Pakistan Hiç Bu Kadar Önemli Görünmemişti

Söylenegeldiği üzere, Pakistan’ın en başından beri değişmeyen gerçeği hep şu üç “A” üzerine kurulu olmuştur: Allah, Ordu ve Amerika (Allah, Army, America). Donald Trump’ın İran’a karşı yürüttüğü sıcak savaşın resmen sona ermesi, görünüşe göre bunlara dördüncü bir “A” daha ekledi: Atılganlık (Assertiveness).

Pakistan, hem 8 Nisan’daki ABD-İran ateşkesine hem de İslamabad Mutabakat Zaptı adı verilen belge kapsamında çatışmaların uzun vadeli olarak durdurulmasına aracılık etti. Ardından 21 Haziran’da İsviçre’de yapılan görüşmelerde de arabuluculuk yaptı.

Bu müzakerelerin sosyal medyada çok sayıda fotoğraf ve videoyla kayda geçen önemli anları, Pakistan’ı olumlu ve etkileyici bir ışık altında yansıtıyor. Başkan Yardımcısı JD Vance’in başkanlık ettiği ABD heyeti Pakistanlılarla sıcak bir şekilde kucaklaştı ve onlara defalarca teşekkür etti. Genelkurmay Başkanına atıfta bulunan Vance, “Hayatımda çok ama çok önemli iki kişi var; biri Hintli, diğeri Pakistanlı. Hintli olan eşim, Pakistanlı olan ise Mareşal Munir” diyerek şaka yaptı. Meclis Başkanı Muhammed Bakır Galibaf liderliğindeki İran heyeti de Pakistanlı liderlere benzer şekilde sıcak davrandı; ancak çok daha az şakacıydılar. Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif ise Katar Emiri ile yaptığı “son derece samimi telefon görüşmesiyle” övündü.

 

Bununla övünmekte haklı da olabilir. Yaklaşık yarım yüzyıldır birbirine düşman olan Amerika Birleşik Devletleri ile İran arasında vazgeçilmez bir arabulucu olarak elde ettiği başarı, Pakistan’a büyük övgü ve uluslararası iyi niyet kazandırdı. Pakistan’ın kurucusu Muhammed Ali Cinnah, ülkesinin “dünyanın ekseni” olması yönünde cesur bir hedef ortaya koymuştu. Kuruluşunun üzerinden yaklaşık 80 yıl geçtikten sonra Pakistan nihayet bu vizyonu gerçekleştirmeye yaklaşmış olabilir.

 

Elbette daha önce de, özellikle 1972’de Richard Nixon’ın, görevdeki ilk ABD başkanı olarak Çin Halk Cumhuriyeti topraklarına ayak bastığı o şaşırtıcı anın arka kapı diplomasisini yürüterek arabuluculuk rolü oynamıştı. Ayrıca Sovyetler Birliği’nin Afganistan işgalini sona erdiren 1988 Cenevre Anlaşmaları’nda da önemli bir rol oynadı.

 

Ancak bu kez durum farklı hissettiriyor; Pakistan her zamankinden daha özgüvenli görünüyor. Köklü siyasi ve ekonomik sorunlarla boğuşan bir ülke için bu durum tuhaf görünebilir. Sonuçta, 1950’lerden bu yana Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) 25. kredi programı kapsamındadır. Ayrıca, bir Pakistanlı analistin ifadesiyle, seçimlerin “askeri hegemonya ve zayıf kurumlar” ile birleştirilmesi anlamına gelen ülkenin derinlikli bir şekilde “Pakistan’a özgü nitelikler” taşıyan bir demokrasiye dönüşmesi hususunda genel bir huzursuzluk hakim.

 

Bununla birlikte, Pakistan’ın kendisine bakışı ve dünyayla ilişki kurma biçimi gerçekten değişmiş görünmektedir. Eski ABD Büyükelçisi Husain Haqqani, samimi bir dille kaleme aldığı Magnificent Delusion (Muazzam Yanılsama) adlı kitabında işlerin geçmişte nasıl yürüdüğünü şöyle anlatıyor: Cinnah, Pakistan devletinin kuruluşundan bir ay kadar sonra, Eylül 1947’de Amerika’dan dudak uçuklatan bir meblağ olan 2 milyar dolar talep etmişti (ilk yıl yalnızca 10 milyon dolar alabilmişti). Pakistan’ın kuruluşunun ilk günlerinde Karaçi’den Washington’a en sık giden kişi, yardım talebinde bulunan Pakistan Maliye Bakanıydı.

 

Şu anda öne çıkarılan temel tanıtım argümanı, Pakistan’ın Orta Doğu ile Güney Asya’nın kesişim noktasındaki stratejik konumu ve bunun sayesinde hem Çin ile yakın ilişkilerini hem de Trump dönemi Amerika’sı ile yeniden canlanan ilişkilerini dengede tutabilmesidir. Pakistan Ortadoğu’da yer almasa da, uzun zamandır bölgedeki önemli aktörlerle güçlü ilişkilere sahiptir. Ayrıca iki ay önce kurulan ve tamamı ya güçlü ordulara ya da büyük mali kaynaklara sahip Suudi Arabistan, Mısır ve Türkiye’nin de yer aldığı R-4 (Regional-4) adı verilen Müslüman ülkeler grubunun önde gelen üyelerinden biridir. Amerikalı ve İranlı yetkililerin Pakistan’ın aracılık ettiği görüşmeler için İsviçre’ye ulaştıkları sırada, R-4 dışişleri bakanları da Şubat ayından bu yana gerçekleştirdikleri dördüncü toplantıyı yapıyorlardı.

 

Pakistan aynı zamanda Müslüman dünyanın nükleer silahlara sahip tek devletidir ve bu da onu güvenlik garantileri sağlamak için uygun bir konuma yerleştirmektedir; nitekim İsrail’in Eylül 2025’te Hamas liderliğine düzenlediği hava saldırısından sonraki günlerde Suudi Arabistan ile böyle bir güvenlik garantisini resmileştirmiştir. Daha önce İsrail Ulusal Güvenlik Konseyi’nde görev yapmış olan Yoel Guzansky, bir keresinde Pakistan’ın Suudi Arabistan’a “açıkça bir ‘nükleer şemsiye’ sağlaması” ihtimali üzerine fikir yürütmüştü. Türkiye’nin Pakistan-Suudi Arabistan savunma ittifakına katılma ihtimaliyle birlikte-ki Türk Dışişleri Bakanı beş ay önce tam da bu konuda “görüşme ve müzakerelerin sürdüğünü” ifade etmişti-yeni bir saflaşma gündeme gelebilir. Artan endişenin bir işareti olarak eski İsrail Başbakanı Naftali Bennett, “Türkiye yeni İran’dır” uyarısında bulundu ve Türkiye’nin “Suudi Arabistan’ı bize karşı döndürmeye ve nükleer silahlı Pakistan ile düşmanca bir Sünni ekseni kurmaya çalıştığını” iddia etti.

 

İsrail’in endişesine rağmen, Trump yönetiminin Pakistan’ın nüfuzunun artmasına izin vermek için nedenleri var: Hindistan’ın bölgedeki baskın güç haline gelmesini istememektedir. ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Christopher Landau, yakın zamanda Yeni Delhi’ye gerçekleştirdiği bir ziyarette şunları ifade etti: “Çin’in tüm pazarları geliştirmesine izin verip ardından “pek çok ticari alanda” ABD’yi “geride bırakmasına” yol açarak yaptığımız hataları Hindistan ile tekrarlamayacağız.

 

Trump yalnızca Hindistan ile ilişki kurmak isteyen önceki yönetimlerin onlarca yıllık sabırlı çalışmalarını tersine çevirmekle kalmamış, aynı zamanda Pakistan’ın güçlü Mareşali Asım Munir’i tercih ettiğini de açıkça göstermiştir. Pakistan da buna büyük miktarda övgüyle karşılık vermiş, Trump’ı “Güney Asya’nın kurtarıcısı” olarak nitelendirmiş ve onu Nobel Barış Ödülü’ne aday göstermiştir.

 

Yakınlığın bir başka nedeni de, Taliban’n Afganistan’ı yeniden ele geçirmesinden yaklaşık beş yıl sonra, Amerika Birleşik Devletleri ile Pakistan’ın nihayet Taliban konusunda aynı sayfada buluşmuş olmalarıdır. İslamabad ile Kabil arasındaki ilişkilerin darmadağın olduğu bir sır değil. Taraflar birbirini, kendi topraklarında ölümcül saldırılar düzenleyen militanlara ev sahipliği yapmakla suçluyor. Pakistan’ın Taliban ile uzun süren ittifakının bozulması dolayısıyla Amerika Birleşik Devletleri ile başarılı yeni bir ilişki kurması nihai bir avantaj olabilir. Eski diplomat Ted Craig’in belirttiği gibi, Pakistan’ın Taliban 2.0’a yönelik duyduğu “hayal kırıklığı”, ülkenin bu gruba artık hoşgörü göstermemesine yol açmıştır ve Pakistan ordusu da genel olarak “İslamcı militanlığa verdiği maliyetli desteği” azaltmıştır. Bu durum, Pakistan güvenlik yapılanması ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki temel sürtüşme noktasını ortadan kaldırmıştır.

 

ABD-İran geçici anlaşmasının geleceğinde ne olacağı açık değildir. Anlaşma, nükleer denetimler, uranyum zenginleştirme sınırları, İran’ın balistik füze programı, Hürmüz Boğazı’nın idaresi ve yaptırımların kaldırılmasıyla yakında serbest bırakılacak milyarlarca doları İran’ın nasıl harcayacağı gibi en çetin meseleleri çözmemektedir. Bu arada, İsrail’in Lübnan’daki operasyonları bütün süreci raydan çıkarabilir, Trump ülke içinde eleştirilerle karşı karşıyadır ve Tahran’da “Büyük Şeytan” ile görüşülmesine yönelik düşük düzeyli de olsa bir hoşnutsuzluk hissedilmektedir.

Ancak bundan sonra ne olursa olsun, bu anlaşmadan kazançlı çıkan bir taraf var: Pakistan.

 

*Rashmee Roshan Lall, gazeteci ve akademisyendir.

 

Kaynak: https://www.persuasion.community/p/pakistan-has-never-looked-so-important

Tercüme: Ali Karakuş