Postkolonyal Tarihyazımının Hermeneutik Eleştirisi
Eleştiri Neden ve Nasıl Yapılabilir?
Postkolonyal tarihyazımı kısaca tarihin, muktedirlerin ideolojik ve kategorik dili ve dünyası içinde yazılmasıdır. Postkolonyal tarihyazımı yeryüzünün sadece belli coğrafyaları içinde değil, bugün küresel düzeyde bir sorun olmaya başlamıştır. Bu soruna karşı gittikçe artan düzeyde bir tepki ve eleştiri söz konusudur. Bu yazıda söz konusu tarihyazımına karşı en etkili ve sahici/otantik eleştiri olarak gördüğüm hermeneutik eleştirinin neden gerekli olduğunu ve nasıl yapılacağını kısaca anlatmaya çalışacağım. Hermeneutik eleştiriyi, diğer eleştirilere nazaran en önemli farkının kendini merkeze almadan ötekilerin merkeziliğini sorgulaması olduğu için hassaten tercih ediyorum. Bu sayede postkolonyal tarihyazımının daha anlamlı ve tutarlı bir eleştirisinin yapılabileceğini düşünüyorum.
Modern dünyanın en vahim safsatalarından biri, sömürgeciliğin yalnızca askerî işgallerden, ekonomik tahakkümden yahut siyasal denetim mekanizmalarından ibaret olduğuna dair yaygın kanaattir. Oysa sömürgecilik, çok daha derin ve çok daha kalıcı ve ezici biçimde, insanın tarih içinde kendisini kavrayış tarzına müdahale eden büyük bir anlam rejimi olarak işler. Bir toprağın işgal edilmesinden daha yıkıcı olan şey, o toprağın insanlarının maziyle kurduğu alakanın işgal edilmesidir. Çünkü insan yalnızca bir coğrafyada, toprakta yaşayan biyolojik bir canlı değil, hafızada, dilde, gelenekte, anlatıda ve tarihin kendisine imkân tanıdığı ontolojik aidiyet hissi içinde yaşar. Bir halkın toprağını elinden almak mümkündür, fakat bir halkın tarihsel benliğini parçalamak, ondan yalnızca bugününü değil, mazisini ve müstakbelini de çalmaktır. İşte modern sömürgecilik tam olarak bunu yapmıştır. İnsanlığın büyük bir kısmını yalnızca siyasî olarak değil, hermeneutik olarak da sömürgeleştirmiştir. Bu nedenle postkolonyal tarihyazımı meselesi yalnızca akademik bir yöntem tartışması olamaz, bilakis bu mesele, insanın kendi varoluşunu nasıl anlamlandırdığıyla doğrudan irtibatlıdır. Çünkü tarih hiçbir zaman masum/nesnel bir anlatı alanı olmamıştır. Tarih, daima bir iktidar alanıdır. Hangi olayların “medeniyet”, hangilerinin “barbarlık”, hangi toplumların “ilerlemiş”, hangilerinin “geri kalmış”, hangi hafızaların “evrensel”, hangilerinin “yerel” kabul edileceğine dair hükümler, umumiyetle epistemolojik görünüm altında işleyen büyük siyasî tercihlerdir. Modern Avrupa ol sebepten yalnızca dünyayı işgal etmemiş, dünyayı yorumlama hakkını da tekeline almıştır. Böylece Avrupa, kendisini tarihin merkezine yerleştirirken, diğer medeniyetleri tarihin kenarına, dipnotuna yahut başarısız bir taslağına dönüştürmüştür.
Modern tarih felsefesinin en görünmez ama en güçlü önkabullerinden biri, Avrupa’nın tarihsel deneyiminin insanlığın evrensel kaderi olduğu yönündeki inançtır. Bu yüzden modernleşme teorileri, kalkınma söylemleri, ilerleme anlatıları ve medeniyet tasnifleri görünüşte nötr kavramlar gibi sunulsa da, gerçekte Avrupa’nın kendi tarihsel serüven bir coğrafya değil, tarihin kendisi hâline de gelir. Avrupa’ya benzemek ilerleme, ondan sapmak ise eksiklik olarak kodlanır. Böylece Batı dışı toplumlar, sürekli “henüz tamamlanmamış”, “gecikmiş”, “yetişememiş” veya “başarısız olmuş” medeniyetler olarak tasvir edilir. Bu durumun psikolojik sonuçları son derece ağırdır. Çünkü sömürgeleştirilmiş insan bir süre sonra kendi tarihine, kendi kültürüne, kendi metafizik mirasına sömürgecinin nazariyle bakmaya başlar. Kendi mazisinde kurucu bir kudret değil, mütemadiyen bir eksiklik görür. Tarihi onun için artık insanlığın çoğul tecrübelerinin büyük sahnesi olmaktan çıkar, kesintisiz mağlubiyetlerin, başarısızlıkların ve aşağılanmaların karanlık arşivine dönüşür. Böylece postkolonyal insan, yalnızca siyasî olarak mağlup edilmiş değildir, ontolojik olarak da yıkılmıştır. Çünkü bir medeniyetin asıl ölümü, ordularının yenilmesiyle değil, kendi çocuklarının artık o medeniyetin tarihsel varoluşunu müdafaa edemeyecek hâle gelmesiyle başlar ve postkolonyal tarihyazımının paradoksal yapısı ortaya çıkar. Çünkü postkolonyal teori çoğu zaman sömürgeciliği eleştirdiğini düşünürken bile, hâlâ sömürgeciliğin epistemolojik çerçevesi içinde hareket edebilmektedir. Sömürgecinin anlattığı tarih tersine çevrilir, fakat tarihin ontolojik yapısı aynı kalır ve bu yapıda Avrupa yine merkezdir, sadece bu kez suçlanan merkez hâline gelir. Kolonyalizm yine tarihin tayin edici eksenidir, yalnızca olumlanan değil eleştirilen eksen olarak kalır, sömürgeleştirilmiş toplumların tarihleri yine Avrupa’ya göre anlam kazanır, kendi iç dinamikleri, metafizik yönelimleri, varoluşsal tercihleri ve özgün zaman tasavvurları yok olmaya başlar.
Bu nedenle postkolonyal tarihyazımının kahir ekseriyeti, farkında olmadan yeni bir aşağılık psikolojisi üretmektedir. Çünkü sömürgeleştirilmiş toplumların geçmişleri sürekli travma, yıkım, geri kalmışlık ve mağduriyet ekseninde okununca, o toplumların insanları da kendilerini tarihin yaratıcı failleri olarak değil, yalnızca mağdur nesneleri olarak görmeye başlarlar. Bu durum, zahiren anti-kolonyal olsa da hakikatte sömürgeciliğin daha incelmiş bir biçimde devam etmesidir. Çünkü sömürgecilik yalnızca başkasını yönetmek değildir, ötekinin kendisini nasıl anlayacağını tayin etmektedir.
Hermeneutik düşünce geleneği ise tarihin dışarıdan, mutlak, nötr ve evrensel bir bakış açısından okunabileceği iddiasını kökten reddeder. Wilhelm Dilthey insan bilimlerinin doğa bilimlerinden farklı olduğunu söylerken aslında son derece önemli bir hakikate işaret ediyordu. İnsan tarihini anlamak, onu hariçten mekanik biçimde açıklamak değil, o tarihin yaşantı dünyasına (Erlebnis) nüfuz etmeye çalışmaktır. Daha sonra Hans-Georg Gadamer bu düşünceyi daha da derinleştirerek, bütün anlamanın tarihsel olarak etkilenmiş bir bilinç dahilinde (wirkungsgeschichtliches Bewusstsein) vuku bulduğunu ifşa etti. İnsan hiçbir zaman tarihin dışına çıkamaz, her yorum muayyen bir gelenek, kendine has bir dil ve kendine mahsus bir tarihsel ufuk dairesinde teşekkül eder. Hermeneutik düşüncenin sömürgeci tarihyazımına yönelttiği en büyük darbe burada ortaya çıkar. Hiçbir medeniyet başka bir medeniyetin kategorileriyle sahih bir şekilde anlaşılamaz. Çünkü her medeniyet kurumlar, savaşlar, ekonomiler veya siyasî yapılar üretmekle kalmaz, nevi şahsına münhasır bir zaman tecrübesi, bir hakikat anlayışı, insan tasavvuru ve varoluş tarzı üretir. Dolayısıyla İslam medeniyetini yalnızca sanayileşme hızına bakarak değerlendirmek ne kadar indirgemeciyse, Çin’i yalnızca kapitalist piyasa mantığı üzerinden okumak da o kadar kiyafetsizdir. Çünkü burada zahiren bilimsel olan ölçütlerin kendisi zaten muayyen bir medeniyetin tarihsel tecrübesinden neşet etmiştir.
Modern Batı düşüncesi çoğu zaman kendi tarihsel deneyimini insanlığın doğal kaderi gibi takdim eder. Oysa bu tecrübe evrensel değil, tarihsel olarak muayyen bir tecrübedir. Kapitalizmin yükselişi, sekülerleşme, bireycilik, sanayi devrimi, ulus-devlet formasyonu ve teknik rasyonalizasyon insanlığın mecburi istikameti değil, yalnızca muayyen bir medeniyetin tarihsel tercihleri ve krizleri dâhilinde zuhur etmiş yapılardır. Fakat modern tarih tahkiyesi bunları insanlığın kaçınılmaz geleceği gibi kodladığı için, bu çizginin dışında kalan bütün toplumlar kategorik olarak “geri” ilan edilmiştir. Örneğin Max Weber’in Protestan ahlakı tezi, kapitalizmin gelişimini belirli bir dinî-kültürel zemine bağlarken, farkında olmadan Batı dışı toplumları kapitalist rasyonaliteye yeterince sahip olmayan uygarlıklar olarak mevzilendirmiştir. Benzer biçimde, “Doğu despotizmi” tezleri, İslam dünyasını ve Asya toplumlarını merkeziyetçi, durağan ve bireysel özgürlüklerden mahrum yapılar olarak tasvir etmiş, böylece Avrupa’nın siyasal modernleşmesini evrensel norm hâline getirmiştir. Oysa bugün tarihsel araştırmalar, erken modern dönemde Çin’in teknolojik üretim kapasitesinin, Hint Okyanusu ticaret ağlarının ve Osmanlı’nın idarî organizasyonunun Avrupa’dan geri olmadığını, hatta birçok alanda daha yoğun ve gelişmiş yapılar ortaya koyduğunu göstermektedir.
Yirminci yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkan bazı düşünürler Avrupa-merkezi tahkiyenin epistemolojik temelini sarsmaya başladılar. Bu isimlerin en önemlilerinden biri hiç şüphesiz Andre Gunder Frank idi. 1960’larda geliştirilen “Bağımlılık Teorisi”nin en önemli kurucularından biri olarak Frank, modern kapitalist dünya sistemini ekonomik bir yapı olmasının yanında tarihsel eşitsizlik üreten küresel bir tahakküm mekanizması olarak okudu. Frank’a göre “azgelişmişlik”, Batı-merkezci modernleşme teorilerinin iddia ettiği gibi gelişmişliğe giden yolda geçici bir aşama değildi. Tam tersine, azgelişmişlik bizatihi gelişmiş kapitalist merkezlerin tarihsel yükselişinin neticesiydi. Başka bir ifadeyle Avrupa’nın zenginliği ile sömürgeleştirilen dünyanın yoksulluğu aynı tarihsel sürecin iki farklı yüzüydü. Frank’ın düşüncesi yalnızca iktisadî bir eleştiri üretmekle kalmamış, Batı-merkezci tarihyazımının metafizik yapısını da büyü bozumuna uğratmıştı. Çünkü modern tarih tahkiyesi Avrupa’nın yükselişini umumiyetle rasyonalite, bilimsel düşünce, Protestan ahlakı, bireycilik, teknik akıl gibi tamamen kendine mahsus üstünlüklerle açıklıyordu. Oysa Frank, Avrupa’nın dünya sistemindeki yükselişinin sömürgecilik, Atlantik ticareti, köle emeği ve Amerika kıtasından aktarılan devasa değerli maden akışları olmadan anlaşılamayacağını gösterdi. Avrupa’nın “mucizevi yükselişi”, insanlığın geri kalanından bağımsız bir başarı hikâyesi değil, küresel sömürünün merkezileşmesiydi. Frank’ın özellikle Yeniden Doğu Asya Çağında Küresel Ekonomi adlı eseri, Batı-merkezci tarih anlayışına yöneltilmiş en sarsıcı müdahalelerden biridir. Bu kitapta Frank hem rakiplerini hem de kendi fikri geçmişini de eleştirir. Daha önce savunduğu bazı tezleri gözden geçirerek, dünya ekonomisinin merkezinin modern çağdan önce Avrupa değil Asya olduğunu ileri sürer. Frank gibi tarihçiler, Avrupa’nın yükselişinin yalnızca içsel kültürel üstünlüklerle açıklanamayacağını, sömürgecilik, Atlantik ticareti, Amerika kıtasından aktarılan devasa gümüş rezervleri ve küresel sömürü ağlarının bu süreçte belirleyici rol oynadığını göstermiştir. Buna rağmen klasik Avrupa-merkezci tarihyazımı, Batı’nın tarihsel başarısını ahlâkî, kültürel ve zihinsel üstünlük anlatısıyla açıklamaya devam etmiştir. Böylece Avrupa’nın küresel hegemonyası tarihsel bir olgu olmaktan çıkarılarak neredeyse ontolojik bir üstünlük biçimine dönüştürülmüştür.
Andre Gunder, Frank’ın dünya sistemi analizleri ile bugün Giampaolo Conte’nin Osmanlı, Mısır ve Çin üzerinden geliştirdiği tarihsel kapitalizm okumalarını ihtiva eden Kapitalizmin Dönüşümü Osmanlı, Mısır, Çin kitabı birlikte düşünüldüğünde, modern Batı-merkezci tarihyazımının en büyük yanılsamalarından biri olan “modernleşme hiçbir zaman yalnızca “ilerleme”, “rasyonelleşme” veya “çağdaşlaşma” süreci olmadığı ifşa edilmiş olur. Modernleşme, küresel kapitalist merkezin çevre toplumları kendi tarihsel mantığına göre yeniden yapılandırma operasyonudur. Bu nedenle bugün hâlâ medyada veya akademide “reform”, “yapısal dönüşüm”, “liberalleşme”, “kurumsallaşma” yahut “küresel entegrasyon” gibi kavramlar çoğu zaman nötr teknik süreçler gibi sunuluyor olsa da, tarihsel olarak bakıldığında bu kavramların önemli bir kısmı kapitalist dünya sisteminin çevre toplumları dönüştürme araçları olarak işlev görmüştür. Özellikle on dokuzuncu yüzyıldan itibaren Osmanlı, Mısır ve Çin gibi büyük tarihsel medeniyet havzaları üzerinde uygulanan reform baskıları ekonomik değil, aynı zamanda ontolojik ve hermeneutik müdahalelerdir. Çünkü burada mesele mali sistemlerin yeniden düzenlenmesi olmayıp asıl mesele, Batı-dışı toplumların kendi tarihsel yaşam biçimlerinden koparılarak liberal-kapitalist zaman rejimine entegre edilmesiydi. Bu nedenle Karl Polanyi’nin Büyük Dönüşüm kitabında bahsettiği ve adına “Uzun On Dokuzuncu Yüzyıl” dediği dönem, yalnızca kapitalizmin yayılması değil, dünyanın yeniden anlamlandırılması sürecidir. Avrupa burada yalnızca ticaret yapmıyordu. Avrupa, borç mekanizmaları, finansal bağımlılık, hukuk reformları, merkezî bürokratik dönüşümler ve kurumsal yeniden yapılanmalar üzerinden başka medeniyetlerin tarihsel dokusuna müdahale ediyordu. Bu müdahale genellikle “medeniyet”, “ilerleme” ve “reform” diliyle meşrulaştırıldı. İşte Kapitalizmin Dönüşümü Osmanlı, Mısır, Çin tam da bu büyük dönüşümün arkeolojisini yapmaktadır. Wolfgang Streeck’in dikkat çektiği gibi burada devlet borçları yalnızca ekonomik araçlar değildir, liberal dünya düzeninin çevre toplumlara nüfuz etme mekanizmalarıdır. Çünkü borç, modern kapitalist sistemde sadece finansal bağımlılık üretmekle kalmaz, siyasî yeniden yapılanmayı da mecbur bırakır. Borçlanan devlet, zamanla yalnızca ekonomik değil, hukukî ve kültürel dönüşümlere de icbar edilir. Böylece mali krizler, toplumsal mühendislik araçlarına dönüşür. Osmanlı örneği bu açıdan son derece öğreticidir. Tanzimat’tan itibaren gerçekleştirilen reformların önemli bir kısmı, çoğu zaman içeriden doğmuş doğal dönüşümler değil, küresel kapitalist sisteme eklemlenme baskısının sonucudur. Osmanlı maliyesinin Avrupa finans kapitaline bağımlı hâle gelmesi, esasında ekonomik bir mesele olmayıp hukuk sisteminin, ticaret yapısının, mülkiyet anlayışının ve hatta gündelik yaşamın yeniden dizayn edilmesiydi. Çünkü kapitalist dünya sistemi pazar istemekle yetinmez o pazara uygun insan tipini de talep eder. Bu yüzden reform meselesi çoğu zaman yanlış okumaktadır. Bugünün birçok siyasî analisti reformu hâlâ teknik rasyonalizasyon meselesi gibi değerlendirmektedir. Oysa Conte’nin gösterdiği gibi, tarihsel olarak reform çoğu zaman çevre toplumların kapitalist merkezin normlarına göre yeniden disipline edilmesi anlamına gelmiştir. Osmanlı’da ticaret hukukunun dönüşümü, kapitülasyonların genişlemesi, dış borç mekanizmaları ve Düyûn-ı Umûmiye gibi yapılar ekonomik kurumlar olmanın ötesinde egemenlik transferinin meşrulaştırıcı araçları olmuştur.
Mısır’da Muhammad Ali Paşa dönemindeki modernleşme teşebbüsleri de benzer bir kader yaşadı. İlk aşamada yerel kalkınma ve askerî güçlenme amacı taşıyan reformlar, zamanla Avrupa finans kapitalinin müdahalesine açık hâle gelmiş, Mısır’ın borç krizi, doğrudan İngiliz işgaline uzanan yolu açmıştı en sonunda. Burada reform ile bağımlılık arasındaki ilişki çıplak biçimde görünür hâle gelir. Çünkü kapitalist merkez, çevre toplumların dönüşümünü destekler, fakat bu dönüşüm bağımsız bir kalkınmaya değil, küresel sisteme bağımlı entegrasyona hizmet ettiği ölçüde teşvik edilir. Çin örneği ise daha da çarpıcıdır. On dokuzuncu yüzyılda Afyon Savaşları sonrası Çin’in dünya sistemine zorla açılması, Batı-merkezci modernleşme anlatılarının “serbest ticaret” mitini bütünüyle boşa çıkarır. Çünkü “özgür piyasa”, askerî zorbalıkla dayatılmıştır. Çin’in ekonomik ve hukukî yapısının Batı ticaretine uygun biçimde dönüştürülmesi, liberalizmin çoğu zaman anlatıldığı gibi kendiliğinden gelişen özgürlük rejimi değil, küresel güç ilişkileriyle iç içe geçmiş bir hegemonya mekanizması olduğunu gösterir.
Hermeneutik eleştiri tam da burada yeniden önem kazanır. Çünkü Batı-merkezci tarihyazımı bütün bu süreçleri çoğu zaman “modernleşme”, “ilerleme” ve “çağdaşlaşma” diliyle anlatarak, küresel kapitalist tahakkümün ontolojik boyutunu görünmez hâle getirir. Hermeneutik yaklaşım ise tarihin tek çizgili bir ilerleme anlatısı olmadığını, insanlık tarihinin, birbirine benzeyen toplumların aynı hedefe yürüyüşü değil, farklı ontolojik imkânların çoğul tecrübeleri olduğunu izhar eder. Bazı medeniyetler hız yerine dengeyi, yayılma yerine iç derinleşmeyi, teknik tahakküm yerine metafizik sürekliliği, sınırsız üretim yerine hikmeti öncelemiş olabilir. Bu tercihleri modern ilerleme ideolojisinin kriterleriyle “başarısızlık” olarak görmek, aslında tarihsel çoğulluğu yok etmektir. Hermeneutik yorum teorisi olmanın ötesinde, hakikatin tahakkümcü formlarına karşı geliştirilen ontolojik bir itiraz ve isyandır. Bu itirazın en radikal ve en sofistike biçimlerinden biri ise hiç şüphesiz İtalyan filozof Gianni Vattimo tarafından geliştirilen “zayıf düşünce” (pensiero debole) yaklaşımında ortaya çıkar. Vattimo’nun düşüncesi, modernliğin merkezî, total, mutlak ve evrensel hakikat iddialarını çürütmeye çalışan ciddi bir hermeneutik müdahaledir. Vattimo açısından modern metafiziğin en büyük meselesi, hakikati çoğul yorumların açık ufku olmaktan çıkarıp mutlak bir tahakküm mekanizmasına dönüştürmesidir. Aslında sömürgeci tarihyazımının epistemolojik yapısı Vattimo’nun eleştirdiği bu “güçlü düşünce”nin tarih alanındaki tezahürüdür. Çünkü kolonyal tarih tahkiyesi muktedir, kendi yorumunu evrensel hakikat diye takdim eder, kendi tarihsel tecrübesini insanlığın kaçınılmaz kaderi hâline getirir. Avrupa’nın modernleşme serüveni Avrupa’ya ait tarihsel bir deneyim olmaktan çıkar, insanlığın metafizik normuna dönüşür, diğer toplumlar ancak bu norm üzerinden okunabilir hâle gelir. Bu yüzden kolonyal tarihçilik hiçbir zaman yalnızca bitaraf bir olay anlatımı değildir, bilakis ontolojik bir merkezileştirme operasyonudur. Vattimo’nun “zayıf düşünce” kavramı tam da bu merkezî metafizik yapıyı kırmaya çalışır. Çünkü Vattimo’ya göre insanlık artık mutlak temeller çağını geride bırakmıştır. Nietzsche’nin “Tanrı öldü” sözü ile Martin Heidegger’in metafizik eleştirisi arasında kurduğu ilişki, modern dünyanın tek merkezli hakikat rejimlerinin çözülüşünü ifade eder. Hakikat artık muktedirler tarafından dayatılan değişmez bir yapı değil, tarihsel olarak açılan, çoğullaşan, kırılan ve yorumlanan bir ufuktur. Bu nedenle Vattimo’nun düşüncesi, klasik metafiziğe değil, sömürgeciliğin epistemolojik dayanaklarına da yöneltilmiş güçlü bir eleştiridir. Çünkü sömürgecilik her şeyden önce “güçlülerin tarihi” fikrine dayanır. Tek doğrusal zaman, tek medeniyet modeli, tek ilerleme mantığı ve tek tarihsel olgunluk biçimi. Hâlbuki zayıf düşünce, tarihin bu totaliter yorumunu dağıtır. Tarihi tek bir merkezin mutlak anlatısı olmaktan çıkararak çoğul yorumların, yaralı hafızaların, yerel tecrübelerin ve bastırılmış seslerin ifşa edildiği hermeneutik bir sahneye dönüştürür. Böylece tarih, güçlülerin zayıfları mahkûm ettiği bir mahkeme olmaktan çıkar, farklı insanlık tecrübelerinin birbirini anlamaya çalıştığı çoğul bir diyalog sahnesine dönüşür. Burada anlaşılacağı üzere hermeneutik yalnızca bir metodoloji değildir, epistemolojik tahakküme karşı etik bir direniş imkanıdır.
Vattimo’nun Hermeneutik Komünizm Hiedegger’den Marx’a kitabı işte bu tartışma etrafında temerküz eder. Çünkü onun komünizm anlayışı klasik Marksist determinizmin yeniden üretimi değildir. Vattimo için hermeneutik komünizm, merkezî otoritelerin, total hakikatlerin ve baskıcı metafizik yapıların çözülmesine dayalı bir özgürleşme arayışıdır. Bu düşünce, insanlığın tek bir tarihsel modele göre disipline edilmesine karşı çıktığı için postkolonyal toplumlar açısından son derece önemli bir imkân sunar. Çünkü sömürgecilik ekonomik kaynakları değil, tarihsel anlam üretimini de merkezîleştirmiştir. Avrupa kendisini tarihin öznesi hâline getirirken, diğer toplumları tarihin nesnesine dönüştürmüştür. Hermeneutik komünizm ise bu merkezî tarih öznesini dağıtarak, çoğul tarihsel tecrübelerinin ontolojik meşruiyetini savunur. Bu noktada Vattimo’nun düşüncesi ile hermeneutik tarih anlayışı arasında son derece güçlü bir irtibat ortaya çıkar. Zira tarihin mutlaklaştırılması kaçınılmaz olarak tahakküm ürettiğinden mütevellit her ikisi de tarihin mutlaklaştırılmasının karşısındadır. Tek bir ilerleme modeli varsa, o modele uymayan herkes geri kalmış sayılır, tek bir uygarlık normu varsa, diğer bütün medeniyetler eksik ilan edilir, tek bir tarihsel zaman varsa, farklı zaman deneyimleri yaşayan toplumlar “gecikmiş” olarak kodlanır. Modern sömürgeci tarih tam olarak bu mantıkla işlemiştir. Vattimo’nun düşüncesi burada bize son derece sarsıcı bir kapı aralar. İnsanlığın kurtuluşu güçlü hakikatlerin zaferinde değil, mutlak hakikatin zayıflamasındadır. Çünkü güçlü hakikatler çoğu zaman güçlü imparatorluklar ürettiği doğrudur, evrensellik adına konuşan büyük anlatılar, çoğu zaman insanlığın büyük kısmını susturmuş, lakin farklı varoluş biçimlerini tarih dışına itmiştir. Bu nedenle zayıf düşünce, epistemolojik bir çöküş değil, tam tersine ontolojik bir tevazu çağrısıdır. İnsanlığın kendi tarihsel sınırlılığını kabul etmesi, başka medeniyetlerin varoluş tarzlarını yok edilmesi gereken sapmalar olarak değil, insanlığın çoğul imkânları olarak görebilmesi anlamına gelir. Bu bağlamda hermeneutik yaklaşım, postkolonyal tarihyazımına yalnızca eleştirel bir alternatif sunmaz, yeni bir tarih etiği de teklif eder. Bu etik, hiçbir medeniyeti mutlaklaştırmayan, hiçbir tarihi evrensel norm hâline getirmeyen ve hiçbir toplumu kendi tarihsel bağlamından kopararak mahkum etmeyen bir yaklaşımı ihtiva eder. Zira gerçek özgürleşme sözde siyasî bağımsızlıkla değil, epistemolojik tahakkümün çözülmesiyle mümkündür. Sömürgecilik sona erdiğinde bile, eğer insanlar hâlâ kendi tarihlerine sömürgecinin gözleriyle bakıyorsa, kolonyalizm bitmiş değildir.
Sömürgeci tarihyazımının en büyük başarısı, mağlup toplumlara kendi tarihlerinden utanmayı öğretmiş olmasıdır. İnsanlar artık kendi mazilerine aidiyet dutmaktan çekinir hâle gelmişlerdir. Kendi medeniyetlerini sadece eksiklikler üzerinden okumayı “entelektüel dürüstlük”, kendi tarihine sövmeyi cesaret zannetmektedir. Oysa bu durum, fark edilmemiş bir psikolojik ve epistemolojik teslimiyettir. Çünkü bir medeniyeti yalnızca neden Batı gibi olamadığı üzerinden değerlendirmek, o medeniyetin ne olmaya çalıştığını hiç anlamamaktır. Modern dünyanın epistemolojik rejimleri, İslam toplumları üzerinde kurduğu tahakküm biçimi, sanıldığı gibi yalnızca askerî mağlubiyerler, ekonomik bağımlılıklar veya siyasî müdahaleler değildir. Bunların hepsi tarihsel olarak son derece önemli olmakla birlikte, asıl kırılma çok daha derin bir düzlemde, yani Müslüman toplumların kendi tarihlerini anlama biçimlerinde gerçekleşmiştir. Çünkü bir medeniyet ancak kendi tarihsel hafızasına yabancılaştığı zaman gerçek anlamda dağılmaya başlar. Toprak kaybı telafi edilebilir, ekonomik krizler aşılabilir, siyasî rejimler değişebilir, fakat bir toplum kendi mazisini utanç vesilesi olarak görmeye başladığında, orada artık yalnızca bir siyasî mağlubiyet değil, ontolojik bir çöküş ortaya çıkar. Bunun anlamı tarihsel benliğin çözülmesidir ve modern İslam dünyasının yaşadığı büyük kriz tam da budur.
Bilhassa Osmanlı’nın son iki asrına dair inşa edilen hâkim tahkiyeler, bu inhirafın hermeneutik altyapısını oluşturmuştur. Çünkü modern tarih yazımı, Osmanlı’yı umumiyetle kendi tarihsel bağlamı içinde anlamaya çalışmak yerine, Avrupa merkezli modernleşme paradigmasının dışına düştüğü ölçüde değerlendirmiştir. Böylece Osmanlı tarihi, insanlığın farklı medeniyet tecrübelerinden biri olarak değil, “başarısız modernleşmenin tarihi” olarak okunmuştur. Bu tahkiyede Osmanlı’nın tüm müesseseleri, bütün zihniyet dünyası ve külli metafizik yapısı, modern Avrupa’ya neden dönüşemediği ve benzeyemediği sorusu üzerinden anlamlandırılmış, Osmanlı artık kendi hakikatine göre değil, Batı’ya olan mesafesine göre okunur hâle gelmiştir. Bu yaklaşımın zahirde bilimsel olan dili, aslında son derece güçlü bir metafizik olan “Avrupa tarihi insanlığın normudur” önkabulüne dayanmaktadır. Bu normun dışında kalan toplumlar ise “gecikmiş”, “durgun”, “irrasyonel” veya “geri kalmış” medeniyetlerdir. Böylece Osmanlı’nın tarihsel varlığı kendi ontolojik bütünlüğü içinde anlaşılmak yerine, sürekli eksiklik diliyle tarif edildi. Matbaanın geç gelişi, sanayileşmenin farklı seyri, merkezî bürokratik yapı, ulema geleneği, tasavvufî hayat, lonca sistemi, vakıf medeniyeti ve metafizik merkezli toplum tasavvuru, bunların hepsi modern ilerleme tahkiyesinin zaviyesinden “sorun” olarak kodlanmıştır.
Oysa burada çoğu zaman gözden kaçırılan temel mesele Osmanlı’nın tarihsel yöneliminin hiçbir zaman modern Avrupa’nın tarihsel yönelimiyle aynı olmadığıdır. Mamafih Osmanlı sadece bir devlet değildi, nevi şahsına münhasır bir zaman ve mekân tasavvurunun mümessiliydi. Modern Avrupa zamanı hız, birikim, genişleme, teknik hâkimiyet ve sürekli ilerleme üzerinden inşa ederken, Osmanlı’nın ontolojik merkezi daha çok nizam, denge, süreklilik ve metafizik ahenk fikriydi. Bu nedenle Osmanlı’yı kapitalist gelişme kriterleriyle değerlendirmek, bir sufi tekkesini fabrika verimliliği üzerinden mahkûm etmek kadar anakronik bir yaklaşımdır. Ne yazık ki modernleşme süreciyle birlikte Müslüman toplumlar yalnızca siyasî olarak değil, epistemolojik olarak da Avrupa’nın merkezî tarih anlatısına teslim oldular. En trajik olan ise, bu teslimiyetin Batılı güçler tarafından değil, bizzat yerli elitler eliyle gerçekleştirilmiş olmasıdır. Çünkü Tanzimat’tan itibaren Osmanlı aydınının önemli bir kısmı, kendi toplumunu artık içeriden değil, Avrupa’nın gözünden okumaya başlamış, zamanla bir özgüven krizine dönüşmüştür. Artık mesele yalnızca askerî geri kalmışlık değildi, mesele, tarihin öznesi olma hakkını kaybetme korkusuydu.
Örneğin Osmanlı’da modernleşme tartışmalarının en sembolik meselelerinden biri olan matbaa mevzusu bahse konu durumun en tipik göstergelerinden biridir. Osmanlı’da matbaanın Avrupa’ya kıyasla geç yaygınlaşması, çoğu zaman doğrudan “geri kalmışlığın” ispatı gibi takdim edilmiştir. Oysa bu meseleye yalnızca teknik ilerleme paradigması üzerinden bakmak, tarihsel bağlamı bütünüyle göz ardı etmektir. Çünkü Avrupa’da matbaanın yükselişi yalnızca bilgi dolaşımıyla ilgili değildi, aynı zamanda Reform hareketleri, bireyselleşme, kapitalist pazar genişlemesi ve kilise otoritesinin parçalanmasıyla doğrudan irtibatlıydı. Osmanlı dünyasında ise bilgi, yalnızca teknik dolaşıma indirgenmiş bir meta olarak görülmüyor, yazı, hat, icazet kültürü, sözlü aktarım, medrese geleneği ve kitabın manevi değeri farklı bir epistemolojik dünyanın parçaları olarak telakki ediliyordu. Bu durum Osmanlı’nın kategorik anlamda her yaptığının “doğru” olduğu anlamına gelmez elbette, ancak meseleyi yalnızca “matbaayı geç aldıkları için geri kaldılar” önermesine indirgemek, tarihi hermeneutik bağlamından kopararak onu ideolojik bir silaha dönüştürmektir. Benzer şekilde Tanzimat da çoğu zaman iki indirgemeci anlatının arasında sıkışmıştır. Bir tarafta Tanzimat’ı bütünüyle “ilerleme”, “aydınlanma” ve “medeniyet hamlesi” olarak kutsayan çizgi, diğer tarafta ise onu yalnızca “ihanet” ve “Batı taklitçiligi” olarak gören refleks vardır. Oysa Tanzimat, çok daha karmaşık bir medeniyet krizinin ürünüdür. Osmanlı burada yalnızca askerî bir yenilgi yaşamıyordu, aynı zamanda modern Avrupa’nın ürettiği yeni bir tarih, zaman ve bilgi rejimiyle karşı karşıya kalıyordu. Avrupa artık yalnızca güçlü bir devlet değildi, tarihi yorumlama hakkını da eline geçirmişti. Bu nedenle Tanzimat elitlerinin yaşadığı temel mesele, teknik geri kalmışlıktan çok daha derin bir ontolojik ve psikolojik güvensizlikti. Çünkü artık Osmanlı yöneticileri kendi kurumlarına kendi gözleriyle değil, Avrupa’nın gözleriyle bakmaya başlamışlardı.
Cumhuriyet dönemiyle birlikte bu hermeneutik yarılma daha da derinleşti. Yeni rejimin kurucu zihniyeti, büyük ölçüde Osmanlı mazisini aşılması gereken bir “yük” olarak kodladı. Gelenek, metafizik, dinî hafıza ve tarihsel süreklilik, modernleşmenin önündeki engeller olarak görülmeye başlandı. Ol sebepten Türkiye’de modernleşme teknik bir dönüşüm olmanın ötesinde büyük bir hafıza kaybı olarak yaşandı. İnsanlar artık kendi tarihlerini süreklilik içinde değil, kopuş üzerinden anlamlandırmaya başladılar. Tahmin edileceği üzere bu durumun psikolojik etkileri son derece ağır oldu. Çünkü bir toplum sürekli olarak kendi geçmişinin “başarısızlık”, “geri kalmışlık” ve “kaçırılmış fırsatlar” tarihi olduğuna ikna edilirse, o toplumun fertleri zamanla kendi medeniyetlerine karşı içsel bir yabancılaşma geliştirir. Kendi tarihine içeriden bakamamak. Modern Türkiye’de birçok entelektüelin yaşadığı trajedi işte budur. Kendi medeniyetini ancak Batı’nın kurduğu kavramlarla düşünebilmek. Bu şekilde Osmanlı’ya dair her tartışma ya romantik bir nostaljiye ya da aşağılayıcı bir reddiyeye dönüşmektedir. Çünkü düşüncenin kendisi hâlâ kolonyal bir epistemoloji içinde hareket etmektedir.
Ekrem Saltık’ın Devrim Yarası Travma Sosyolojisi, Harf İnkılabı ve Toplumsal Hafıza, Geofrey Lewis’in Trajik Başarı: Türk Dil Reformu adlı kitaplarında teferruatıyla anlattıkları üzere “Harf Devrimi” ise Türkiye’de tarihin sömürgeleştirilmesinin en dramatik örneklerinden biridir. Çünkü burada yalnızca alfabe değişmedi, toplumun mazisiyle kurduğu ontolojik irtibat da kesintiye uğradı. Birkaç yıl içinde insanlar dedelerinin mezar taşlarını okuyamaz hâle gelmiş, kütüphaneler anlamını ve değerini yitirmeye başlamıştır. Hafıza ile bugün arasındaki dilsel köprü parçalandı. Modernleşme söylemi bunu “okuma yazma oranını artıran devrimci bir hamle” olarak sundu. Fakat mesele yalnızca okuryazarlık meselesi değildi, mesele, tarihle ilişkinin yeniden inşa edilme tarzıydı. Çünkü dil yalnızca iletişim aracı değildir, aynı zamanda hafızanın, tarihsel varlığın evidir. Harf Devrimi’yle birlikte Türkiye’de zamanın akışı bir bütünün parçaları olarak değil, parçalı/yaralı bir hâl almış, mazi artık yaşayan bir süreklilik değil, tercüme edilmesi gereken yabancı bir ülkeye dönüşmüştür.
Oysa hermeneutik yaklaşım bize her medeniyetin kendi tarihselliği dâhilinde varoluş sorularına cevap verdiğini öğretir. Avrupa’nın verdiği cevaplar evrensel olmak zorunda değildir. Osmanlı’nın “neden modern ulus-devlete dönüşemediği” sorusu kadar, modern dünyanın neden insanı böylesine köksüz, yalnız ve nihilist bir varlığa dönüştürdüğü sorusu da sorulmalıdır. Çünkü tarih yalnızca kazananların doğrulandığı bir süreç değildir. Mağlup edilmiş görünen medeniyetler, insanlığın kaybettiği hakikatlerinin temsilcileri olabilir. Türkiye’nin bugün yaşadığı entelektüel kriz de tam olarak bu hermeneutik kopuşun neticesidir. Bir tarafta modernleşmeyi mutlak hakikat gibi gören ve geçmişi sürekli yargılayan bir bilinç, diğer tarafta ise geçmişi eleştirel düşünceden arındırarak kutsallaştıran romantik bir refleks bulunmaktadır. Halbuki gerçek ihtiyaç, ne körü körüne Batıcılık ne de nostaljik bir Osmanlıcılıktır. Muhtaç olduğunuz şey, tarihle yeniden otantik/sahih bir irtibat kurabilmektir. Bu ise ancak hermeneutik bir adaletle mümkündür. Osmanlı’yı modern Avrupa olmadığı için mahkûm etmeyen, fakat onu romantik bir mitolojiye de dönüştürmeyen, İslam medeniyetini yalnızca teknolojik performans üzerinden değerlendirmeyen, fakat onu tarihdışı bir kutsallığa da hapsetmeyen, Türkiye’nin modernleşmesini yalnızca ilerleme yahut yalnızca yozlaşma anlatısıyla açıklamayan daha derin ve özgün bir tefekkür tarzı. Bugün Türkiye’nin asıl ihtiyacı siyasî değil, hermeneutik bir özgürleşmedir. Çünkü insan ancak kendi tarihine yeniden içeriden bakabildiği zaman fikri istiklalini kazanabilir. Aksi hâlde sömürgecilik sona erse bile, sömürgeci zaman, mekan ve bilgi anlayışı, sömürgeci tarih bilinci ve sömürgeci benlik algısı yaşamaya devam edecektir.
Bugün Türkiye’de ve genel olarak Batı dışı birçok toplumda medyatik siyasî analistlerin en büyük açmazlarından biri, dünyayı hâlâ büyük ölçüde yirminci yüzyılın Avrupa-merkezci kavramsal haritalarıyla okumaya çalışmalarıdır. İlginç olan şu ki, kendilerini çoğu zaman “anti-emperyalist”, “postkolonyal” yahut “küresel güç ilişkilerini çözen eleştirel zihinler” olarak sunan bu sözde analistlerin kahir ekseriyeti, farkında olmadan Batı-merkezci epistemolojinin dünyasında düşünmektedir. Çünkü onların dünyayı okuma biçimi hâlâ Avrupa’yı merkeze alan bir tarih tasavvuruna dayanıyor. Bu yüzden Batı’nın krizini görüyorlar ama dünyanın yön değiştirdiğini göremiyorlar. Amerika’nın zayıflamasını fark ediyorlar ama Asya’nın ne tür bir tarihsel ağırlık merkezi hâline geldiğini idrak edemiyorlar. Avrupa’nın gerilediğini söylüyorlar fakat Çin’in, Hindistan’ın, Güneydoğu Asya’nın ve yeni Avrasya jeopolitiğinin ne anlama geldiğini derinlikli biçimde okuyamıyorlar. Türkiye’deki birçok siyasî analist hâlâ dünyayı Soğuk Savaş refleksleriyle, Atlantik paradigmasıyla ve eski modernleşme teorilerinin zihinsel çerçevesiyle okumaktadır. Çin’i yalnızca “ucuz işçilik ülkesi” klişesi üzerinden düşünenler, artık yapay zekâdan kuantum teknolojilerine, yüksek hızlı tren ağlarından dijital ödeme sistemlerine kadar birçok alanda Çin’in küresel merkezlerden biri hâline geldiğini kavrayamıyorlar. Daha önemlisi, Çin’in yalnızca ekonomik bir güç olmadığını, aynı zamanda Batı modernliğinin dışında alternatif bir tarihsel organizasyon modeli sunacağını da anlayamıyorlar. Çünkü onların zihnindeki dünya hâlâ Atlantik merkezli olup, dünya tarihindeki her gelişmeyi Washington, Londra, Paris veya Brüksel ekseninde yorumlamaya alışmış durumdalar. Alışkanlıklarının, ezberlerinin dışındaki gelişmeler karşısında ne diyeceklerini bilemiyorlar. Hatta Batı eleştirisi yaptıklarında bile epistemolojik olarak Batı’nın kurduğu tarih anlayışının içinde düşünüyorlar. Dünyayı hâlâ “Batı ve Batı’nın mağdurları” şeklinde ikili bir şema içinde düşünüyorlar. Oysa dünya artık Batı’nın krizinden ibaret olmayıp Asya’nın sonuçları şimdiden tam olarak öngörülemeyen geri dönüşüdür.
Modern Batı düşüncesi uzun süre, kapitalizm gelişirse liberal demokrasi kaçınılmaz olur, piyasa büyürse Batılılaşma gerçekleşir, ekonomik modernleşme sonunda Avrupa tipi kültürel dönüşüm üretir varsayımından hareket etti. Çin bu tezin büyük ölçüde çöktüğü tarihsel örnektir. Çünkü Çin dünyaya teknolojik modernleşme ile Batılı liberal bireyciliğin zorunlu olarak aynı şey olmadığını gösterdi. Devasa ekonomik büyümenin Avrupa’nın tarihsel sekülerleşme modelini tekrar etmek zorunda olmadığını ortaya koydu. Böylece Batı-merkezci tarih anlayışının en önemli dogmalarından biri tek bir modernlik vardır dogması sarsılmış oldu. Bugünün birçok medya yorumcusu ise bu kırılmayı okuyamıyor. Çünkü onlar dünyayı hâlâ Avrupa’nın kavramlarıyla düşünüyorlar. “İlerleme”, “medeniyet”, “modernleşme”, “rasyonalite” ve hatta “küreselleşme” kavramlarını bile büyük ölçüde Atlantik tarihinin içinden devralıyorlar. Bu nedenle Çin’i anlamaya çalışırken bile aslında Çin’i değil, Batı’nın Çin hakkındaki korkularını okuyorlar. Daha da kötüsü Asya’nın yükselişini yalnızca ekonomik büyüme meselesi sanıyorlar. Oysa burada çok daha derin bir kırılma yaşanıyor. Çünkü son üç yüz yıldır ilk defa dünya tarihi yeniden farklı alternatiflerle kaşılaşıyor. İlk defa Batı dışı büyük medeniyet havzaları, Avrupa’nın tarihsel normlarını taklit etmeden küresel güç üretmeye başlıyor. Bu durum jeopolitik değil, aslında hermeneutik bir devrim anlamına gelmektedir. Çünkü modern dünya sistemi uzun süre Avrupa’nın kendisini tarihin merkezine yerleştirmesi üzerine kurulmuştu. Şimdi ise tarihin merkezi parçalanıyor. Tam da bu nedenle bugün dünyayı yalnızca postkolonyal mağduriyet diliyle okumak yetersiz kalıyor. Çünkü klasik postkolonyal söylem çoğu zaman Batı’yı hâlâ tarihin merkezinde tutuyor, yalnızca onu eleştiriyor. Oysa artık mesele yalnızca Batı’nın ne yaptığı değil. Asıl mesele, Batı dışı medeniyetlerin kendi tarihsel merkezlerini yeniden üretmeye başladığının farkına varılmasıdır.
Bana kalırsa günümüzde muhtaç olduğumuz şey, tarihin yeniden ontolojik, epistemolojik ve tarihi farklılık temelinde düşünülmesidir. Çünkü tarih, galiplerin zayıfları mahkûm ettiği bir mahkeme değildir. Tarih, insanlığın farklı hakikat arayışlarının büyük hafızasıdır. Adil bir hermeneutik yaklaşım, hiçbir medeniyeti romantize etmeden, hiçbirini aşağılamadan, onları kendi tarihsel bağlamları içinde anlamaya çalışır. Bu yaklaşımın merkezinde ise modern dünyanın büyük ölçüde unuttuğu bir fikir vardır. Tefekkür adaleti. Tefekkür adaleti, her şeyi kendi ontolojik bağlamı içinde değerlendirebilme erdemidir. Yani başka medeniyetleri, başka tarihi deneyimlerin kriterleriyle mahkûm etmemektir. Çünkü insanlığın geleceği, tek bir medeniyet modelinin küresel egemenliğinde değil, farklı tarihsel varoluş biçimlerinin birbirini yok saymadan birlikte yaşayabileceği çoğul bir dünya tahayyülünde saklıdır. Hakiki özgürlük, sömürgeleştirilmiş toplumların nihayet “Biz neden Batı gibi olamadık?” değil, “Biz nasıl bir insanlık idealini yaşatmaya çalışıyorduk?” sorusunu sormasıyla başlayacaktır.