Ancak bu durum, Riyad’ın sonunda güvenlik krizini çözdüğü şeklinde yorumlanmamalıdır. Suudi Arabistan’ın onlarca yıldır Washington’ın güvencelerine bel bağlaması ve büyük miktarlarda Batı silahı satın alması kalıcı güvenlik sağlamamıştır; Türkiye ve Pakistan ile işbirliğinin de bu boşluğu tek başına doldurması pek olası değildir.

Bu Pakt Neden Güvenlik Üretemez

Yakın dönem Orta Doğu tarihi, silah biriktirmenin ve askerî ittifakları genişletmenin kendiliğinden güvenliğe dönüşmediğini göstermektedir; birçok durumda aynı süreç, aksine, silahlanma yarışlarını ve istikrarsızlığı yoğunlaştırmıştır. Suudi Arabistan bu çelişkiyi açıkça ortaya koymaktadır. Kırk yılı aşkın bir süredir Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa’dan dünyanın en gelişmiş savaş uçakları ve hava savunma sistemleri için yüz milyarlarca dolar harcamıştır. Ancak bunların hiçbiri Riyad’ın Yemen’deki savaşta ilan ettiği hedeflere ulaşmasını sağlamadığı gibi, gelişmiş hava savunma sistemlerinin varlığına rağmen 2019’da Aramco tesislerine düzenlenen saldırıyı da engelleyememiştir.

Bu başarısızlığın en açık ve en yakın tarihli teyidi, ABD-İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü savaştan gelmiştir. İran, Amerikan üslerine ev sahipliği yapan ülkelere saldırarak karşılık vermiştir — ve daha da dikkat çekici olanı, Amerika Birleşik Devletleri, rakipsiz askerî üstünlüğüne rağmen bölgedeki kendi tesislerinin güvenliğini tam olarak sağlayamamıştır. Bu düzeyde teknolojik üstünlüğe sahip bir süper güç kendi askerî varlıklarını koruyamıyorsa, Suudi Arabistan da dahil olmak üzere bu varlıklara ev sahipliği yapan devletlerin güvenliğini garanti edemeyeceği sonucu çıkar. Bu olay, silahlardan farklı olarak güvenliğin basitçe satın alınabilecek veya yabancı bir hamiye devredilebilecek bir meta olmadığını açıkça göstermektedir.

Bu yorumun gereğinden fazla karamsar olduğu ileri sürülebilir: Tam bir güvence olmasa bile, karşılıklı taahhüt maddesi — birine yapılan saldırı üçüne birden yapılmış sayılır — saldırganlığın maliyetini yine de artırabilir ve kısmi bir caydırıcılık işlevi görebilir. Bu itirazın bir ölçüde haklılık payı vardır, ancak iki yapısal sınıra takılmaktadır. Birincisi, etkili caydırıcılık doğrudan müdahaleye yönelik açık bir siyasi irade gerektirir ve ne Ankara ne de İslamabad önceki Körfez krizlerinde böyle bir irade göstermiştir. İkincisi, üç devletin güvenlik çıkarları her zaman örtüşmemektedir — Türkiye Doğu Akdeniz ve Kafkaslar ile, Pakistan Hindistan ile rekabetiyle, Suudi Arabistan ise Körfez ve Yemen ile meşguldür — ve gerçek bir kriz durumunda bu öncelikler farklı yönlere çekilebilir. Anlaşma, klasik bir kolektif savunma antlaşmasından ziyade askerî işbirliği ve teknoloji transferi için bir çerçeve olarak anlaşılmalıdır; Wallerstein’ın yol gösterici olduğu nokta tam da budur. Bir ortaklığın temel itici gücü ekonomik ve sınai çıkar olduğunda, bunun bir yan ürün olarak tam bir güvenlik yakınsaması üretmesi beklenmemelidir.

Parçalı Yeniden Yapılanma: Yeni Bir Düzen Değil, Paralel Bloklar

Bu paktı yeni bir İslami bloğun ortaya çıkışı ya da Amerikan hegemonyasının sona erişinin erken bir işareti olarak okumak cazip gelebilir. Bölgenin gerçek haritası ise başka bir tabloya işaret etmektedir. Orta Doğu’da şekillenmekte olan, basit bir iki kamplı kutuplaşma değil, bazı noktalarda birbiriyle örtüşen birkaç paralel bloktur: Bir tarafta BAE-Bahreyn-İsrail-ABD ekseni; yeni oluşan Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan ekseni; ve her ikisinin karşısında İran ve müttefikleri. Bu eksenlerin hiçbiri kendi içinde yekpare veya istikrarlı değildir — Suudi Arabistan ile BAE, stratejik yakınlıklarına rağmen Yemen’de rakip olmuşlardır; Türkiye ise aynı anda hem NATO’ya hem de Suudi Arabistan ile kurulan bu yeni pakta dahildir. Bu parçalanmanın kendisi Wallerstein’cı bir okumayı doğrulamaktadır: Yarı-çevre ve çevre devletleri, bölgeyi iki karşıt kampa bölmek yerine mevcut hiyerarşi içinde konum için manevra yapmaktadır.

Wallerstein’ın temel görüşü, kapitalist dünya-sisteminin hegemonik gerileme dönemlerinde bile birdenbire çökmediği; bunun yerine, sistemin aynı genel mantığı içinde güç ilişkilerinin yeniden yapılanmasının gerçekleştiğidir. Suudi Arabistan savunma alanında göreli özerklik peşindedir; Türkiye sınai-askerî bir güç olarak statüsünü sağlamlaştırmaktadır; Pakistan ise yatırım çekerek kronik ekonomik krizin etkilerini dengelemeyi ummaktadır. Bunlar, ortak bir ideolojik projeden ziyade ayrı ulusal çıkarlardır; tam da bu nedenle, bölgesel dengenin değişmesi hâlinde pakt hızla dağılabilir.

Sol bir perspektiften bakıldığında, iki hataya karşı eşit ölçüde dikkatli olunmalıdır: Üç devletten hiçbiri kapitalist dünya ekonomisinden çıkmayı veya onunla yapısal düzeyde karşı karşıya gelmeyi amaçlamadığı hâlde bu paktı anti-emperyalist bir cephenin başlangıcı olarak abartmak; ve bölgenin güvenlik düzenini dönüştürmeden üç ülkenin savunma sanayilerini ve ekonomik bağlarını gerçekten güçlendirebileceği hâlde paktı yalnızca sembolik olarak görüp küçümsemek. Paktın asıl önemi, içerdiği savaş uçağı sayısından çok, dünya-sisteminin mevcut aşaması hakkında bize ne söylediğinde yatmaktadır: Washington’ın doğrudan müdahaleye yönelik isteği azalırken ve kendi üslerinin bile güvenliğini sağlayamadığı belirginleşirken, Orta Doğu’daki bölge devletleri kendi çıkarlarını güvence altına almada daha aktif bir rol oynamaya çalışmaktadır — bu, sistemden bir kopuş değil, küresel kapitalizmin yapısı ve sınırlarıyla bağlı kalmaya devam eden bir girişimdir. Daha iyi bir düzene giden yol, bir hegemonun yerine bir başkasını koymaktan değil, bağımsız toplumsal hareketleri, emek örgütlenmesini ve yeni ulusötesi dayanışma biçimlerini güçlendirmekten geçmektedir — güçler arasındaki rekabet yerine toplumsal adalet üzerine kurulu, gerçekten farklı bir düzenin ortaya çıkabileceği yegâne ufuk budur.

Kaynak: https://znetwork.org/znetarticle/the-riyadh-pact-security-architecture-or-capital-realignment-in-the-world-system/