Pan-Türkizmin Gölgesinde İran
İran denildiğinde zihinde çoğu zaman Fars dili, Şiilik ve binlerce yıllık Pers devlet geleneği belirir. Oysa bu görüntünün altında çok daha karmaşık bir toplumsal ve tarihsel yapı bulunmaktadır. İran yalnızca Farsların yaşadığı bir ülke değildir. Azerbaycan Türkleri başta olmak üzere Türkmenler, Kaşkaylar ve diğer Türk toplulukları İran’ın tarihsel ve toplumsal dokusunun önemli parçalarıdır. Bu nedenle Türk dünyasında yaşanan her siyasi dönüşüm İran açısından yalnızca dış politika meselesi değildir. Aynı zamanda ülkenin kendi kimlik dengelerine dokunan bir iç politika meselesidir.
İran’ın kuzeyinde son otuz yılda meydana gelen dönüşüm bu açıdan dikkat çekicidir. Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından bağımsız Azerbaycan’ın ortaya çıkması, Türkiye-Azerbaycan ilişkilerinin stratejik ortaklığa dönüşmesi, Orta Asya’daki Türk cumhuriyetlerinin uluslararası sistemde daha görünür hâle gelmesi ve nihayet Türk Devletleri Teşkilatı’nın kurumsallaşması, İran’ın kuzeyindeki jeopolitik coğrafyayı önemli ölçüde değiştirmiştir. Türk Devletleri Teşkilatı bugün Türkiye, Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan’ı tam üye olarak bir araya getiriyor. Teşkilat kendi kuruluş amacını Türk devletleri arasında kapsamlı işbirliğini geliştirmek olarak tanımlarken ekonomi, ulaştırma, enerji, eğitim, medya, gümrük ve siyasi işbirliği gibi geniş bir alanda faaliyet gösteriyor.
Bu yapı klasik anlamdaki Pan-Türkizm ile aynı şey değildir. Türk Devletleri Teşkilatı da kendi belgelerinde devletlerin egemenliği, toprak bütünlüğü ve uluslararası sınırların dokunulmazlığı ilkelerine bağlılığını vurgulamaktadır. Bununla birlikte Ankara’dan Bakü’ye, oradan Hazar üzerinden Orta Asya’ya uzanan yeni siyasi, ekonomik ve kültürel bağlantıların İran açısından farklı bir anlam taşıdığı açıktır. Çünkü Türk dünyasının coğrafi haritasına bakıldığında ortada ilginç bir gerçek vardır: İran, Türk dünyasının yalnızca komşusu değildir. Türk dünyasının önemli bir bölümü aynı zamanda İran’ın içindedir. Bu gerçek, Pan-Türkizm tartışmasını İran açısından diğer ülkelerden farklılaştırmaktadır.
İran’ın İçindeki Türk Dünyası
İran Azerbaycanı’nın tarihini modern İran tarihinden ayırmak mümkün değildir. Tebriz bunun en belirgin örneğidir. 19. yüzyılda Tebriz yalnızca İran’ın en önemli şehirlerinden biri değildi. Kafkasya, Anadolu ve İran’ın iç bölgelerini birbirine bağlayan önemli bir ticaret merkeziydi. Encyclopaedia Iranica’nın tarihsel incelemesine göre şehir 19. yüzyılın başlarında nüfus bakımından İsfahan’ı geçmiş ve İran’ın en büyük şehri hâline gelmişti. Aynı kaynak dönemin Tebriz’inin belirgin Türkçe karakterine de dikkat çekmektedir.
Fakat Tebriz’in önemi nüfusundan veya ticaretinden ibaret değildir. Modern İran siyasal tarihinin önemli kırılmalarından biri olan 1905-1911 Meşrutiyet Devrimi’nde Tebriz merkezi bir rol oynadı. 1906’da şehirde oluşturulan eyalet meclisi ve ardından gelişen siyasi hareketlilik, anayasal yönetim mücadelesinin önemli merkezlerinden birini meydana getirdi.
Dolayısıyla İran Türklerini yalnızca İran devletinin çevresinde yaşayan bir “etnik azınlık” olarak değerlendirmek tarihsel gerçekliği yeterince açıklamaz. Azerbaycan Türkleri İran’ın siyasi, ticari, askerî, dinî ve entelektüel tarihinde uzun süredir önemli roller üstlenmiştir. Encyclopaedia Iranica da Azerbaycanlıların yalnızca kuzeybatıda yaşamadığını; Tahran, Horasan, Kum ve diğer bölgelere yayıldıklarını, ticaret, bürokrasi, siyaset, din ve entelektüel hayatta etkili olduklarını belirtmektedir.
Bu durum İran ile Türk kimliği arasındaki ilişkinin ilk paradoksunu ortaya çıkarır. İran’daki Türklük tarihsel olarak her zaman İranlılığın karşıtı olmamıştır. Hatta çoğu zaman onun içinde yaşamıştır.
İran’ı Yöneten Türk Hanedanları
Bugünün milliyetçilik kavramlarını geçmişe aynen taşımak yanıltıcı olabilir. Ancak İran tarihinin uzun dönemlerinde Türkçe konuşan veya Türk kökenli hanedanların siyasi iktidarda bulunduğu da tarihsel bir gerçektir. Selçuklulardan Safevilere, Afşarlardan Kaçarlara uzanan geniş tarihsel süreç, İran ile Türk siyasi dünyasının birbirinden kesin çizgilerle ayrılmadığını gösterir.
Özellikle Safeviler bu ilişkinin karmaşıklığını ortaya koyar. Safevi devleti İran siyasi coğrafyasını yeniden bütünleştiren ve On İki İmam Şiiliğini devletin temel mezhebi hâline getiren güç oldu. Safevi siyasi-askerî sisteminde Kızılbaş Türkmen unsurlarının ağırlığı belirgindi. İran’daki Azerbaycan Türkleri de Şii kimliği sayesinde İran’ın diğer bölgeleriyle güçlü bir ortaklık geliştirdi. Encyclopaedia Iranica, Azerbaycan Türklerinin İran kimliğiyle bağlarının oluşmasında ortak Şii kimliğinin tarihsel önemine özellikle dikkat çekmektedir.
Bu nedenle İran tarihini basit biçimde “Farslar ve Türkler arasındaki mücadele” şeklinde okumak ciddi bir indirgemecilik olur. Gerçek tablo çok daha karmaşıktır. Türk hanedanları Fars bürokrasisini kullandı; Farsça yüksek kültür ve devlet dili olarak büyük ağırlık kazandı; Türkçe saray, ordu ve toplumun çeşitli kesimlerinde yaşamaya devam etti. Yüzyıllar boyunca ortaya çıkan yapı etnik açıdan homojen bir ulus-devletten çok, farklı kimliklerin aynı siyasi medeniyet içerisinde birleştiği bir imparatorluk geleneğiydi. Modern milliyetçilik ise bu eski dengeyi değiştirdi.
Aras’ın İkiye Böldüğü Dünya
İran açısından bugünkü Azerbaycan meselesinin tarihsel başlangıç noktalarından biri 19. yüzyıldır. Kaçar İranı’nın Rus İmparatorluğu karşısında aldığı yenilgiler sonucunda Güney Kafkasya’nın siyasi haritası değişti. Aras Nehri zamanla yalnızca devletler arasında bir sınır değil, aynı dil ve kültür havzasındaki toplulukları farklı siyasi sistemlere ayıran bir çizgi hâline geldi.
Aras’ın kuzeyindeki Azerbaycanlılar Rus İmparatorluğu’nun, ardından Sovyetler Birliği’nin parçası olurken, güneydeki Azerbaycan Türkleri İran sınırları içerisinde kaldı. Bu ayrım zaman içinde iki farklı siyasi kimliğin gelişmesine yol açtı. Kuzeyde modern Azerbaycan milliyetçiliği şekillenirken, güneyde Türkçe konuşan nüfus İran devletinin siyasi ve toplumsal hayatının içerisinde yaşamayı sürdürdü.
Ancak dil ortaktı. Kültürel hafıza büyük ölçüde ortaktı. Aile bağları, edebiyat, müzik ve tarihsel referanslar sınırın iki tarafında yaşamaya devam etti. Aras böylece yalnızca bir sınır değil, aynı zamanda bir kimlik çizgisine dönüştü. 1991’e gelindiğinde bu çizginin anlamı yeniden değişecekti.
1991: İran’ın Kuzeyinde Yeni Bir Devlet
Sovyetler Birliği’nin dağılması İran açısından devasa bir jeopolitik dönüşümdü. İran’ın kuzeyinde artık Sovyetler Birliği yoktu. Onun yerine Azerbaycan, Türkmenistan ve Ermenistan gibi yeni bağımsız devletler ortaya çıkmıştı. Bunlardan özellikle Azerbaycan’ın İran açısından farklı bir anlamı vardı. Çünkü İran sınırının hemen ötesinde, İran’daki milyonlarca insanla aynı veya çok yakın dili konuşan, aynı Şii geleneğini paylaşan ve “Azerbaycan” adını taşıyan bağımsız bir devlet bulunuyordu.
Böylece Tahran’ın karşısına hassas bir soru çıktı: Bağımsız Azerbaycan Cumhuriyeti, İran Azerbaycanlıları için yalnızca komşu bir devlet olarak mı kalacaktı, yoksa alternatif bir kimlik merkezi hâline gelebilir miydi? Bu soru sonraki otuz yıl boyunca İran-Azerbaycan ilişkilerinin arka planındaki en hassas başlıklardan biri olarak kaldı.
Fakat burada önemli bir ayrım yapmak gerekir. İran Azerbaycanlılarının Türkçe konuşması veya Azerbaycan kültürüyle bağ kurması, otomatik olarak ayrılıkçılık anlamına gelmez. Tarihsel çalışmalar tam tersine Azerbaycanlıların İran siyasal hayatına güçlü biçimde katıldıklarını ve İran kimliğiyle Türk/Azerbaycanlı kimliğinin uzun dönemler boyunca birlikte var olabildiğini göstermektedir. Dolayısıyla Tahran açısından asıl soru Türk kimliğinin varlığı değildir. Asıl soru, bu kimliğin hangi siyasi şartlar altında farklı bir yön kazanabileceğidir.
Pan-Türkizm Nerede Başlıyor?
Burada sık kullanılan kavramların birbirinden ayrılması gerekir. Türk olmak başka şeydir. Türkçülük başka şeydir. Türk devletleri arasında kültürel ve ekonomik işbirliğini desteklemek başka şeydir. Pan-Türkizm ise bunların hepsinden farklı bir siyasi ve ideolojik geleneğe işaret eder.
- yüzyılın sonlarından itibaren Rusya İmparatorluğu, Osmanlı Devleti ve Kafkasya’daki entelektüel çevrelerde gelişen Türkçülük düşüncesi, farklı Türk halkları arasında ortak dil, tarih ve kültür bilincinin geliştirilmesini savunuyordu. Bunun daha ileri siyasi yorumları ise Türk topluluklarının daha geniş bir siyasi birlik veya dayanışma çerçevesinde düşünülmesine yol açtı.
İran açısından sorun tam burada başlamaktadır. Çünkü Türk dünyasının siyasi haritası ile Türk halklarının yaşadığı coğrafyanın haritası aynı değildir. İran bunun en önemli örneklerinden biridir. Dolayısıyla Ankara, Bakü veya Orta Asya başkentlerinde kullanılan “Türk dünyası” kavramı kültürel anlamda ele alındığında İran sınırlarının içine kadar uzanmaktadır. İran’ın hassasiyeti de buradan kaynaklanır.
İran Azerbaycanlıları: Kimliklerin Kesiştiği Alan
İran Azerbaycanlılarının sayısına ilişkin kesin ve güncel etnik nüfus verileri konusunda dikkatli olmak gerekir; farklı kaynaklar farklı tahminler vermektedir. Bunun temel nedenlerinden biri İran’daki kimliklerin yalnızca etnik kategoriler üzerinden şekillenmemesi ve ayrıntılı güncel etnik nüfus verilerinin sınırlı olmasıdır. Tarihsel ve dilbilimsel çalışmalar ise Azerbaycan Türkçesinin İran’ın kuzeybatısında geniş biçimde konuşulduğunu ve Türkçe konuşan toplulukların İran’ın başka bölgelerine de yayıldığını açık biçimde ortaya koymaktadır.
Buradaki kritik nokta nüfusun tam olarak yüzde kaç olduğundan ziyade bu nüfusun İran toplumundaki konumudur. İran Türkleri devletin dışında yaşayan kapalı bir topluluk değildir. Tahran’da, Tebriz’de, Erdebil’de, Zencan’da, Urmiye’de ve ülkenin başka bölgelerinde İran’ın ekonomik ve toplumsal hayatının içindedirler.
Bu nedenle İran’daki Türk kimliği konusunda iki aşırı yorumdan kaçınmak gerekir. Birinci yorum, İran Türklerinin tamamını potansiyel ayrılıkçı olarak görmektir. İkincisi ise Türk kimliğinin İran siyasetinde hiçbir gerilim üretmediğini varsaymaktır. Her ikisi de meseleyi olduğundan daha basit gösterir. Kimlikler aynı anda birden fazla aidiyet taşıyabilir. Bir insan hem Türk hem İranlı hem Azerbaycanlı hem Şii olabilir. Modern Ortadoğu’nun sınırları içerisinde bu tür çok katmanlı kimlikler istisna değil, çoğu zaman kuraldır.
Dil Meselesi
Kimlik tartışmasının en hassas alanlarından biri dildir. İran’da Farsça devletin ortak ve resmî dilidir. Bunun yanında İran Anayasası’nın 15. maddesi yerel ve etnik dillerin basın ve yayınlarda kullanılmasına ve bu dillerin edebiyatının okullarda Farsçanın yanında öğretilmesine hukuki alan tanımaktadır.
Ancak hukuki çerçeve ile dil politikalarının uygulanması arasındaki ilişki uzun yıllardır tartışma konusudur. Bu tartışmanın önemi yalnızca eğitim meselesinden kaynaklanmaz. Dil, modern milliyetçilik çağında kimliğin en güçlü taşıyıcılarından biridir. Bir dil kamusal alanda ne kadar görünürse, o dil etrafındaki kültürel üretim de o kadar güçlenir. Edebiyat, müzik, medya ve dijital kültür bu kimliği sınırların ötesine taşıyabilir.
Geçmişte Aras Nehri’nin ayırdığı toplumlar bugün uydu televizyonu, internet, sosyal medya, müzik ve dijital platformlarla birbirlerini çok daha kolay takip etmektedir. Dolayısıyla 21. yüzyıldaki kimlik dolaşımını 20. yüzyılın sınır politikalarıyla kontrol etmek giderek zorlaşmaktadır.
Karabağ Savaşları Dengeleri Değiştirdi
İran’ın Pan-Türkizm konusundaki güvenlik algısını anlamak için Azerbaycan’ın son yıllarda değişen bölgesel konumuna bakmak gerekir. Birinci Karabağ Savaşı sonrasında Azerbaycan uzun süre kaybedilmiş topraklar, yerinden edilmiş nüfus ve askerî yenilgi psikolojisiyle yaşayan bir devletti. 2020’deki İkinci Karabağ Savaşı bu tabloyu değiştirdi.
Türkiye’nin Azerbaycan’la yakın askerî ve siyasi ilişkileri de yeni dönemin en belirgin unsurlarından biri hâline geldi. 2023’te Karabağ üzerindeki fiilî denetimin tamamen Bakü’ye geçmesinin ardından Güney Kafkasya’nın güç dengesi yeniden şekillendi. 2026 itibarıyla Azerbaycan ve Ermenistan arasında normalleşme ve ulaşım bağlantılarının açılması yönünde yeni süreçler devam ediyor. Reuters’ın Temmuz 2026 tarihli haberine göre taraflar arasında ticaret bağları yeniden kurulmaya başlamış durumda ve Azerbaycan’ı Nahçıvan üzerinden Türkiye’ye bağlaması öngörülen yeni ulaşım hattı bölgesel jeoekonominin temel projelerinden biri hâline geliyor.
İran açısından meselenin hassas noktası tam olarak burada ortaya çıkıyor. Çünkü Kafkasya’daki yeni ulaşım haritası yalnızca Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki ilişkileri değiştirmiyor. İran’ın bölgesel konumunu da etkiliyor.
Koridorların Jeopolitiği
Bir harita bazen ideolojiden daha fazla şey anlatır. Türkiye’den doğuya doğru bakıldığında Azerbaycan ile Türkiye arasında Nahçıvan üzerinden sınırlı bir doğrudan bağlantı bulunmaktadır. Azerbaycan’ın ana toprakları ile Nahçıvan arasında ise Ermenistan’ın Sünik bölgesi yer alır.
Bu nedenle Azerbaycan-Nahçıvan ulaşım bağlantısının nasıl kurulacağı uzun süredir bölgesel siyasetin önemli başlıklarından biridir. İran açısından Ermenistan sınırı stratejik öneme sahiptir. Tahran, sınırların veya bölgedeki egemenlik düzeninin değişmesine yol açabilecek formüllere karşı çıkmıştır.
2025’te gündeme gelen ABD destekli TRIPP ulaşım projesi de bu nedenle İran’ın sert tepkisini çekti. Projenin Azerbaycan’ı Ermenistan üzerinden Nahçıvan’a ve oradan Türkiye’ye bağlaması öngörülürken İran, sınırları yakınındaki yabancı güvenlik ve siyasi varlığına ilişkin kaygılarını dile getirdi.
Burada Pan-Türkizm tartışması jeoekonomiyle birleşmektedir. Çünkü Türkiye’den Azerbaycan’a, Hazar üzerinden Orta Asya’ya uzanan kesintisiz ulaştırma ağlarının gelişmesi, Türk devletleri arasındaki ekonomik bütünleşmeyi artırabilir. Demiryolları, karayolları, enerji hatları, limanlar ve gümrük entegrasyonu bazen siyasi sloganlardan çok daha kalıcı sonuçlar üretir. Bir başka ifadeyle: 21. yüzyılın Türk dünyasını yalnızca ideoloji değil, altyapı da birbirine bağlıyor.
Türk Devletleri Teşkilatı: Yeni Bir Turan mı?
İran’daki bazı güvenlik okumalarının temel sorularından biri burada ortaya çıkar. Türk Devletleri Teşkilatı yeni bir Pan-Türkist siyasi projenin başlangıcı mıdır? Mevcut kurumsal yapıya bakıldığında bunu doğrudan söylemek mümkün değildir.
Teşkilatın resmî hedefleri arasında ekonomi, ticaret, ulaştırma, enerji, eğitim, turizm, medya, gümrük ve diğer alanlarda işbirliğinin geliştirilmesi bulunmaktadır. Üye devletler Türkiye, Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan’dır. Türkmenistan ise gözlemci statüsündedir.
Daha önemlisi, teşkilatın resmî çerçevesi egemen devletlerin ortadan kaldırılması üzerine değil, mevcut devletler arasında işbirliği üzerine kuruludur. Dolayısıyla Türk Devletleri Teşkilatı’nı doğrudan 20. yüzyıl başındaki Pan-Türkist siyasi projelerle özdeşleştirmek analitik açıdan sorunludur.
Fakat İran açısından başka bir gerçek de bulunmaktadır. Kurumsallaşan her Türk dünyası fikri zaman içinde ortak kimlik bilincini güçlendirebilir. Ortak alfabe çalışmaları, öğrenci değişimleri, medya işbirliği, ulaştırma koridorları, ortak ekonomik kurumlar ve kültürel programlar sınırları değiştirmeden de ortak bir jeopolitik alan yaratabilir.
Tahran’ın uzun vadeli kaygısının yalnızca yeni bir devlet kurulması ihtimali olmadığı düşünülebilir. Daha temel mesele, İran’ın kuzeyinde güçlü bir Türk jeopolitik alanının ortaya çıkmasıdır.
Türkiye Faktörü
Bu noktada Türkiye’nin konumunu da abartmadan değerlendirmek gerekir. Ankara’nın Orta Asya ve Kafkasya politikalarını yalnızca Pan-Türkizm üzerinden açıklamak yeterli değildir. Türkiye açısından Azerbaycan ve Orta Asya enerji, ticaret, savunma sanayii, ulaştırma, diplomasi ve pazar erişimi bakımından önem taşımaktadır. Dolayısıyla Türk dünyası politikası aynı zamanda klasik bir devlet çıkarı politikasıdır.
Ankara’nın İran’la da uzun bir sınırı, kapsamlı ekonomik ilişkileri ve bölgesel güvenlik meseleleri bulunmaktadır. Türkiye ve İran bazı alanlarda rakip, bazı alanlarda ise işbirliği yapan iki bölgesel güçtür. Bu nedenle Türkiye’nin Türk dünyası politikası ile İran politikasını sıfır toplamlı bir mücadele şeklinde okumak yanıltıcı olabilir.
Ancak İran açısından Türkiye’nin kültürel etkisinin başka bir boyutu vardır. Türkiye’nin televizyon dizileri, müziği, turizmi, üniversiteleri, şirketleri, dijital kültürü ve Azerbaycan’la yakın ilişkileri Türkçe konuşan toplumlar üzerinde klasik devlet diplomasisinin ötesinde bir yumuşak güç alanı oluşturmaktadır. Bu etki siyasi olmak zorunda değildir. Ama kimliklerin nasıl hayal edildiğini değiştirebilir.
Bakü’nün İkilemi
Azerbaycan açısından İran Türkleri konusu en az Tahran açısından olduğu kadar hassastır. Azerbaycan milliyetçi çevrelerinde İran’ın kuzeybatısı için zaman zaman “Güney Azerbaycan” ifadesi kullanılmakta ve Aras’ın iki tarafındaki Azerbaycanlıların tarihsel birlikteliğine vurgu yapılmaktadır.
Ancak devlet politikası ile milliyetçi çevrelerin söylemlerini birbirinden ayırmak gerekir. Carnegie Endowment’ın Ocak 2026 tarihli değerlendirmesi bu ayrımı açık biçimde ortaya koymaktadır. Analize göre İran’daki protestolar sırasında bazı Azerbaycanlı milliyetçi çevrelerde “yeniden birleşme” söylemleri görülürken Bakü yönetimi çok daha ihtiyatlı davrandı. Bunun nedenlerinden biri İran’ın istikrarsızlaşmasının Azerbaycan açısından yaratabileceği güvenlik ve ekonomik sonuçlardı.
Bu durum önemli bir gerçeği gösteriyor: Milliyetçi tahayyül ile devlet çıkarı her zaman aynı değildir. İran’ın zayıflaması teorik olarak bazı radikal milliyetçi çevrelerde fırsat olarak görülebilir. Fakat İran’ın parçalanması veya uzun süreli istikrarsızlığa sürüklenmesi Azerbaycan için mülteci hareketlerinden sınır güvenliğine, ticaretten askerî risklere kadar son derece ağır sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle Bakü açısından da İran meselesi romantik milliyetçilikten çok daha karmaşık bir devlet güvenliği problemidir.
İran’ın Asıl Korkusu Pan-Türkizm mi?
Burada temel soruya dönmek gerekir. İran gerçekten Pan-Türkizm tarafından mı tehdit edilmektedir? Yoksa Pan-Türkizm kavramı, Tahran’ın daha geniş bir kimlik ve jeopolitik dönüşümü anlamlandırmak için kullandığı bir güvenlik çerçevesi midir?
İkinci ihtimali göz ardı etmemek gerekir. Çünkü İran’ın karşı karşıya bulunduğu mesele yalnızca dışarıdan gelen bir ideoloji değildir. Asıl mesele içerideki kimliklerin dış dünyayla kurduğu ilişkinin değişmesidir.
Bir zamanlar Tebrizli bir Türk için Türk dünyası büyük ölçüde tarihsel ve kültürel bir kavramdı. Bugün ise sınırın ötesinde bağımsız Azerbaycan vardır. Daha batıda Türkiye vardır. Hazar’ın ötesinde Kazakistan, Türkmenistan, Özbekistan ve Kırgızistan bulunmaktadır. Bunların arasında giderek gelişen diplomatik, ekonomik ve kültürel kurumlar vardır. Türk Devletleri Teşkilatı bu sürecin en görünür örneğidir.
Bu durum otomatik olarak İran’ın parçalanacağı anlamına gelmez. Fakat, İran’daki Türk kimliğinin artık yalnızca İran’ın iç siyasi ve kültürel şartları tarafından şekillendirilmediği anlamına gelmektedir.
2026: Yeni Bir Güvenlik Ortamı
2026 itibarıyla İran’ın güvenlik ortamı önceki yıllardan çok daha ağırdır. Bölgesel savaş, ekonomik baskılar ve İran’ın çevresindeki güvenlik krizleri devletin dış politika hesaplarını daha kırılgan hâle getirmiştir. Reuters’ın 18 Eylül 2026 tarihli haberine göre İran merkezli savaş altı aydır devam ederken çatışmanın askerî ve ekonomik etkileri bölgeye yayılmış durumdadır.
Türk dünyasıyla ilişkiler de bu ortamdan bağımsız değildir. Mart 2026’da Türk Devletleri Teşkilatı dışişleri bakanları, İran topraklarından Türkiye ve Azerbaycan’ın Nahçıvan bölgesine yönelik saldırıları kınayan ortak bir açıklama yayımladı ve Türkiye ile Azerbaycan’ın egemenliği ve güvenliğiyle dayanışma vurgusu yaptı.
Bu gelişme dikkat çekicidir. Çünkü Türk devletleri arasındaki işbirliğinin yalnızca kültür, ticaret ve ulaştırmadan ibaret olmadığını; ciddi bölgesel krizlerde siyasi dayanışma üretebildiğini göstermektedir. Ancak bundan otomatik olarak askerî bir “Türk bloku” sonucuna varmak da doğru olmaz. Türk Devletleri Teşkilatı’nın mevcut kurumsal yapısı bir kolektif savunma ittifakı değildir.
Yine de İran açısından psikolojik eşik değişmektedir. Bir zamanlar kuzey sınırının ötesindeki Türk cumhuriyetleri birbirinden kopuk devletlerdi. Bugün giderek daha fazla birlikte hareket edebilen devletlerdir.
İran’ın Paradoksu
İran’ın Pan-Türkizm karşısındaki en büyük paradoksu burada ortaya çıkar. İran, Türk dünyasını tamamen dışarıda tutamaz. Çünkü Türk dünyasının bir parçası kendi sınırları içerisindedir.
Aynı şekilde İran Türklerini yalnızca güvenlik perspektifinden değerlendirmek de ters sonuç üretebilir. Bir kimlik ne kadar güvenlik problemi olarak görülürse, o kimliğin siyasallaşması ihtimali de o kadar artabilir. İran açısından uzun vadeli mesele bu nedenle Pan-Türkizmi sınırın dışında durdurmak olmayabilir. Asıl mesele, İranlılık kimliğinin Türkçe konuşan vatandaşları için ne kadar kapsayıcı kalacağıdır.
İran Azerbaycanlılarının tarihsel deneyimi burada önemlidir. Tebriz, İran Meşrutiyet Devrimi’nin merkezlerinden biriydi. Azerbaycanlı tüccarlar, din adamları, siyasetçiler, askerler ve aydınlar modern İran’ın oluşumunda önemli roller oynadılar. Tarihsel çalışmalar Azerbaycanlıların İran siyasi kimliğinin oluşumundaki katkılarını açık biçimde ortaya koymaktadır.
Bu tarih, Türklük ile İranlılığın zorunlu olarak birbirini dışlayan kimlikler olmadığını göstermektedir. Fakat tarih hiçbir siyasi birlikteliğin sonsuza kadar kendiliğinden devam edeceğini de garanti etmez. Kimlikler siyasi şartlara göre yeniden şekillenir.
Pan-Türkizmden Daha Büyük Bir Dönüşüm
Belki de İran açısından asıl mesele Pan-Türkizm değildir. Daha büyük dönüşüm, Sovyet sonrası Türk dünyasının yeniden birbirine bağlanmasıdır. 1991’de başlayan süreç bugün yeni bir aşamaya ulaşmıştır.
Bağımsız Türk devletleri artık yalnızca bağımsızlıklarını korumaya çalışan eski Sovyet cumhuriyetleri değildir. Kendi diplomatik kurumlarını, ekonomik ağlarını, enerji güzergâhlarını ve ulaştırma koridorlarını geliştiren devletlerdir. Türkiye’nin Orta Asya’yla ilişkileri derinleşmektedir. Azerbaycan Kafkasya’da daha etkili bir aktör hâline gelmiştir. Orta Koridor Avrupa ile Asya arasındaki alternatif ulaştırma güzergâhlarından biri olarak önem kazanmaktadır.
Türk Devletleri Teşkilatı giderek daha geniş alanlarda kurumsallaşmaktadır. Teşkilatın resmî faaliyet alanlarının siyaset ve ekonomiden gümrük, ulaştırma, enerji, eğitim, medya, bilişim, diaspora ve göçe kadar uzanması bunun göstergesidir.
Bunların hiçbirinin tek başına Pan-Türkizm olarak tanımlanması gerekmez. Fakat hepsi birlikte düşünüldüğünde yeni bir jeopolitik gerçeklik ortaya çıkmaktadır: Türk dünyası artık yalnızca kültürel bir kavram değildir. Yavaş yavaş ekonomik ve siyasi bir coğrafyaya dönüşmektedir. Ve İran bu coğrafyanın hemen kenarında değil, kısmen içinde bulunmaktadır.
Aras’ın İki Tarafı
İran’ın geleceği yalnızca Washington, Moskova, Pekin veya Tel Aviv ile ilişkileri üzerinden belirlenmeyecek. İran’ın kuzeyinde sessiz fakat uzun vadeli başka bir dönüşüm yaşanıyor.
Türkiye, Azerbaycan ve Orta Asya Türk devletleri arasındaki ilişkiler giderek kurumsallaşıyor. Ticaret yolları birbirine bağlanıyor. Enerji hatları yeni güzergâhlar oluşturuyor. Ortak kültürel alan genişliyor. Türk Devletleri Teşkilatı bu yakınlaşmanın siyasi çatısını güçlendiriyor.
Bu dönüşümün İran için ne anlama geleceğini yalnızca “Pan-Türkist tehdit” kavramıyla açıklamak yeterli değildir. Çünkü İran’ın meselesi dışarıdan gelen bir Türk dünyasıyla karşılaşması değildir. İran zaten yüzyıllardır bu dünyanın bir parçasıyla birlikte yaşamaktadır.
Asıl soru şudur: İran, kendi Türk kimliğini gelecekte nasıl yönetecek?
Eğer İranlılık; Farsçanın yanında Türkçeyi, Kürtçeyi, Arapçayı ve ülkenin diğer kültürel kimliklerini taşıyabilecek kadar geniş bir ortak siyasi kimlik olarak kalabilirse, Türk dünyasının yükselişi İran için zorunlu olarak varoluşsal bir tehdit oluşturmayabilir.
Fakat kimlik talepleri giderek daha fazla güvenlik meselesi olarak görülür, kültürel talepler dış müdahaleyle özdeşleştirilir ve İran’ın çok kimlikli toplumsal yapısı tek biçimli bir ulusal anlatıya sıkııştırılırsa, dışarıdaki gelişmeler içeride daha güçlü yankılar yaratabilir.
Bu nedenle Pan-Türkizmin İran üzerindeki gerçek etkisini belirleyecek olan yalnızca Ankara’nın veya Bakü’nün ne yaptığı değildir. Tahran’ın kendi vatandaşlarıyla nasıl bir ilişki kurduğu da en az bunun kadar önemlidir.
Aras Nehri iki siyasi coğrafyayı birbirinden ayırabilir. Fakat dili, kültürü ve tarihsel hafızayı bütünüyle ayıramaz. İran’ın önündeki temel mesele de belki tam olarak budur.
Bir yanda yüzyıllardır İran devletinin içinde yaşayan ve İran tarihinin şekillenmesine katkıda bulunan Türk toplulukları; diğer yanda sınırların ötesinde giderek kurumsallaşan yeni bir Türk dünyası vardır.
İkisinin arasındaki ilişkinin gelecekte çatışma mı, kültürel etkileşim mi, ekonomik entegrasyon mu yoksa bunların karmaşık bir bileşimi mi olacağını bugünden kesin biçimde söylemek mümkün değildir.
Fakat bir şey açıktır: 21. yüzyıl İran’ını anlamak isteyenlerin yalnızca Basra Körfezi’ne değil, Aras’ın ötesine de bakması gerekecektir.