Psikiyatride “simgeleştiren varlık”

Ernst Cassirer’in insanı diğer canlılardan farklı kılan özelliğin “simge üretimi” olduğuna vurgu yapan, insanın bu sayede içinde mitoloji, din, sanat, felsefe ve bilim de olmak üzere kültür oluşumunu başarabildiğini öne süren felsefi antropolojisindeki kapsayıcı bakışı, “psikiyatri” ve “klinik psikolojik bilimler” için de hayli uygundur. Bir başka önemli filozof Paul Riceouer’un psikanalizi incelerken kullandığı hem biyolojiyi hem yorumlamayı aynı anda içeren “karma söylem” anlayışı, Cassirer’in bu bakışıyla büyük ölçüde benzeyip örtüşür. İnsan zihnini incelerken belli bir bilgi yöresine saplanıp kalmak yerine “simgeleştirme”nin ufuk açıcı ve birleştirici imkânlarını göz önünde bulunduran bu temaları, daha önceki çalışmalarımızda ele aldık. Şimdi “zihin-beyin sorunu”nuyla pratikte en çok karşılaşan tıp dalı psikiyatrideki tabloya biraz daha yakından bakmak istiyoruz. Her ne kadar daha ziyade meslekten olanları ilgilendirse de böyle bir çabanın, bu zor konuya yaklaşırken idrakimizi arttıracağı; bu sayede Descartes’i, Cassirer’i ve Ricoeur’u daha iyi anlayabileceğimiz kanaatindeyim. Zihin-beyin sorununun psikiyatrideki görünümüne bakarken, bu alanda oldukça yararlı bir tez geliştiren bir meslektaşımızın açtığı pencereden yararlanacağız.

Wallace’ın perspektifçi gerçekçiliği

Dilimizde “Dinamik Psikiyatri” (Çev. Hakan Atalay, Okuyan Us yayınları, 2018) Psikiyatrist/felsefeci Edwin R. Wallace’ın geliştirmiş olduğu “perspektifçi gerçekçilik” tezi[1] ve ona uygun olarak ele aldığı zihin-beyin sorunu için “monistik, ikici (dualist) niteliği de olan etkileşimcilik (interaksiyonizm)” yaklaşımı[2], kendisi açıkça ifade etmese de Cassirer’in felsefi antropolojisine[3] ziyadesiyle uygundur.

Maddeci bir ontolojiye bağlı olduğunu söyleyen Wallace, kendisini, insanın tarihini, çevresini ve insan davranışının simgesel boyutunu hesaba katmayan kaba indirgemeci maddecilerden ayırmaktadır. Ona göre, nasıl biyolojik ve hatta kimyasal sistemler, fizik modellere indirgenmeye karşı bir direnç göstermişlerse, simgesel olarak aracılık edilmiş insan davranışı da biyolojik indirgenme modellerine karşı direnecektir; çünkü biyolojik model de bizatihi simgeleştirmenin etkisiyle üretilmektedir ve bu yüzden sayıltılarının (assumption) doğruluğundan asla hiçbir zaman emin olunamayacaktır.

Wallace, öncelikle anlam sorununa indirgemeci olmayan bir bakış geliştirmeye çalışır. Ona göre “yapısal bakımdan sağlam, komada olmayan ve bebeklik dönemini tamamlamış her organizmanın, çevresiyle bilinçli ve bilinçdışı etkileşimi sırasında, anlam daima bulunmak zorundadır.” Wallace, bu tezini kanıtlamak için biyolojik bakımdan tüketici bir şekilde açıklanabiliyor gibi görünen beyin-damar sistemindeki (serebrovasküler) bir olayı örnek verir. Bu olayda beyin dokusundaki zedelenme, düşüncedeki bozulmanın ve davranıştaki ketlenmenin (inhibition) doğrudan bir tetik çekicisi olmasına rağmen saf nörolojik yaklaşım, hiçbir zaman hastanın neden örümcekler değil de yılanlar gördüğünü, niye bir adamın değil de bir kadının tehditkâr sesini duyduğunu, cinsel içgüdülerin neden göstermecilik değil de seyretmecilik tarzında kendisini gösterdiğini, neden aile üyelerinden hepsine değil de bazılarına karşı öfke hissettiğini açıklayamayacaktır. Zira bunları açıklayabilmek için hastanın kişilik yapısının, baskın dürtülenimsel-savunucu örüntülerinin (pattern) ve önemli kişiler arası bağlantılarının bilinmesine açık bir ihtiyaç vardır.

Wallace, bu görüşlerine biyolojik yaklaşım yanlılarının, inme (stroke) ve toksinlerle karşılaşma gibi olayları takiben gelişen organik duygudurum (mood; mizaç) bozuklukları; kafein, alkol ve ilaç kullanımı gibi insanın zihin durumunu etkileyen maddeler alınmasının yol açtığı durumları; duyguların beyinde çaprazlaşmasıyla (emosyonun serebral lateralizasyonuyla) ilgili kanıtları ve sağ beyin yarıküresinin ön kısmında yer alan lezyonlar ile duygudurum bozuklukları arasındaki bağıntıları gerekçe göstererek karşı çıkılabileceğini söyler. Bu itirazlara ise şöyle cevap verir: Duygulanımın (affect), düşünce ve fantezi gibi psikolojik olgulara göre çok daha fazla bir biçimde hem psikolojinin hem biyolojinin sınırları içine girdiği doğrudur. Freud’un sembolik yönden içeriksiz bunaltı (anksiyete) üzerinde durmasının nedeni de zaten bu durumdur. Yalnızca organik etkenlere bağlı duygusal karışıklıkların ortaya çıkabileceğini tartışmasız olduğunu düşünen Wallace ama bu durumda bile insanın simgeleştiren varlık olmasından kaynaklanan yanlarının, kişilik yapısının tabloya aynı şekilde katkı yapmasının açık olduğunu belirtir. Sabah içilen bir fincan kahvedeki kafeinin insanın merkezi sinir sistemi üzerinde bir etkisi vardır ama aynı zamanda kahve içmenin cereyan ettiği kişiler arası bağlamın, kahve içen insan için daha önceden belirlenmiş tarihsel anlamlarının da bu etkide bir rolü olacaktır” der.

Klinik uygulamalardan yola çıkarak, Wallace’ın bu görüşlerine karşı başka örnekler de sunulabilir. Örneğin “post-ensefalitik obsesif-kompulsif sendrom” (beyin enfeksiyonu sonrası gelişen saplantılı düşünce takınaklı davranışlarla seyreden bir hastalık) sanki davranışsal belirtilerin sembolik dünyayla hiçbir bağa gereksinim olmaksızın ortaya çıkıyor gibi görünmektedir. Wallace, böyle örneklerin kendisine karşı geçerli olabilmesi için söz konusu bu belirtilerin savunucu-dışavurucu işlevlerinin olmadığının kanıtlanması gerektiğini belirtiyor. Kaldı ki, belki de post-ensefalitik durum, bireyin belirli duygu yüklü anılarını ve fantezilerini baskılama kapasitesini azaltmakta; ortaya çıkan tehdit, daha sonradan obsesif-kompulsif (saplantılı-takıntılı) manevralarla denetlenmeye çalışılıyor olabilir diye not düşer. Wallace ayrıca hastalık öncesi hastanın kişiliğinde bulunan obsesif-kompulsif eğilimlerin ve ebeveyn modellerinin de özenle ele alınması gerektiğini ifade eder.

Bir maddeci olduğunu söyleyen Wallace[4] evrende madde ve enerji ve onların etkileşimleri dışında başka bir töz olmadığı kanaatindedir. Ona göre, madde ve enerji olmadan zihin diye bir şey olamayacağı aksiyomatik olarak doğrudur; elbette zihinsel etkinliğin yalnızca nörolojik bakımdan kavranabilecek bir yanı vardır ama bununla yetinmek, beynin tek başına düşünce için gerekli ve yeterli olduğunu düşünmek indirgemeci bir maddeci tutumdur. Düşüncenin beyin dışındaki bedensel (hormonal, kalp-damar, solunum vs.) organ-sistemleri arasındaki etkileşimler ve onların çevreyle süre giden ilişkileri de araştırılmak zorundadır.

Psikiyatri, hastada biyoloji-psikoloji ve sosyolojiyi aynı anda görür

Böyle geniş ve esnek bir perspektif sahibi maddeci olan Wallace, bu anlayışını insana, tıbba, psikiyatriye ve psikoterapiye bakışına da zarif bir biçimde yansıtıyor. Onun için psikiyatrinin (genelde tıbbın) verili nesnesi, klinisyen tarafından tecrübe edildiği haliyle (ki bu yaşantıya, hekimin hastayla ilgili olarak gözlemlediği ve yorumladığı tüm davranışlar; hastanın hakkında yazılmış şimdiki ve önceki raporlar da dâhildir) “hastayla olan ilişki”dir. Bu tanım gereğince, psikiyatri, hastayı, kimilerinin yaptığı gibi, yalnızca nörobiyokimyasal veya bilinçdışı süreçlerdeki aksamanın bir toplamı olarak görmek yerine, bizim nedensel olarak anlamaya ve etkilemeye çalıştığımız varlığın bir hali olarak görmek durumundadır. Moleküler düzeyde aynı olsalar bile molar düzeyde, biyoloji, psikoloji ve sosyoloji alanları birbirlerinden ayrıdır. Klinisyen ise, uygulamada tek bir gerçeklikle karşı karşıyadır; bu, bir tarihi olan, sürekli çevresiyle etkileşim içinde bulunan ve diğer varlıklardan farklı olarak simgeleştirebilen insan organizmasıdır. Sonuç olarak, Wallace da insan gerçekliğini kavramak için, tıpkı Ernst Cassirer gibi bilgi yörelerinin göreceli özerkliğine dayalı bir anlayışı benimsiyor. Biyolojik, psikolojik ve sosyolojik perspektifleri ve onlardan kaynaklanan tedavi biçimlerini kabul etmemiz, onları birbirlerine karşı konumlandırmamamız gerektiğini söylüyor. Her ne kadar Wallace, kendisini maddeci olarak ilan etse de bunlar, Descartes’le birlikte zihnin apayrı bir töz olduğunu söyleyen bizim gibi kimselerin de kabul ettiği görüşlerdir.

 

[1]E.R. Wallace, ‘What is Truth?’ Some philosophical contributions to psychiatric issues”, American Journal of Psychiatry, 145 (1988).

[2]E.R. Wallace, “Mind-body: Monistic dual aspect interactionism”, The Journal of Nervous and Mental Disease, 176 (1988).

[3] Ve elbette sürekli olarak kendisine dönülmesini söylediğimiz Rene Descartes’in anlayışına da uygundur. Her ne kadar Wallace, maddeci bir ontolojiye bağlı olduğunu söylese de simgeleştirmenin maddeye indirgenemeyecek gayri-maddi bir alana ait olduğunu söylemesiyle esasen Descartes’in temel yaklaşımını paylaşmaktadır. Şüphesiz Wallace için yaptığımız bu tespit, onun yaklaşımına fevkalade benzerlikler gösteren, 1974 yılında yayımlanan ve zihin felsefesi alanında geçen yüzyılın en etkili metinlerinden sayılan “Yarasa Olmak Nasıl Bir Şeydir?” makalesiyle ünlenen Thomas Nagel için de geçerlidir. Ayrıntısı için onun “Zihin ve Evren” kitabına bakınız.

[4]Daha önce de belirttiğimiz gibi, burada asıl sorun, felsefecinin evrenin oluşturucu tözleri açısından tutumunun ne olduğu değildir. Her ne kadar Wallace ve Nagel gibi düşünenler, aslında materyalist ve monistik bir bakışa sahip olduklarını söyleseler de önemli olan maddeye indirgenemez gayri-maddi bir alan bulunduğunu kabul etmeleridir. Böyle bir alanın varlığı onları doğrudan doğruya Descartes’e yaklaştırır. Kaldı ki Wallace’ın tezleri pekâlâ, psikiyatriden bir başka meslektaşımız “Tarih ve Tin: Özgürleşme Felsefesi Üzerine Bir İnceleme” (çev. H. Pekinel,  Ayrıntı Yayınları, 1994) kitabının yazarı Joel Kovel’in Hegelci idealist bakışı üzerine de oturtulabilir.