Post-Liberalizm Aşırı Sağın Küresel Siyasetini Yeniden İcat Etmesine Yardımcı Oldu
Trump’ın 2016’da ilk kez başkan seçilmesinden bu yana, mevcut yönetimin korkunç görüntüsü, faşizmin Amerikan tarzı bir varyantını ve Yeni Sağ için genel bir yaklaşımı ilerletmeyi amaçlayan, daha az göze çarpan bir grup post-liberal entelektüelin yükselişini gölgeledi. New York Üniversitesi Gallatin Bireyselleştirilmiş Çalışma Okulu’nda Amerikan Çalışmaları ve tarih dersleri veren Hannah Gurman, son kitabı The Opportunists: The Post-Liberals and Reinvention of Reactionary Politics (The New Press, 2026) dâhil olmak üzere siyaset ve tarih üzerine birçok kitabın yazarı. Gurman, günümüzün gerici güçlerini çözümlemek için “entelektüel biyografi ile siyasi tarihi birleştiriyor”. CounterPunch için yapılan bu özel söyleşide son çalışmasını ve post-liberalden ne kastedildiğini ele alıyor. Gurman, Yeni Sağ’ın din, Siyonizm, feminizm ve popülizme ilişkin siyasetini anlatıyor ve “liberalizmin daha geniş krizinin Soğuk Savaş’ın sonundan bu yana birikmekte olduğunu” savunuyor.
Daniel Falcone: Yeni kitabınız, sağdaki “post-liberal” hareketin Trump dönemi boyunca yükselişini ve etkisini izliyor. Post-liberalizm nedir? Peki post-liberaller kimlerdir?
Hannah Gurman: “Post-liberal”, Trump döneminde öne çıkan ve JD Vance ile Marco Rubio’yla yakın bağlar kuran bir grup muhafazakâr entelektüelin kendi hareketlerini tanımlamak için kullandığı terim.
Hem Demokrat hem de Cumhuriyetçi partilerdeki yerleşik siyasete karşı çıkan post-liberaller, liberal kültürü, liberal enternasyonalizmi ve liberter ekonomiyi reddediyor. Trump gibi onlar da 11 Eylül sonrası başarısız savaşların, 2008 finans krizinin, ülkenin değişen ırksal yapısına ilişkin kaygıların ve ilerici kültürün yükselişinin körüklediği, giderek büyüyen liberalizm krizinden yararlandılar.
Başkanlığı çelişkiler ve yolsuzlukla damgalanan Donald Trump’ın aksine, post-liberaller bu fikirleri Yeni Sağ için daha tutarlı ve saygın bir siyasi vizyon hâline getirdiler. Trump’ın ötesine bakarak muhafazakâr siyaseti gelecek kuşak için şekillendirmeyi amaçlıyorlar.
Kitabım post-liberalizm dünyasını derinlemesine inceliyor. Hareketin kilit isimlerinin —Patrick Deneen, Adrian Vermeule, Yoram Hazony, Erika Bachiochi, Oren Cass ve Sohrab Ahmari— portrelerini çiziyor. Entegralizm ve yeni milliyetçilikten gerici feminizme ve işçi yanlısı muhafazakârlığa uzanan temel fikirlerini inceliyor. Hareketin liberaller ve solcular arasındaki cazibesini araştırıyor ve Yeni Sağ’ın değişmekte olan ideolojik ve kurumsal manzarası üzerindeki etkisinin izini sürüyor.
Post-liberaller emellerinin çoğunu gerçekleştiremedi. Ancak otoriter siyasetin yükselişini hızlandırmayı başardılar. Kitap, bu harekete karşı etkili herhangi bir karşı koyuşun, onu besleyen ve ayakta tutan liberalizm kriziyle yüzleşmesi gerektiğini savunuyor.
Daniel Falcone: Kitabın ilk bölümü “entegralizm” felsefesini ele alıyor. Entegralizm nedir ve kitabın ana argümanıyla nasıl ilişkilidir? Neden buradan başlamayı seçtiniz?
Hannah Gurman: Entegralizm, kilise ile devlet arasındaki modern ayrılığı reddeden Katolik siyaset felsefesinin bir koludur. Hareket, on dokuzuncu yüzyılın sonlarında Avrupa’da liberalizm ve sekülerizmin giderek güçlenmesine tepki olarak gelişti. Sonraki on yıllarda faşistler, davalarını meşrulaştırmak ve kutsallaştırmak için entegralizme başvurdular. Hareket savaş sonrası dönemde çarpıcı biçimde geriledi. Bu dönemde hem Katolik Kilisesi hem de muhafazakâr siyasi partiler dinî çoğulculuğa ve liberal demokrasiye uyum sağladı. On yıllarca unutulmuş olarak kaldıktan sonra entegralizm, Trump döneminde çarpıcı bir canlanma yaşadı; teokratik siyasetin yükselişine ilişkin tartışma ve kaygıları körükledi.
Kitabın ilk bölümü post-liberalleri bu bağlama yerleştiriyor. Patrick Deneen ve Adrian Vermeule portreleri üzerinden, post-liberallerin Katolik “ortak iyi” fikrini Yeni Sağ’ın liberalizme karşı yürüttüğü siyasi savaşı kutsallaştırmak için nasıl kullandıklarını ortaya koyuyor.
Post-liberallerin çoğu aslında entegralist değil. Ancak dini, otoriter siyaseti teşvik etmelerini meşrulaştırmak için kullanan koyu Katolikler. Birçoğu yakın zamanda Katolikliğe geçti. Vermeule, Ahmari ve Vance’in üçü de 2016’dan sonra Katolikliğe geçti. Post-liberaller, Aristoteles’ten Aziz Thomas Aquinas’a uzanan “ortak iyi” fikrine başvuruyor, ancak bu fikri gerici ve otoriter yönlere çekiyorlar.
Bölüm, Deneen ile Vermeule’nin entelektüel ve siyasi yörüngelerini, 1970’lerden bu yana yerel demokrasi hareketlerinin daha geniş ölçekte gerilemesi ve yürütme erkinin yükselişiyle birlikte izliyor. Deneen’in komünitaryen ve Katolik köklerini, önceki fikirleri üzerindeki ilerici mentorların etkisini ve son on yılda gerici otoriterlikle giderek daha fazla iç içe geçmesini inceliyor. Ayrıca Vermeule’nin 11 Eylül sonrası “Terörle Savaş” döneminde denetlenmeyen yürütme erkine yönelik iki partili savunusu ile Trump döneminde sağcı otoriterliği teşvik etmesi arasındaki bağlantıların izini sürüyor. İki düşünürün görüşlerinin son yıllardaki yakınlaşmasını da ortaya koyuyor.
Entegralizm konusundaki uyarıların yersiz olduğunu savunuyorum. Post-liberaller bir Katolik konfesyonel devletini getirmek üzere değildi. Ancak Yeni Sağ’da daha seküler bir gerici otoriterlik biçimini kutsallaştırdılar. Bu siyasi teoloji, Vance ve Rubio gibi yükselişte olan siyasetçiler tarafından benimsendi; onlar da kendi kişisel ve mesleki emellerini kutsallaştırmak için ortak iyi fikrine başvurdular.
Daniel Falcone: Yeni-muhafazakâr Siyonizm üzerine olan bölümünüzü Yoram Hazony’nin çalışmaları ve örgütlü solun önünü kesmek için eski kadro liberalleri milliyetçilikle buluşturma çabaları etrafında kurguluyorsunuz. Bu ilginç tarihi okurlar için kısaca anlatabilir misiniz?
Hannah Gurman: Yoram Hazony, İsrailli Amerikalı bir siyaset teorisyeni ve Ulusal Muhafazakârlık’ın kurucusu. 2019’dan bu yana bu örgüt, Yeni Sağ için önemli bir ağ kurma alanı ve halkla ilişkiler platformu işlevi görüyor. Yıllık konferansları, bu koalisyonun farklı kesimlerinden entelektüelleri ve siyasetçileri bir araya getiriyor. Hazony Yahudi ve genellikle kendisini post-liberal olarak tanımlamıyor. Ancak liberal kültürü ve liberter ekonomiyi muhafazakâr hareketten tasfiye etmeye yönelik ortak çabalarında post-liberallerle saf tuttu.
Yeni Sağ’ın çoğu üyesi kendi hareketini yeni-muhafazakârlığa karşıtlık üzerinden tanımlasa da Hazony pişmanlık duymayan bir yeni-muhafazakâr olmayı sürdürüyor. Aynı zamanda sarsılmaz bir Siyonist. 1990’lardan bu yana, açıkça liberalizm karşıtı bir Siyonizm biçimini İsrail soluna karşı silah olarak kullandı. Trump döneminde ABD’de, Avrupa’da ve dünya genelinde milliyetçiliğin sarsılmaz bir savunucusu olarak öne çıktı. 2018 tarihli kitabı The Virtue of Nationalism, Trump’ın göçmenlere karşı ırkçı savaşını daha entelektüel ve saygın bir etno-devlet savunusuna dönüştürdü. İsrail bu kampanyada merkezi bir rol oynadı. İsrail’i model alan Hazony, etno-devletleri faşizmle ilişkilendiren eleştirmenleri azarladı. Faşizm kurbanlarının kurduğu bir devlet faşist olamazdı, diye savundu. Buradan hareketle, Amerika ve Avrupa’daki etnik milliyetçiler de yalnızca kendi miraslarını korumaya çalışıyordu.
Bu arada Hazony, “wokeness”ın ulus için varoluşsal bir tehdit oluşturduğu uyarısında bulundu ve karşıtlarını bu harekete karşı koymak için ellerinden gelen her şeyi yapmaya çağırdı. Muhafazakârları ve eski kadro liberalleri sola karşı ortak bir ittifakta buluşmaya teşvik etti. Bu mesaj, 7 Ekim saldırılarının ardından ve sonrasında Filistin yanlısı öğrenci aktivizminin yükselişiyle karşılık buldu. Ülke genelinde kampüs protestocularına yönelik otoriter baskılar, bunları destekleyen liberal siyasetçiler ve uygulayan üniversite yöneticileri olmasaydı mümkün olmazdı. Ancak post-liberal etno-milliyetçiliğin güçleri o zamandan beri dönüp Hazony’nin başına bela oldu. MAGA hareketinin her zaman bir parçası olan antisemitizm, sağda yükselmeyi sürdürüyor.
Gazze’deki soykırım ve İran’daki savaş, Tucker Carlson ile Nick Fuentes’in yükselişi için elverişli bahaneler işlevi gördü. Hazony her iki ismi de şiddetle kınadı. Ancak en başta onların hareketini meşrulaştırmada oynadığı rolü kabul etmeyi reddetti. Şimdi milliyetçiler ile eski kadro liberallerden oluşan koalisyonu savunmada. İsrail’i eleştirirken Trump’a sadık kalan Vance, sağdaki farklı kamplar arasında köprü işlevi görmeye çalışıyor. Ancak çabalarının ne kadar etkili olacağı ya da İsrail konusunda derinleşen ayrılıkların uzun vadede Cumhuriyetçi Parti’yi nasıl şekillendireceği belli değil.
Daniel Falcone: Mary Harrington ve Erika Bachiochi’den bahsedebilir misiniz? Sağ, feminist hareketin fikirlerini ilerleme karşıtı ve kadın karşıtı olarak nasıl doğrudan benimsedi; liberal siyasi sınıflar ise bunu dolaylı olarak nasıl yaptı?
Hannah Gurman: Feminizmi genellikle kadın hakları kampanyaları etrafında şekillenen liberal ve ilerici bir gelenek olarak düşünürüz. Muhafazakâr siyaseti de yaygın olarak feminizme karşıtlıkla ilişkilendiririz. Post-liberaller bu mantığı bilinçli olarak altüst ediyor. 2023’te Britanyalı gazeteci Mary Harrington Feminism Against Progress’i yayımladı. Kitap feminizmi benimsiyor, ancak feministlerin ilerlemeye inanması ve kendilerini liberal olarak tanımlaması gerektiği varsayımını reddediyor. Harrington kendisine “gerici feminist” diyor. Liberal feministlerin özgürlüğe ve bireysel haklara fazla ağırlık verdiğini savunarak, özen ve bağımlılık ilkelerine dayanan daha eski feminizm biçimlerine dönüşü savunuyor.
Kitabımın üçüncü bölümü gerici feminizm dünyasını inceliyor. Harrington ile hukukçu ve 2021 tarihli The Rights of Women kitabının yazarı Erika Bachiochi’nin portrelerini çiziyor; bu kitap da benzer şekilde muhafazakâr bir özen siyasetini savunuyor. Her iki kadına da post-liberal etkinliklerde ve medya mecralarında düzenli olarak yer veriliyor. Doğum oranlarının düşmesinden yakınan ve çocuk sahibi olmayı teşvik eden daha geniş natalist hareketin parçasılar. Ancak Elon Musk ve Tucker Carlson gibi isimler Yeni Sağ’ın kadın düşmanı “bro” kültürüne hitap ederken Harrington ile Bachiochi banliyölerde yaşayan annelere hitap ediyor. İkisi de yaşamları boyunca soldan sağa kaydı. Ayrıca muhafazakâr siyaset ile liberal siyaset arasındaki sınırları karmaşıklaştıran çeşitli feminizm geleneklerinden yararlanıyorlar.
Bölüm, neoliberal feminizmin yükselişi ve 1990’lardan bu yana ona karşı gelişen tepkiler içinde bu iki ismin fikirlerinin izlediği yolu ele alıyor. Siyasi yelpazenin farklı kesimlerinden düşünür ve aktivistlerden esinlenen Bachiochi ile Harrington, yirmi birinci yüzyılda giderek büyüyen bir “özen krizi”ne dikkat çekiyor. Ancak özen dilini, bu sistemik sorunu çözmek için pek az şey yapan otoriter politikaları desteklemek üzere kullanıyorlar. Bachiochi, Cumhuriyetçilerin düşük gelirli annelere ve ailelere ekonomik desteği artıracağı yönündeki akıl dışı bir umuda dayanarak Yüksek Mahkeme’nin kürtaj haklarını ortadan kaldırmasını savundu. Harrington ise özen retoriğini, “et-Lego Gnostikleri” adını verdiği trans hakları savunucularını kötülemek için kullandı.
Post-liberal feministler anneler ve bakım verenler için maddi kazanımlar elde etmeyi başaramadı. Ancak kürtaj ve trans haklarına yönelik baskıların hız kazanmasında başarılı oldular. Bu gerici kampanyaları annelik diliyle kuşatıp kadın düşmanlığı suçlamalarından koruyarak, nihayetinde hareketin kendisinin bakım verenleri olarak işlev görüyorlar.
Daniel Falcone: Popülizm ve işçi yanlısı muhafazakârlık üzerine olan bölümünüzde, Demokrat Parti’nin neoliberalizmin başarısızlıklarına çözüm getirmekteki kendi yetersizliğinden söz ediyorsunuz. Bu konuda ilk araştırma ve yazım çalışmalarınızı yaptığınızdan bu yana Trump’ın iç ve dış politikaları kendi tabanını etkiliyor mu?
Hannah Gurman: Trump, sistemin zengin seçkinlerin çıkarına “hileli” olduğu yönündeki yaygın duygudan yararlanarak 2016’da iktidara geldi. Bu, sağda “işçi yanlısı” muhafazakârlığın yükselişini körükledi. Başından beri bu hareketin vaatleri Trump ve Cumhuriyetçi Parti’nin fiilî politikalarıyla çelişti. Trump popülist olarak seçimlere girdi, ancak plütokrat olarak yönetti. 2017’deki vergi indirimleri, çalışan sınıftan Amerikalıların zararına zenginlerin ceplerini doldurdu. Trump’ın gümrük tarifelerine takıntısı, neoliberal ekonomi ortodoksisinden tek önemli sapmasıydı. Ancak tam da Trump’a özgü biçimde, gümrük tarifeleri ülkenin ekonomik sıkıntılarına mucizevi çözümler işlevi gördü.
Sağın gerçek bir sanayi politikasından yoksun olması ve işçilerin çıkarlarına sürekli karşı çıkması, 2020’de Demokratların kendi popülist gündemlerini ilerletmeleri için alan açtı. Tüm kusurlarına rağmen Biden bu yönde kayda değer adımlar attı. Enflasyonu Düşürme Yasası, CHIPS ve Bilim Yasası ve PRO Yasası, ilerici bir sanayi ve emek politikasına benzer bir şeye doğru atılmış adımlardı. Vance, Hawley ve diğer “işçi yanlısı” muhafazakârların bu girişimlere karşı çıkması, kendi sözde popülizmlerinin içinin ne kadar boş olduğunu gösteriyordu. Kamala Harris’in bu popülist gündemi güçlendirme fırsatı vardı. Kampanyasının ilk günlerinde Tim Walz’u başkan yardımcısı adayı olarak seçti ve gıda piyasalarında fahiş fiyat uygulamalarını durdurma sözü verdi. Ancak zengin Demokrat bağışçılar paniğe kapıldı ve kampanyayı daha neoliberal bir yöne kaydırdı. Tartışmalar sırasında Harris, Goldman Sachs’ın ekonomi programına verdiği destekle övündü. Seçim günü yaklaşırken milyarder Mark Cuban onun ekonomi alanındaki temsilcisi hâline geldi ve Wall Street’e ve CEO’lara Demokratların onların çıkarlarını destekleyeceği güvencesini verdi.
Popülist alan bir kez daha açık kaldı. Trump da bu alanı bir kez daha göçmenlere karşı yürüttüğü gerici savaşla ve gümrük tarifelerinin ülkeyi dış ticarete bağımlılığından “kurtaracağı” vaadiyle doldurdu. Ancak bu kez Trump fazla ileri gitti. ICE’ın baskıları MAGA tabanını harekete geçirdi, ancak neredeyse geri kalan herkesin muhalefetini körükledi. Gümrük tarifeleri, Cumhuriyetçi müesses nizamı Trump’ın ticaret üzerindeki yetkisini sınırlamak üzere harekete geçirdi. Ancak her şeyden çok İran’daki savaş, Trump’ın popülist olarak inandırıcılığını sarstı. Sıradan Amerikalılar benzin parasını ödemekte zorlanırken Trump, “Enflasyona bayılıyorum,” dedi.
Kitabı Kasım 2025’te yazmayı bitirdim ve İran Savaşı’nın ilk günlerinde provaları düzeltirken bu gelişmelerden bazılarını da hesaba katabilmek için alelacele uğraştım. Dolayısıyla evet, kitabı araştırıp yazdığımdan bu yana bazı şeyler değişti. Ancak “işçi yanlısı” muhafazakârlık her zaman bir aldatmacaydı. Vance ya da Rubio’nun meşru ekonomik hoşnutsuzlukları gerici kültürel kampanyalara yönlendirme becerisi de hafife alınmamalı. Fiilî ekonomik gerçeklere ne ölçüde meydan okuyabileceklerinin bir sınırı var. Ancak hoşumuza gitsin ya da gitmesin, bu popülizm biçiminin gelecekte de uzun süre varlığını sürdürmesi muhtemel.
Daniel Falcone: Kitabınızın son bölümünün başlığı “Artık Hepimiz Post-Liberaliz”. Bu başlığı biraz açabilir misiniz?
Hannah Gurman: Bu başlık, Patrick Deneen’in Şubat 2025’te Florida New College’da verdiği bir konferanstan geliyor. Elbette Nixon’ın ünlü “Artık Hepimiz Keynesçiyiz” sözünün bir uyarlaması. Deneen bu vesileyle post-liberal hareketin geçmişi, bugünü ve geleceği üzerine değerlendirmelerde bulundu. Konuşmasında, gerçek post-liberal vizyon ile Amerikan siyasetinin mevcut gerçekliği arasındaki uçurumu kabul etti. Ancak Florida’nın devlet üniversitesi sistemi içinde onlarca yıl liberal sanatlar eğitiminin kalesi olarak hizmet vermiş New College’ın kısa süre önce tahrip edilip ele geçirilmesi hakkında hiçbir şey söylemedi. Deneen ve diğer post-liberaller bu gelişmelerde kilit roller oynadı. O gece kelimenin tam anlamıyla, bu projede ortak olmuş sağcı siyasetçi ve aktivistlere hitap ediyordu.
Bu sahne, kitap boyunca anlattığım post-liberalizmin daha geniş dinamiklerini özetliyor. Deneen ve diğerleri, kendilerini henüz gelmemiş post-liberal bir geleceğin peygamberleri olarak sunarken gerçekte yol açtıkları zararı küçümsüyorlar. Henüz hepimiz post-liberal değiliz. Ancak hareketin yükselişinden çıkarılacak dersler var. Sağcı otoriterlik dalgasını durdurmak için liberaller ile sol, ortak iyinin daha demokratik ve eşitlikçi bir biçimini yeniden canlandırmak üzere birlikte çalışmalı.
Not: The Opportunists kitabının 8 Ekim saat 17.30’da NYU Institute for Public Knowledge’da (IPK) gerçekleştirilecek tanıtım etkinliğine lütfen katılın. Yazar, Matt Sitman’la söyleşecek. Ayrıntılara ve katılım kaydına bağlantıdan ulaşabilirsiniz.
*Daniel Falcone tarihçi, öğretmen ve gazetecidir. CounterPunch’ın yanı sıra The Journal of Contemporary Iraq & the Arab World, The Nation, Jacobin, Truthout, Foreign Policy in Focus ve Scalawag için yazmıştır. New York’ta yaşamaktadır ve Democratic Socialists of America üyesidir.