Özgürlüğün Arkeolojisi: Birey-Siyaset-Adalet-Ahlak

Özgürlük kavramı, bugün küresel emperyalist programın meşrulaştırıcı bir sloganı olarak kullanılmaktadır. Emperyalizm, tarih boyunca işgal, istila, sömürü ve egemenlik amacıyla insanlığın bir çok değerini ve sembolünü kullanmaktan geri kalmamıştır. Tarihin efendi-köle çatışması, kurumsal dinlere karşı inanç özgürlüğü ve devletlere karşı bireysel ve toplumsal özgürlük mücadeleleri ile dolu olduğu göz önüne alınırsa, bu kavramın emperyalist kullanımına karşı, insanlık adına asli manasına yeniden kavuşturmak elzemdir.

Batılılaşma sürecinde Yeni Osmanlı aydın kuşağın, II. Abdulhamid istibdadına karşı hürriyet kavramını öne çıkartarak mücadele ettiği yakın tarihimizden bugüne kadar bu kavramın kullanım biçimi çok fazla değişmiştir. Farklı toplumsal ve ideolojik kesimler, bu kavram üzerinden kendi özel gündemlerini açmaya çalışmış, farklı meslek ve meşrep sahipleri de özgürlük-hürriyet kavramını kendi nosyonları doğrultusunda tanımlamıştır. Örneğin hukukçu nosyonu ile siyasi yasaklı bir liderin hürriyet davası tabii olarak farklı manalar taşımıştır.

Kadim geleneğimiz içinde köle olmama durumunu ifade eden hukuk ağırlıklı bir kavram olarak hürriyetin, modern dönemde daha bireysel ve varoluşsal bir muhteva kazandığı bilinmektedir. Politik muhalefet gruplarının, bu modern manayı da içerecek tarzda ve kendi amaçlarının vazgeçilmez bir unsuru olarak hürriyet kavramını bayraklaştırdıkları da malumdur. Bunun yanında kapitalist sistem de, liberal söylemin içini boşaltarak özgürlük kavramını kendine mal etmeye çalışmaktadır. Tüketimci konformist kültürün yayılmasını özgürleşme olarak yorumlayan kapitalist sınıflar, özgürlüğün ancak kapitalizmin piyasacılığı içinde sağlanabilecek bir amaç olduğunu propaganda etmektedir.

Özgürlük kavramı, siyasal içeriği ile devlete karşı kullanılırken, ahlaki temelde ise dine karşı kullanılır olmuştur. Dinsel ahlakın sınırlarını sorgulayan farklı çevreler, dinle özgürlüğü birbirinin zıddı imiş gibi değerlendirmektedir. Özgürlüğü bu bağlamda her istediğini yapma serbestisi olarak yorumlama tarzı, daha çok din karşıtı çevrelere özgüdür. Bütün bu farklı mana ve kullanım biçimleriyle özgürlük kavramı, insanlığın gündeminde ilk sıralarda kalmayı sürdürecektir. Üzerinde herkesin ittifak ettiği bir özgürlük tanımı olmamakla birlikte, ana hatlarıyla modern tarih içinde şekillenen manasıyla özgürlük, en yaygın kullanıma sahiptir. Bu kullanım, demokrasi kavramı ile birlikte ve demokratik hakların genişletilmesi bağlamında yaygınlık kazanmıştır. Birey ve grupların demokratik hak ve özgürlüklerinin genişletilmesi, esasen sıradan insanlardan çok, burjuva sınıfının kendi sınıfsal hareket alanının genişletilmesini ifade etmekle birlikte, bu sınıfın çıkarlarıyla paralel kitlelerin özgürlüklerinin gelişmesini de getirmektedir.

Görüldüğü gibi özgürlük, Fransız İhtilali’nden beri insanlığın ortak gündemi olmakla birlikte, ortak mana ve içeriğe sahip değildir. Yine de insanlığın özgürleşme yönünde yol alması ve yüzünü kapalı, tutucu ve donuklaştırıcı değerlere değil de söylem düzeyinde bile olsa özgürlüğe dönmesi, önemli bir aşamadır.

Özgürlük kavramını, her şeyden önce insanlığın ortak talebi ve değeri olarak kabullenmek ve bu kavramı insan merkezli bir muhteva ile manalandırmak gerekmektedir. Özellikle Doğu-İslam kültürü bağlamında özgürlük kavramının yeniden ele alınarak toplumsal ve bireysel gelişmenin manivelası kılınması şarttır. Çünkü, yaşadığımız toplumsal çerçevenin temel sorunları, bir şekilde özgürlükle teğet geçmekte, daha doğrusu özgürlük, bir çok asli problemin tam ortasında duran temel bir sorunsal olarak karşımıza çıkmaktadır.

Özgürlük sorununu birkaç başlık altında ele alarak tartışmak ve sonuçta bu başlıkların da ifade ettiği problemlerin çözümü için daha elverişli, pratik ve anlamlı bir kavram-değere dönüştürmek gerekmektedir.

 

Tanrı Telakkisi ve Özgürlük

Organik bir bütünlük olarak her toplumun sosyo-kültürel yapısı ile siyasal düzeni arasında karşılıklı bir belirlenim/etkileşim ilişkisi vardır. Siyasetin, bir güç temerküzü ve dağılım süreci olarak şekillendiği her durumda bu ilişkinin niteliği, bütün bir toplumsal yapıya ilişkin ipuçları verir.

Birbiriyle bağlantılı olsa da, üretim tarzı, coğrafi koşullar, kültürel gelenekler, inanç sistemi gibi farklı faktörler, ayrı ve değişik dozajlarda siyasal alanı etkiler. Bu anlamda siyaset ve bağlantılı olarak yönetim, devlet, idari yapı üzerine söylenecek her sözün doğrudan tek tek her bireye uzanan çağrışımları olacaktır. Bireylerin en yaygın ya da benzer karaktere sahip “ortak” yönlerinin, bu etkileşimde en etkin role sahip olması da doğaldır.

Bu bağlamda, “toplumsal” olma niteliğine sahip olan, yani en yaygın özellik durumundaki faktörlerin, siyasetin doğasını belirlemede kritik bir role sahip olacağını söylemek yanlış olmayacaktır.

Sosyo-kültürel yapının en yaygın ve ortak faktörü şüphesiz inanç sistemidir. İnsanların zihniyet dünyası esas olarak taşıdıkları inanç sistemi tarafından şekillenir. Burada kastedilen dar anlamda dini inanç değil, bizatihi herhangi bir şeye inanma-bağlanma tarzıdır. Zira dini inanç daha formel ve öğrenilen bir özellik taşır. Ancak inanç sistemi, dini inançları da etkileyecek ölçüde informel ve köklüdür. Toplumların yaşadıkları coğrafi koşullar, devraldıkları bütün tarihi miras gibi inanç sistemlerinin de ana hatlarını çizmiştir.

Mezopotamya-Akdeniz Havzası, inanç sistemi açısından “tek bir coğrafya ve tarih” olarak ele alınabilir. Zira bu bölgede tarih, birbirini besleyen ve yeniden üreten “aynı olayların” sonsuz tekrarı gibidir. Coğrafya ise, gerek ırmak-dağ-ova-deniz gibi doğa durumunun değişmezleri ve iklim koşulları açısından gerekse göç ve ticaret yollarının devingen karakteri yönünden bu havzada yaşayan her etnisiteden toplumun zihniyet dünyasını belirleyici bir role sahip olmuştur.

Herhangi bir şeye inanma-bağlanma tarzı olarak inanç sisteminin özelliklerini çözümleyebilmek için başvurulacak en elverişli şifre Tanrı telakkisidir. İnsanların ister inansın ister reddetsin, mutlaka bir Tanrı telakkileri ve onunla kurdukları itaat ya da isyan ilişkileri vardır. Toplumların kolektif vicdanı olarak dinlerin de pekiştirme rolü oynadığı bu telakki tarzının analizi, esasen somut olanın yani ekonomik ve politik olanın çözümlenmesini de kolaylaştıracaktır. Tanrı telakkisi, özünde insan ve doğaya ilişkin, hatta bizatihi yaşama ait her şeye ilişkin öğeler taşır. İnsanlar çoğu durumda dinler tarafından ilahi olarak bildirilmiş olana değil, tarih ve coğrafya tarafından belirlenen ve kendi somut gerçekliklerinin çarpıtılarak soyutlaştırılmış sureti olarak temayüz eden bir Tanrı’ya inanırlar. Bu Tanrı, aynı zamanda insanların doğaya ilişkin bilgilerinin sınırı kadar doğaya ait fakat doğadan aşkın bir güçtür. Tanrı, aslında Mezopotamya-Akdeniz Havzası halklarının insana, topluma, devlete ve doğaya ait bilgi ve yargılarının ifadesi gibidir. İlahi dinler, bu bilgi ve yargıların yerine Tanrıya dair gerçek bilgiyi insanlara tanıtmışlar, ancak toplumsal pratik, kendi alışkanlığını zaman içerisinde yeniden ikame ederek ilahi dinin gerçeği yerine sosyo-kültürel metafiziği hakim kılmıştır. Tanrı telakkisi üzerine konuşmak, aslında bu bölgenin tarihi ve toplumsal gerçeği üzerine konuşmaktır.

Örneğin ‘mutlak ve kutsal baba/efendi’ imajı olan bir Tanrı fikrinin gerisinde erkek egemen bir toplumsal kültür, otoriter bir devlet, katı ve ayrımcı bir yöneten/ yönetilen ilişkisi vardır. En önemlisi bu tanrı sadece bir toplumun ya da topluluğun tanrısıdır, tek tek bireylerde karşılığı olan bir tanrı değildir. Oysa, Kuran-ı Kerim’de kendisini tanıtan Allah, evrenseldir, Rahman ve Rahim’dir, insanın dostudur, eleştiriye hatta isyana dahi müsaade etmiştir. O, nurunu tamamlayacaktır. Yani henüz tamamlanmamış, oluş halinde bir sürecin, karanlığa ve kötülüğe karşı mücadele sürecinin tarafıdır. İnsanı yaratarak kendine halife (temsilci) kılmıştır. Doğayı ve diğer canlıları insanın sorumluluğuna emanet etmiştir. İnsanın düşmanı olan şeytanı (kötülüğü) yok etmek için insanın safında ve onun yardımcısı olarak kendisini insana tanıtmaktadır. Kuran-ı Kerim’de kendisini bize tanıtan Allah’ın, toplumsal bilinçaltındaki tanrı telakkisi ile çok az ortak yanı vardır.

Aynı şekilde salt insanın vicdanı ile tarih ve toplumun acımasız gerçekliğinin ürünü olan Tanrı fikri arasında da çelişki vardır.

Belki de bu nedenle insanların çoğu ya Tanrı ile dostluğa dayalı saygı ve sevgi imanı yerine, kölece bir ‘korku imanı’ ilişkisi kurmakta veya işte bu ilişkiden dolayı tanrıya isyan veya inkar etmektedir. Ancak her halükarda zihniyet dünyasında yer etmiş olan Tanrısallık fikri, bir düşünme biçimi olarak beyinleri programlamakta ve bütün toplumsal ilişkiler bu programın değişmez formatları üzerinden kurulmaktadır. Bu coğrafyada yaşayan insanların otoriter olmayan ilişkiler kuramamaları ya da özgür birey olamamalarının gerisinde, insanların zihinlerindeki programın dışında düşünememelerinin, o programın korkutucu ve yıkıcı etkisinin dışına çıkmaya cesaret edememelerinin payı vardır. Yine sabit ve değişmez bir doğa felsefesi ve bunun sonucunda aynı olanın sonsuz tekrarına dayalı siyasi-ekonomik düzenlerin varlığında da sabit ve değişmez Tanrı telakkisinin payı vardır. Tamamen totolojik, kapalı, sabit ve mutlak bir düşünme tarzına sahip olan toplumların aynı özellikte bir Tanrı’ya inanmaları tesadüf değildir.

Mezopotamya-Akdeniz Havzası’nda bilinen tarih içerisinde, yani beş bin yıl boyunca farklı kavimler ve imparatorluk düzenleri olsa dahi inanılan tanrıların benzerliği ve o tanrılarla insanların ilişkisinin değişmemesi söz konusudur. Bölgedeki tanrılar panteonunda gök, yer, yeraltı, bereket, aşk, savaş, iyilik-kötülük vb. fonksiyonlarıyla özdeş tanrılar var olmuştur. Bu Tanrıların bir kısmı insanın ulaşamayacağı ve çözümleyemediği doğa güçleri (Güneş, Ay, yıldızlar)dır. Bir kısmı ise insanların hayatını yönlendiren daha somut ilişkilere müdahale eden, ettiği görülen/tecrübe edilen ‘insan-tanrılar’ yani hükümdarlardır. İkinciler mutlaka birincilerden referans alan ve onlarla akraba olan yani normal insanlardan üstün ve ayrıcalıklı varlıklardır.

İran-Sümer-Babil-Akad geleneğinde Tanrı-kral, kadim Mısır’da Tanrı’nın (Güneşin) oğlu kral ve Roma’da ölen imparatorun tanrılaştırılması (August) söz konusu olmuştur.

Tanrı-kral anlayışı, Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam’ın etkisiyle giderek “teorik bir sınırlamaya” tabi tutulmuş ve “kutsal devlet-kutsal yönetici” telakkisi gelişmiştir. Son 2000 yıllık tarih, modern döneme kadar gerek Hıristiyan gerekse Müslüman toplumlarda kutsal devlet’lerin ve temsili olarak tanrısal liderlerin tarihidir. Bu anlayış eskisi kadar olmasa da bugün de etkisini sürdürmektedir.

Kutsal hiyerarşi, kadim örf ve sınırları olmayan hegemonya tarzı, hem devlet nezdinde hem de bütün toplumsal ilişkiler içerisinde yeniden üretilerek varlığını sürdürür. Özgürlük sorunu, işte bu kadim gelenek içerisinde ortaya çıkar ve ancak bu geleneğin özelliklerine nispetle çözümlenebilir.

Allah, bir varlık ve oluştur. Dinamiktir, her an yenilenmekte, daima kendini oluşturmaktadır. Alemin ve insanın hem içindedir hem dışındadır. Var olan her şey O’ndan doğar ve O’na döner. O, her şeyden münezzehtir. Her şeye hakimdir. Her şeyin ötesindedir. Her şeyin içindedir. İnsan, O’nun cüzi iradesidir. Sorumluluk ve ehliyet sahibi olan tek yaratılmış varlık insandır. Allah, insanı yaratılmışların en üstünü kılmıştır. İnsanın bu üstünlüğü, bir sorumluluk gerektirir. Doğa’nın, diğer yaratılmışların ve kendisinin sorumluluğudur bu. İnsanın var oluş amacı, bu sorumluluk idraki içinde kendini gerçekleştirmek, geçici dünya hayatının imkanlarını kullanarak kalıcı var oluşunu sağlamaktır. Allah, insana ebedi bir var olma ve kendisi için olma fırsatı sunmuştur. Dünya hayatı işte bu fırsat ve imkanın mekanıdır. Ölüm, sadece bir boyut değiştirmektir ve Allah şuuru, bu ahiret şuuruyla birlikte insanın varoluş anlamını insana öğretir.

Özgürleşme, işte bu dünya sınırları içerisinde öteyi idrak edebilmek, bunu Allah ve Adem olma şuuru üzerinden yapabilmek demektir. Bu nedenle Allah telakkisi, insan telakkisi demektir ve insanın kendini anlama, yaşamına mana katma ve var oluşunu gerçekleştirme davası, bütün davaların temelidir. Bu bağlamda, özgürleşme, insanlaşmadır, yani doğanın, tarihin, toplumun ve insanın kendi beşer yanının üzerine çıkarak kendi iradesiyle seçebilme ve yapabilme yetisi kazanmadır. Özgürleşme davası, insanı küçülten, ezen ve kullaştıran her şeye itirazla başlar. Bütün olay ve olguları bu ölçüye vurarak yaşama çabasıdır, insanlaşma… Tabi ki, geri dönüşü, kaybedişi ve hedefe ulaşamama ihtimali de vardır. Ama aslolan bu yolda ve doğrultuda yürümek, bu uğurda yaşamaktır. Ahiret, asıl yargı günüdür ve gerçekte kazanıp kaybedenler orada belli olacaktır.

İşte bu nedenle, Allah telakkisi, insan telakkisini ve özgürlük kavramının temel manasını anlamamız için zorunlu bir şuur düzeyidir. İslam’ın tanıttığı Allah, tarihsel tortularından ve tarım çağlarının otoriter baba figüründen arındırılarak, gerçek özüne, rahman ve rahim oluşuna ve birliğine vurgu yapan Kur’ani manasıyla algılanmalıdır. Ancak bu Allah şuuru, Adem’i özgürleştirebilir ve özgürlüğü insanlaşma çabası olarak tüm insanların ortak davası kılabilir.

 

ÖZGÜRLEŞME NASIL GERÇEKLEŞİR?

Özgürlük; bir praksis ilkesidir. Pratik koşullar ve olgular içerisinde konuşulabilir. Bu nedenle, özgürlük sorununu öncelikle tarihsel pratiğin ve toplumsal koşulların analizi içinde ele almak gerekir.

Mezopotamya-Akdeniz Havzası’nda tarih; din ve devlet halinde gerçekleşir ve insan bir özne olarak açığa çıkamaz. Felsefe ve politika, mitoloji ve teoloji olarak ve teolojik bir dille konuşur. İnsan, tarihin ürettiği büyük ve kutsal bütünlerin nesnesi olarak var olabilir. Bunun dışında var oluş ve kendini ifade imkanı zayıftır. Bu anlamda özgürleşme, yaşadığımız coğrafyada tamamen pratik bir sorundur ve insan’ın kendisi olarak var olmasını, kendini ifade edebilmesini ve bağımlılıklardan koparak kendi özerk var oluşunu gerçekleştirebilmesini sağlayan politik bir eylemdir. Ancak praksis içerisinde kurulabilecek yeni koşullar dolayımıyla yeni bir var olma kanalı ortaya çıkabilir. Özgürlük, ülkemizde, bu nedenle Stoacı anlamda metafizik bir fantezi ya da Batılı anlamda bir insan hakları sorunu değil, tamamen ontolojik ve politik bir gelişme ilkesidir. Yaşadığımız toplumda sırasıyla ekmek, güvenlik ve adalet olarak talep edilen yaşamsal ihtiyaçlar skalası, insanı var edecek özgürlük ilkesini içermediği sürece daima talep edilme düzeyinde kalan temel sorunlar olmayı sürdürecektir. Zira, özgürleşme mücadelesinin ve özgür insanın olmadığı her durumda, sadece ekmek, güvenlik ve adalet talebi; insanı nesneleştiren büyük bütünlerin kadim düzenini sürdürmeye yaramakta, totolojik bir çıkmazın araçları haline gelmektedir.

Böylece insanlar, rızk dağıtan, istikrar ve adalet vaad eden otoritelere boyun eğmeyi sürdürecek ve iktidarlar da bu ihtiyaçlar temelinde insanları kullaştıracaktır. Bu fasit daire, tarihimizin temel çelişkisidir ve ancak özgürlükle aşılabilir. Özgürlük, temelde insanı kullaştıran, beşerleştiren her tür etkenden arınma, yani insanlaşmadır.

Özgürlüğün anahtarı “sahip olma”dır. Mülkün, dinin ve devletin sahibi olmak, Türkiye insanının tarihsel yapısını değiştirecek en köklü özgürleşme adımıdır. Bu üç temel olguyla kurulmuş olan esaret ilişkisinin tersyüz edilmesi ve bir özne olarak, bir sahip-efendi olarak yeni bir ilişki tarzının geliştirilmesi, pratik özgürleşme çabasının özüdür. Bu anlamda ülkemizde özgürleşme sorunu bireysel olmaktan çok toplumsal bir sorundur ve ancak topyekün değişim adımlarıyla gerçekleşebilir.

Sosyo-ekonomik yapımız, Osmanlı’dan beri bir savaş örgütü olarak örgütlenmiş devletin mutlak mülk sahibi olduğu, din’in de devletin bir organı olarak kurumsallaştığı uzun bir tarihi sürecin devamıdır. Özellikle Tımar sisteminin ve Ahilik geleneğinin bozulduğu son dönem Osmanlı ekonomik düzeni, kamu mülkünün belirli ailelere kiralanmasına dayalı iltizam sistemiyle imtiyazlı grupların doğmasına yol açmıştır. Bu süreç, mülkün devlete ait olmasının, toplumsal eşitlik ve adalete uygun bir kamusal düzen yerine, devleti elinde tutan zümrelerin istismarına kapı açan yeni tip bir adaletsizliğin gelişmesine imkan vermiştir. Öyle ki, devletlü elitle başı hoş olmayanlar, yakın durmayanlar, saraya ve başkente uzak olan bölgeler ve sıradan halk yığınları, sadece devlet dolayımı ile yürüyen ekonomik düzenin dışına atılmış ve zamanla politik olarak da dışlanmışlardır. Yani, etkilerini halen yaşadığımız sosyal altyapı, Osmanlı düzeninin bozulmuş biçiminin ürünüdür. Mülkün devlete ait olması, ilk Selçuklu-Osmanlı devrindeki kamucu-halkçı karakterini kaybetmiş, tam manasıyla imtiyazlı seçkinlerin istismarına dayalı sahte devletçilik görünümlü oligarşik bir düzen egemen olmuştur.

Son iki yüz yıllık Batılılaşma süreci de bu alt yapıdan çok görüntüyü değiştirmeye odaklanmış ve Cumhuriyet dönemi dahi, burjuvazi yaratarak mülkü, laiklik yoluyla da dini devletten özerkleştirme yönündeki adımlara rağmen tam tersi sonuçlar doğurmuştur. Hem yeni burjuvazi hem de din, sadece kurumsal varlıkları ile değil, geliştirdikleri ideolojik-politik ve kültürel sonuçlarla da işte bu seçkinlerin mülküne dönüşen ‘devlet’i tahkim eden ve pekiştiren misyonlar üstlenmiştir. Esasen iki yüz yıl önceki modernleşme tercihi dahi bireyi ve toplumu geliştirmekten çok devleti yenileme ve güçlendirmeye ayarlanmış bir güvenlik politikası olduğundan, Türk modernleşmesi bütün aksi söylemine rağmen, eski düzenin yeniden üretilmesini de içeren bir değişim modeli olmuştur.

İki yüz yıl sonra, bugün oligarşik bir saltanat, tekelci ekonomik düzen, otoriter devlet, devletin şubeleri gibi partiler, dernekler, sendikalar, vakıflar, cemaatler, örgütler, odalar, barolar, üniversiteler… vardır ve hiçbirinin içerisinde özerk alan yoktur. Değişen tek şey görüntülerin mutlak ve keskin ölçülerle farklılaşmasıdır.

İnsanın bütün maddi ve manevi hususiyetiyle ortaya çıkması, şahsiyet sahibi olması, kendini üretim, zanaat, sanat ve ahlak düzeyinde gerçekleştirmesi manasında özgürleşme, öncelikle belirli ellerin mülküne dönüşmüş olan devletin, din’in ve mülk’ün bütün toplumun mülküne dönüştürülmesi sorununu çözmekle eşanlamlı bir meseledir.

 

SAHİP OLARAK ÖZGÜRLEŞMEK

 

Mülk’ün Sahibi Olmak

Bütün kapitalistleşme çabalarına rağmen, Türkiye’de ekonomi hala ve esas olarak devletin rızk dağıtması ve toplumun da devletten beslenmesi olarak kurumlaşmıştır. Kapitalizmin altın kuralı olan sermaye birikimi yerine Ortaçağ’ın “mülk birikimi” anlayışı egemendir. Bu nedenle kapitalist ticaretin dolaşım ve değişim aracı olarak “para” dahi, bizatihi “mal” hüviyetinde biriktirilen ve çoğunlukla kendi başına bir “mülk” olarak “saklanan” bir değerdir. Toplum, zorla ve bazen de zor yoluyla elde edip biriktirdiği mülkün esiri olur ve insanlar sahip oldukları bu mülkleri tarafından yönetilen nesne konumuna düşer.

Mülksüz bir geçmişten mülk biriktirme şehvetine dönüşen süreç, ‘insan’ın nesneleşmesi, araçlaşması, değersizleşmesi ve kullaşmasının yeni biçimlerini de üretmektedir. Zorunlu olarak üretim ve çalışmaya dayalı az sayıdaki sektör haricinde, hemen bütün ekonomi, işte bu modern görünümlü “mülk”e bağımlı saadet zinciri karakterli ilişkilerden oluşur. Sonuçta bu ülkede, küçük ya da büyük, her düzeyde mülk sahibi olmak, mülkün esiri olmaktır. Oysa gerçek anlamda “mülk’e sahip olma”, insana güven duygusu veren, yaratıcılığını artıran, ufkunu ve yeteneklerini geliştiren, korkularını yenmesini sağlayan, ortaklık ve girişimcilik ruhu kazandıran bir duygudur.

Mülk’ün sahibi olmanın iki yolu vardır: Birincisi onu emek ve yetenekle kazanmak, ikincisi de, bu kazanma süreci de dahil tüm yaşamı Adem olma fırsatı olarak gören tevhidi bir dünya görüşüne sahip olmaktır. Emeksiz ve yeteneksiz yani haram kazanç, mutlaka insanı kendine kullaştırır. Tevhid ve Adem şuuru olmayan bir insan illa ki, kazandıklarıyla böbürlenen, haddini aşan ve başkalarına zarar veren bir kullaşma eğilimi gösterir. Bu nedenle, mülkün sahibi olmak, mülk sahibi olmanın sigortasıdır. Ancak bu iki şart altında elde edilen mülk helaldir. Bu şartları taşımayan mülk, hem başkalarının haklarının çalınması ile elde edildiği için, hem de ona kulluk edileceği için, hırsızlıktır ve haramdır.

Bugün kapitalist mülkiyet anlayışı ve birikim modeli, hırsızlık üzerine kuruludur ve tüm toplumun birbirinin hakkını çalmasına dayalı bir sistemdir. Bu nedenle sadece uyanıklar, ahlaksızlar ve iş bitirici benciller mülk sahibi olabilmektedir. Bunların tümünün mülkü hırsızlık malıdır ve bir şekilde topluma -kamuya- tekrar aktarılmalıdır.

Her bir insanın eşit koşullarda ve emek-yetenek-çaba şartlarını yerine getirerek mülk sahibi olması ve bununla birlikte o mülkünün efendisi olabilmesi, yeni bir ekonomi-politik paradigmayı gerekli kılmaktadır. İşte bu, insanı efendi yapacak paradigma, özgürlüktür. Mülk’ün sahibi olmak, insanı özgürleştiren bir araçtır. Başkalarına muhtaç olmamak, ihtiyaçlarını karşılayabilmek, kimseye minnet duymamak, gelecekten korkmamak, mülkün sahibi olan insanı özgürleştirir. Kendine güven kazandırır ve topluma faydalı olmasını sağlayacak başka eylem ve yeteneklerini geliştirmek için zaman ve fırsat sunar. Bu manada mülk, insanın ihtiyaçlarını karşılayan bir araçtan başka bir şey değildir. Emek ve yetenekle, yani bir meslek sahibi olarak ve çaba göstererek kazanılan servetten, ihtiyaçtan fazlası muhtaçlara dağıtılmalıdır.

Servet birikimi, bencillik, açgözlülük ve başkasına tahakküme yol açar. İnsanın mülkünün sahibi olması, kazandığını aynı emek ve yetenekle kazanacağına ve kazanamadığı durumda diğer insan kardeşlerinin desteğini alacağına ve Allah’ın da yardım edeceğine olan imanı sayesinde gerçekleşir. Fazla olanın dağıtılması, bir yük olarak görülmesi, paylaşma ve dayanışmanın, biriktirme hırsından daha zevkli olduğunun idraki, her şeyin başıdır. Bu ahlak, ancak özgürleşmeyi hayatın manası olarak kavrayan ve mülkle ilişkiyi özgürleşme bağlamında kurabilen Adem olma şuuru ile gerçekleşir. Aksi halde, geçmişte olduğu gibi bugün de insanlık, mal ve mülk uğruna beyhude bir kavganın ve kendini tüketmenin anaforundan kurtulamayacaktır.

 

Din’in Sahibi Olmak

Aynı şekilde, bir din sahibi olmak da, bu ülkede dinin nesnesi olmaya dönüşmüştür. İnsan için yol gösterici ve kurtarıcı bir araç olarak dinle kurulan ilişki tarzı, toplumun yeni bağlanma ve kullaşma mekanizması haline gelmiştir. Özünde kula kulluğu reddeden İslam, toplumun her düzeyde bir otoriteye bağlanma alışkanlığını pekiştiren manevi bir işlev görmeye zorlanmıştır. Bu anlamda İslam’ın özü ve maksadıyla çelişen kurumsal Müslümanlık, bazı yönleriyle, özellikle tutucu biçimleriyle ‘insan’ın nesneleştirilmesine hizmet eder hale gelmiştir.

Sahip olma paradoksu, din konusunda da geçerlidir. İslam gibi özgürlükçü bir dine dayanma iddiasıyla ortaya çıkan, ancak  teslimiyet, kişiye kulluk, kadercilik, itaatkarlık, bağımlılık gibi köleci kurumsal ilişki biçimleri üreten bazı dinsel oluşumlar, din  üzerinden kadim pagan rahip geleneğini yeniden üreten  bir karaktere sahiptir. Bu özelliği ile dini oluşumların çoğu, insanların özgürleşmesinden çok, devletin ve güç sahiplerinin denetim ve disiplin aracı işlevini görmektedir. Çoğu durumda, özellikle Anadolu’da, devletin, politikacıların ve mülk sahiplerinin yarattığı boşlukları doldurmak ve insanları bu  güç merkezlerine itaate alıştırarak teba/reaya/kul halinde tutmak, dinle kurulan bu yanlış ilişki sayesinde mümkün olmaktadır.

Dine yüklenen bu sosyal rol, insanların dini mensubiyetinin sahip olma yerine hiçleşme/yok olmaya dayalı edilgen ilişkilerinin ürünüdür. İslam’ın insana kazandırdığı ‘eşref-i mahlukat’ misyonu ve kişiliği yerine, bu yanlış din anlayışları üzerinden insanlarımızı kuru kalabalık halinde tutacak kullaştırıcı cemaatler yayılmıştır. Bir iman etme biçimi olarak akletmeyi, çalışmayı, dürüstlüğü, onuru, edebi öğütleyen bir dinin mensuplarından cehalet, fanatizm, tembellik, ikiyüzlülük, güce tapma ve dogmatizm üreten mekanizma, adeta tarihin ironisidir. Bu ilişkinin tersyüz edilmesi, hem Batılılaşmayı dinin tasfiyesine indirgeyen politikaların boşa çıkmasını kolaylaştıracak, hem de sahici ve yerli bir modernliğin, milletin asli kimyası olan İslam’ın değer ve dinamiklerinin de  katkısıyla maya tutmasını ve evrenselleşmesini sağlayacaktır.

Din’in asıl sahibi, tabii ki Allah’tır. Bu manada, her şeyin asıl sahibi O’dur. Ve insan yaşamında din dahil her şey, Allah tarafından insanın emrine ve sorumluluğuna verilmiştir. Yani, doğa, eşya ve olgular, beden ve ruh, akıl ve vicdan gibi, peygamberler yoluyla insana bildirilen ölçü, sınırlar, öğüt ve nasihatler yani din de insan için bir vasıtadır. İnsanın, insan olma şuurunu idrak etmesi, Allah’ı ve Allah şuuru üzerinden var oluşunu idrak etmesi, hayat ve ölümün tözsel olarak verilmiş insan olma amacı için geçici bir fırsatlar bütünü olduğunu kavraması için din, yani ilahi mesajlar gönderilmiştir.

Ancak tarih boyunca insanlar, bu mesajları eski animist-paganist alışkanlıklarıyla karıştırarak Allah şuurunu tanrıperestliğe, dini ise kurumsal din adamları düzeneğine benzetmiş, her seferinde tekrar peygamberler gönderilerek bu tahrifat düzeltilmiştir. İslam, ilahi din’in bu manada son düzeltme ve kemale varma halidir. Özü itibariyle kula kulluğa ve her tür paganizme kesin bir reddediş mesajı içeren İslam, din adamları ve devletlerin elinde başka amaçlara hizmet eden bir dogmalar yığınına dönüştürülmüştür. İşte bütün insanlar için inen vahiy mesajına sahip olmak, onu din adamları, devletler ve egemen sınıfların elinden almak ve bütün insanlar için özgürleşmenin ve esenliğin vasıtası kılmak demektir.

Bunun için, her bir insan tekinin Allah’la muhatap olması, Kuran’ı okuması ve yorumlaması, her tür dini bilgi tekelinin ortadan kalkması, din adına konuşma mesleği olan din adamlığı sınıfının tasfiye edilmesi, aklı ve çabası ölçüsünce ve samimiyetle her bir insanın Allah’ın mesajlarını yorumlayarak hayatına rehber edinmesinin önünün açılması gerekmektedir. Din, hayattır ve hayatın doğal akışı içinde toplumların derin ve fıtri ruhu ve sigortası olarak yaşamalıdır.

Din’in sahibi olabilmek, insan için bir yol gösterici, öğüt verici ve şifa verici olarak tanımlanan Kuran’ın aydınlık mesajlarını kılavuz edinmektir. Oysa dinin mensubu olanlar, animist-paganistler gibi, dini teatral, şekilsel ve ayinsel bir dogma halinde güya el üstünde tutuyormuş gibi görünerek, hayatlarının hiçbir anında dine yer vermemektedirler. Din’in özü olan kula kulluğu reddetmek, haram yememek, insanlara zarar vermemek, şahsiyet sahibi olmak, doğaya, kendine ve başkalarına saygı duymak, kötülüklerle mücadele etmek gibi ölçülerle bakıldığında, şekilci din mensuplarının çoğunun sınıfta kalacağı aşikardır. Din’in bu özünü unutarak bir takım görünümlere, tören ve şekillere sıkıca sarılmak olarak yaygınlaşan dindarlık tipi, aslında dinin tasfiye etmeye çalıştığı insan tipinden başka bir şey değildir. Din; devlet ve mülk gibi, sahibi olunmayınca kulu olunan ve faydasından çok zarar veren bir kurum haline gelebilmektedir. Din’e sahip çıkmak, insana, özgürlüğe ve adalete sahip çıkmaktır. Özü bu olan sahipliğin yani gerçek dindarlığın, kabuğu da yansıttığı bu özün dışa vurulması manasına gelecektir. Oysa bugün, sadece kabuğa indirgenmiş, yani dinsel söylemler, semboller ve ayinler halinde yaşayan din, her tür istismara ve imtiyaza kapı açan bir kitlesel hipnozun meşru vasıtası misyonu görmektedir. Sözde dine dayalı hareketlerin zamanla ifade ettikleri dinsel amaçlarının tam tersi çizgilere kolayca savrulmasının nedeni, işte bu özünden kopmuş sahte dinsellik türüdür.

İnsanı Adem olma seviyesinde tutan ahlak, yani içsel etik, bu dinsellik sayesinde adeta sadece bel altının kontrolüne indirgenmiş, insan beyninin, ruhunun, şahsiyetinin ve vicdanının olgunlaşması manasından kopmuştur. Bu kopuş, korku duyulan göksel ve dışsal tanrı telakkisine ve onun mesajının gerçek hayattan kopuk, anlaşılmaz, esrarlı, mucizeli öteler aleminin dili olarak algılanmasına yol açmıştır. Allah ve Adem şuurundan, tevhid ve özgürlükten kopmuş bir dinsellik, sadece egemen sınıfların işine yaramaktadır. Kitleler, bu nedenle köleleşmenin bütün yeni biçimlerine kolayca kapılabilmekte, sürüleşmek göçebelik dönemlerinden daha hızlı ve yaygın hale gelebilmektedir. Oysa, din insanları birey (Adam) yapmanın, toplumları ise adalet ve hukuk yoluna sevk etmenin yani medenileşmenin menfezidir.

 

Devletin Sahibi Olmak

Özgürlük sorununun bir diğer kavşağı, devlettir. Yaşadığımız coğrafyada devlet, bir yönetme aygıtından daha fazla bir şeydir; güç, otorite, hiyerarşi, kutsallık, statü, prestij, statüko, gelenek, hegemonya, yaşatma, öldürme, rızk verme, savaş, barış, dirlik, düzen, disiplin, sadakat, biat, itaat… Devlet, çok şeydir.

İnsan/toplum ve devlet arasında, eğer devlet toplum için bir ‘öteki’ haline gelmişse, daima ters orantı vardır; devlet güçlendikçe, insan/toplum cüceleşir. Halktan kopmuş bir devletin gücü, toplumun güçsüzlüğünü gösterir. Hegemonya itaatten, otorite kölelikten, güç sadakatten doğar. Mülk ve din, son tahlilde devlete tapuludur. Bu nedenle toplumun devletinin sahibi haline gelebilmesi, bu ülkenin siyasi mücadele alanının en temel sorunudur.

Devletin toplum aleyhine bu tarz güçlenişi ve her şeyi kuşatmasının nedeni, öncelikle özünde bulunan  asli amaca, toplumun örgütlenmiş kolektif ruhu olma amacına yabancılaşması nedeniyledir. Devlet, bu yabancılaşma sonucu, tıpkı din’in asli amacına yabancılaşarak bir amaç haline gelip insanüstü bir kuruma dönüşmesi gibi, toplumun üstünde bir aygıta dönüşmüştür. Artık dilimize de yerleşmiş olan devlet ve toplum, devlet ve millet, devlet ve vatandaş şeklindeki kullanımların da gösterdiği gibi, neredeyse devlet diye ayrı ve özgün bir canlı varlık vardır ve toplumla, vatandaşlarıyla ilişkiler kurmakta, bu ilişkilerdeki sorunlar tartışılmaktadır.

Oysa devlet, özünde halkın örgütlü halinden başka bir şey değildir. Devletin doğuşu ve var oluşu, toplumların yerleşik hayata geçişiyle birlikte karmaşıklaşan insan ilişkilerinin düzenlenmesi, sorunların yaratılan bir kamu alanı düzeyinde kolayca çözülmesi ve toplumsal ihtiyaçların bir tür yetki devri yoluyla kamusal görevliler aracılığıyla giderilmesi amacı ve doğal gelişimi sürecinde gerçekleşmiştir. Yine devlet, özünde yerleşik olan ve üreten toplumun malıdır. Kelimenin tam manasıyla devlet bütün topluma ait ortak bir mülktür.

Zaman içinde istismar ve imtiyaz elde eden sınıfların egemen olma ve insanları kullaştırma çabasıyla, devlet bu asli amacı ve misyonundan uzaklaşarak, güç sahiplerinin güçsüzleri yönetmesi ve bu ilişkinin sürekliliğinin mekanı ve aracı haline dönüşmüştür.

İşte devletin sahibi olmak, devleti bu asli amacına geri döndürmektir. Yani, bir grup ya da sınıfın değil, tüm toplumun ortak ve eşit mülkü yapmaktır.

Devlet gücü, birey ve grupların vekaletle devrettiği toplumun gücüdür. Bu gücü topluma karşı kullanmak, egemen sınıfların, yani toplumu kendilerine hizmet eden sürüler olarak görenlerin icadıdır. Toplumdan kopmuş ve yabancılaşmış, gücünü ve işleyişini topluma karşı veya toplum dışı özel-iç kurumsallıklar halinde kullanan bir aygıt artık devlet değil, özel bir güvenlik ve güç örgütü haline dönüşmüş demektir.

Devletin toplum tarafından temellükü, toplumun ve tek tek bireylerin güçlenmesi, kamusal bir ortaklık üzerinden paylaşması ve dayanışması demektir. Bu bağlamda özgürlük, devletin efendisi olan bir toplum yaratır. Ve toplumun efendi olduğu bir devlet, bireylerin üzerinde tahakküm kurmak yerine bireyleri geliştirmek ve güçlendirmek misyonunu üstlenir. Kolektif güç ve imkanları, akıl organizasyonu ile topluma yeniden aktarır. Böyle bir devlet, artık millet demektir. Devletin sahibi olmak, siyasal manada özgürleşmenin temelidir.

Özgürlük, bu nedenle ekmek-güvenlik-adalet ihtiyacının önünde ve bu ihtiyaçların giderilmesi mücadelesinin odağında olması gereken temel bir ilkedir.

Mülkün, dinin ve devletin sahibi olabilme mücadelesi, hem bir var oluş çabası hem de toplumsal gelişme ve ilerlemenin kritik eşiğidir. Dinin sahibi olmak, mülkün sahibi olmak ve devletin sahibi olmak; insanı yücelten, geliştiren ve kişilik kazandıran özgürleşme ilkesinin temelidir. İnsanın gerçekten var olmasıdır. Bir değer, özne ve şahsiyet haline gelmesidir.

 

BİREY’İ ÖRTEN KATMANLAR

Tanrı telakkisinin somut siyasal karşılığı olarak devlet ya da aynı anlama gelen otoriter yapılar ve kadim geleneğin yaratıcısı şüphesiz insanlardır. Ancak paradoksal olarak hem devlet hem de gelenek ya da örf, salt insanı yani bireyi örten, gizleyen ve ortaya çıkmasını engelleyen bir işlev görür.

Birey, ailenin odakta olduğu minimal ilişkilerde kültürel-sosyal örflerin kuşatması altındadır. Devletin odakta olduğu maksimal ilişkilerde ise politik örfün gereklerine uyar. Sonuçta hiçbir toplumsal ilişkide bir özne olarak birey yoktur. Sosyal matris, bireyi örten katmanlardan oluşur. Başka bir deyişle, her tür sosyal kurumlaşma, bireyi etkisizleştirip anonim bütünlerin iradesiz parçası haline getirdikçe maya tutar. Bireylerin irade beyanı, bu düzeni bozucu bir rol oynar. Bu nedenle düzeni bozucu her özgür eylem, sert tedbirlerle karşılanır. Bu sertlik, toplumsal bilinçaltında sessizce onaylanan meşru bir temele sahiptir. Zira her şeyin yerli yerinde ‘durmasına’ dayalı doğal-uyum felsefesi, aykırı ve yeni olana şüphe ile bakar. Tanrısal olan, sabit ve değişmez olandır. Düşünülmemiş olanı düşünmek ve yapılmamış olanı yapmak, en hafifinden ayıp ve en ağırından günahtır!

Devletin ya da daha küçük otoritelerin ve kadim geleneğin bu negatif rolünün arka planında, aslında hem otoritelere hem de örfe rengini veren temel dinamik mülksüzlüğe dayalı tarımsal üretim ilişkileridir. Doğu’nun temel ekonomi-politik düzeni, Mısır’dan İran ve Roma’ya, Selçuklular’dan Osmanlılar’a kadar İkta-Tımar sistemidir. Özünde mülkü tanrı adına devletin yani toplumun ortak malı kabul eden bu sistem, zamanla devlet, toplumun değil de bir zümrenin mülküne dönüşünce amacının tam tersi bir işlev görmeye başlamış ve geniş kitlelerin mülksüzleşmesini sağlar olmuştur. Zeamet denilen, toprağı belirli hizmetler karşılığında belirli ailelere-kişilere kiralamaya dayalı sistem, zamanla devletin vergi toplama ve güvenlik temini gibi işlevlerinin de bu imtiyaza eklenmesiyle adeta devlet eliyle soygun düzenine dönüşmüştür. Bu sapmanın yarattığı kitlesel mülksüzleşme, toplumsal genetiğe devleti ilk fırsatta soyarak hakkını alma iç güdüsü şeklinde işlemiş gibidir. Devlet, modern dönemde dahi, benzer düzeni sürdürmekte, imkan ve imtiyazları belirli zümrelere aktarmakta, geniş kitleler ise, fırsatını buldukça bunun intikamını yolsuzluk, rüşvet, görevi suistimal gibi yollarla almaktadır. Devletin halkı, halkın da devleti soyduğu bu fasit döngü, sonuçta topyekün ülkenin ahlaki tefessühüne yol açmaktadır.

Mülk, tarım toplumlarında temel üretim aracı olarak toprak mülküdür. Savaş yoluyla elde edilir ve ancak devlet tarafından bahşedilince bireysel katma değere dönüşebilen bir lütuftur. Bu nedenle hem klasik anlamda sınıfsal ayrışma ve çatışmalar ortaya çıkmamıştır, hem de mülk sahibi sınıfların üretici rollerinin önü tıkanmıştır.

Mülksüzlük, esas itibariyle bireyin doğumundan itibaren etkisiz hale getirildiği merkezi-güçlü otoriter devletlerin doğuşunun ve değişmez geleneğin devamının alt yapısıdır.

Belki de bu nedenle somut sorunların somut çözümüne dayalı rasyonel akıl gelişmemiştir. Ve insanlar, gerçeği yabancılaştırıp metafizik bir dile dökerek konuşmayı öğrenmişlerdir. Doğu toplumlarında hemen her meselenin din dili ile ifade edilmesi ve hiç bir konunun kendi gerçek dilini bulamaması, bu ekonomik üretim tarzıyla doğrudan bağlantılıdır.

İnsan emeği ve aklının, her durumda daha önemli ve öteki öznelerin (bey’in, aşiretin, liderin, şeyhin, devletin, tanrının) amaçlarına hizmet eden bir araca dönüşmesi söz konusudur. Bu durumda insani olan hiçbir şey, bizatihi kendisi olarak var olamamakta ve illa ki soyut sembol ve kalıplara dökülerek açığa çıkabilmektedir. Doğunun tarihi, bu nedenle bir dinler tarihi olarak gelişmiştir.

Öte yandan kolektif mülkün (verimli toprakların) ganimet olarak savaş dolayımıyla elde edilebilmesinin bu metafizikleştirmede dolaysız bir rolü vardır. Bir savaş aygıtı olarak örgütlenen devletin hem motivasyon öğesi olarak hem de meşrulaştırma yolu olarak savaşı kutsaması bir zorunluluktur. Ölüm, sakatlık, dul ve yetim kalma gibi acıların ancak onlar kadar derin bir duygusallık içerecek metaforlarla hafifletilmesi gerekir. Sembollerin metafizik dili, savaşçı toplumların ayakta kalabilmesinin vazgeçilmez kaynağıdır. Kahramanlık, cesaret, fedakarlık, dayanıklılık gibi erdemler ve kutsal hedefler aslında bir kollektif var oluş nedeni olarak savaşın sürdürülebilmesinin hem nedeni hem de sonucudur.

Tanrı telakkisi, kutsal devlet ve otorite anlayışı, kadim örf, mülksüzlük ve savaşçılığa dayalı üretim tarzı, birbiriyle bağlantılı ve birbirini besleyen katmanlar halinde Mezopotamya-Akdeniz Havzası’nın tarihsel düzenini oluştururlar. Bu düzenin içinde insan yoktur. Birey, üzerini örten bu kalın katmanlar altında erimiştir. Bireyi örten bütün katmanlar, yapıları gereği cezalandırıcı olduğu için, olası bütün bireyleşme çabaları birden fazla kutsalın azabıyla yüz yüze kalır. Anonim akıl, sınırları zorlayanlara karşı bir dizi cezalandırma mekanizmasına sahiptir. Her tür aykırılık ve yenilik, refleksif tepkilerle karşılanır ve dışlanır. Bunun tek istisnası farklılığın ya da yeninin kendisini alternatif bir güç halinde inşa etmesi durumudur. Gücün yeniden temerküzü olarak şekillenen bir çıkışın başarılı olma şansı her zaman vardır ve başarılı olduğu andan itibaren rakibinin yerine ikame olur. Sonuçta düzen değişmez, itaat aktörleri değişir.

Akıl, öznel değil, kollektif olarak çalıştığı için, bu düzenin dönüştürücü bir eleştirisi de ortaya çıkmamıştır. Muhalefet ya da isyan hareketleri dahi, karşı çıktıkları otoritelerin tersinden tekrarı olarak şekillenmiştir. Kolektif aklın totolojik karakteri, her farklılığı ya da yeniliği dahi kendi kapalı çevrimine sokar.

 

TAHAKKÜM VE İKTİDAR

Mezopotamya-Akdeniz Havzası’nda çelişkilerin çatışması sentezi değil dengeyi doğurur. Hiçbir sorun doğal diyalektiği ile sentezlenerek aşılmaz. Kolektif aklın müdahaleleri sonucu sentetik karşıtlıklar üretilerek yapay dengeler oluşturulur ve çözümsüzlüğe bırakılır. Diyalektik çatışmanın yaratıcı sonuçları yerine, yıkıcı, yıpratıcı ve tüketici çelişkiler ortaya çıkar. Bu nedenle kendi gerçek dilini bulamayan ve metafizik sembollerin diline sığınan çelişik tarafların çatışmaları, otoritelerin yeniden tahkimine yol açar.

Siyaset, işte bu denge kurma çabalarının ya da yeniden tahkimin yöntemlerinin adıdır. Bu anlamda güç birikimi ve kullanımı, din, kültürel değerler, ideolojiler, sermaye gibi bütün maddi ve manevi olguları kolaylıkla araçsallaştırarak güce tahvil etme anlamına gelmektedir.

Sonuçta, gerçeğin yabancılaştırılmış dili olarak manevi değerler ikinci bir yabancılaştırmaya uğrayarak siyasetin güç kaynağı haline gelir. Bu durumda siyaset, bir iktidar olma yöntemi değil, zaten çarpıtılmış gerçekliğin tekrardan çarpıtılarak iyice gerçek üstüne dönüştürüldüğü bir simülasyon yöntemidir.

Öte yandan iktidar olunmaz. İktidar zaten vardır, ordadır ve ona itaat edilir, onun bazı gerek şartları yerine getirilir ve sonuçta ona dahil olunur. Onun bir parçası haline gelinir. Siyaset, gerçek anlamıyla sadece iktidara dahil olanların iktidarın gücünden ödünç alarak kullanabilmeleri sırasında ve sadece onların yaptıkları işin adıdır. Bunun dışında özellikle güçsüz ve mülksüzlerin siyaseti, hiçbir gerçekliğe yani sınıfsal ve maddi temellere dayanmadığı için, tümüyle anlamsız ve metafizik bir oyundur. Sınıfsal gerçeklik, bu siyasetin söylem düzeyinde kullandığı metaforlardan öteye bir anlam taşımaz. Modern dönemde dahi sağ partiler sol sınıfsallığı temsil etmiş, sol partiler sağın statükosuna yaslanmıştır. Ya da laik partiler alabildiğine dinsel bir mantık ve dil örgüsüne sahipken, dini partilerin daha sınıfsal olgulara dayandığı görülür. Bu çarpıklığın temelinde, hiçbir şeyin kendisi olarak var olmasına müsaade etmeyen binlerce yıllık kadim sosyo-kültürel düzen vardır. Demokrasi ve Cumhuriyet, bu nedenle evrensel standartlarla değil, ‘bize özgü’ yorumlarıyla var olabilmektedir.

 

ADALET VE ZULÜM

Tarımsal üretim biçimi ve savaşçı/merkezi devletlerin egemen olduğu toplumlarda iki kavramsal karşıtlık modeli vardır. İlki, içe dönük adalet ve zulüm, ikincisi ise dışa dönük dost ve düşman kategorileridir.

Adalet ve zulüm karşıtlığı, Doğu-İran felsefesindeki aydınlık ve karanlık çatışmasını hatırlatır. Esasen ‘iyi ve kötü çatışması’, ister toplumsal isterse bireysel düzeyde ve hem siyasal hem sosyal kertede ilk örnekleri ile insanoğlunun yerleşik hayata geçtiği neolitik devrimin ana coğrafyası olan Mezopotamya bölgesinde yaşanmıştır. Bu tarım devriminin yüzyıllara yayılan sonuçları İran’da teoloji, Anadolu/İyon’da felsefe ve Mısır’da teknik olarak açığa çıkmıştır. Bilinen anlamda bütün toplumsal ayrışmalar; yöneten/yönetilen, zengin/fakir, efendi/köle, hatta işbölümü ve sosyal statü bağlamında cinsiyet kimlikleri olarak kadın ve erkek kategorilerinin somut şekillenişi, tarımsal yerleşik hayata geçişle başlamıştır. Ancak batıda sınıfsal temelde çatışmalara dönüşen bu ayrışmalar, Mezopotamya Havzası’nda asabiyete dayalı güçlü ve merkezi hegemonya düzenlerinin de etkisiyle massedilmiştir.

Adalet kavramı, özünde denge kurmak, dengede tutmak her şeyin yerli yerini bulması anlamına gelir. Doğu’nun toplumsal düzeninde Batı’daki gibi sınıfsal çatışma geleneğinin olmamasında, adalet kavramında ifadesini bulan örtülü kadercilik ve metafizik denge anlayışının etkisi büyüktür.

Doğal-uyum felsefesi, her şeyin ilahi bir düzene göre yaratıldığını ve var olanın değişmemesinin doğru olduğunu savunur. Doğada güçlüler ve zayıflar vardır. Yüksek ve aşağı, kazanan ve kaybeden, güzel ve çirkin vardır, hepsi ilahi bir düzende yerlerini almıştır ve hepsinin toplamı bir bütün oluşturur. Aynısı toplumlar için de geçerlidir. İnsanların bir kısmı zengin, yönetici, güzel ya da güçlü olarak doğar. Bir kısmı ise ilahi denge icabı yoksul, köle, çirkin ya da güçsüzdür. Bu ‘kader’, belli oranlardaki bozulmalara uğrayabilir. İşte adalet, bu bozulmaları tekrar eski yerine koyarak düzenleme, ilahi dengeyi koruma anlamında, Doğu düşüncesinin en merkezi kavramı olarak içerik kazanmıştır.

Felsefi düzeyde iyi-kötü, aydınlık-karanlık karşıtlığının yansıttığı sosyal gerçeklik, adalet kavramıyla massedilerek farklı bir bağlama dönüşür. İlahi olanın yeryüzündeki temsilcileri olarak yönetenler, iyinin egemen kılınıp kötünün tamamen yok edilmesini sağlamak iddiasıyla, bu çatışmayı devre dışı bırakırlar. Adalet işte bu bağlam değişiminin anahtar kavramıdır.

Aynı şekilde adaletin zıddı olarak zulüm kavramı da ilahi dengenin bozulması, yoldan sapma, aslolana aykırılık olarak tarif edilir. Kötülük, şer, zalim, zorba, despot, fitne, fesat, eziyet, işkence gibi bir dizi benzer kavramın muhtevasını da içerecek genişlikte bir kavram olan ‘zulüm’, felsefi düzeyde ‘kötülüğe’ tekabül eder. İyi-kötü karşıtlığı, aydınlık/nur, karanlık/zulmet şeklinde betimlenir. Ancak adalet kavramı gibi, zulüm de felsefi düzeydeki diyalektiğini sosyal gerçeklik düzleminde kaybeder. Adaletin zıddı olarak, ilahi olanın dışına çıkmak, hakkı çiğnemek ve haddi aşmak manasında denge bozucu bir anlam kazanır. Bu manasıyla ilahi adaleti uygulamayan yöneticiler için kullanılır. Keyfi ve zorba uygulamalarıyla sınırları aşan hükümdarlar zalim olarak nitelenir. Zulüm kavramı adalet kavramının tamamlayıcı karşıtıdır. Doğu’nun siyasi/toplumsal düzeni, bu ikili kavramın ifade ettiği çerçevede anlaşılabilir.

Adalet ve zulüm kavramları, esas itibariyle ahlaki kavramlardır. Adil olmak ahlaki bir vecibe, zalim olmak ise ahlak dışı davranışlar göstermektir. Modern dönemde hukuk üst başlığı altında ve birey öznesini temel alarak ayrıntılı kurallarla kodifiye edilen hak ve özgürlüklerin somut içeriğine mukabil, adalet ve zulüm daha soyut, esnek ve flu bir içerik taşır. Bütün ahlaki kavramlar gibi çok genel ve genelleştiği ölçüde keyfidir.

 

AHLAK: ÖZDENETİM YERİNE ÖZÜN SINIRLANMASI

Toplumun ahlak anlayışı, bireyi örten katmanların en etkilisidir. Tanrı telakkisine benzer bir şekilde, her insanın içinde (günah) ve insanlar arası ilişkilerde dışsal bir gözlemci, denetleyici-cezalandırıcı (ayıp) olarak beliren ahlak kuralları, sonuçları itibariyle bireyi, özellikle de güçsüz ve mülksüz bireyleri güdük bırakan ve sınırlayan bir işleve de sahiptir. Bunun nedeni, ahlak kurallarının kendisi değil, otoriter toplumun her şeyi insanı sıfırlamaya dönüştüren doğası bulunmaktadır. Ahlakın insanı olgunlaştırıcı özdenetim işlevi, otoriter bir düzenin kadim prizmasında tam tersi bir kırılmaya uğramakta ve sonuçta ahlak, bireyi örten bir katmana dönüşmektedir.

Ahlak kuralları da öznel değil, toplumsaldır. Yani bizatihi bireye ait değil, topluma aittir ve bireyin bir parça olduğu ölçüde kuşatılıp topluma eklemlenmesi işlevine sahiptir.

Aynı şekilde ahlaki kural ve ölçüler, değişmeye kapalıdır. Önceden ve bir şekilde tespit edilmiş ve kutsanmıştır. Bu anlamda gelenekseldir.

Ahlakın bu doğası giderek ikiyüzlü ve sahte bir ahlakçılığa kapı açar. Öyle ki, hukuk için söylenen meşhur bir sözdeki gibi, ahlak da ‘güçlünün delip geçtiği, güçsüzün takılıp kaldığı örümcek ağı’ durumuna düşer. Açıktır ki, mülksüzlerin ve güçsüzlerin, ‘çalmamaları, öldürmemeleri, büyüklere saygı duymaları, verilenlere yetinmeleri, seslerini yükseltmemeleri, hiçbir sınırı zorlamamaları…” tam da güçlülerin arzuladıkları bir şeydir. Şüphesiz eşit ve adil bir toplumsal düzeni amaçlayan bu kurallar, eşitsiz bir düzende tek taraflı olarak zayıfları daha da zayıflatmakta ve güç sahiplerinin denetim kanallarından birine dönüşmektedir. Toplum, ahlak sayesinde kendisini sınırlamakta ve kendi kendini sansürlemektedir. Bu durum, egemen güçler açısından toplumu kontrol altında tutmak için olması gerekenden daha az karakol ve hapishane masrafları demektir.

Ahlakın amacının tam tersi bir işlev yüklenmiş olması, şüphesiz ahlaki kuralların değerini ve önemini azaltmaz. Ancak bireye özsaygısını kazandıracak ve özerk kimlikler üreten bir ahlak felsefesi ile bu ters işlevi düzeltmek mümkündür.

 

DOST VE DÜŞMAN: ÖTEKİ ÜZERİNDEN KİMLİK BULMA

Toplumsal muhayyile, kimlik oluşumunda savaşçı geleneğin izleriyle doludur. Savaş, sadece bir ekonomi-politik zorunluluk değil, aynı zamanda bir var oluş yoludur. Savaşın temeli düşmandır, düşman varlığıdır. Toplumsal kimliğin oluşumunda temel belirleyici etmen savaştır. Hegemonya mekanizması, savaşın yaratıcı gücüyle çalışır.

Düşman ötekidir. Bizden olmayandır. Anonim hayat alanının dışında durandır. Mezopotamya-Akdeniz Havzası’nda ‘biz ve öteki’ özneleri, göçler sayesinde sürekli değişmiş, ancak ayrımın kendisi ve mantığı tarih boyunca aynı kalmıştır.

Öteki, sadece dışlanan değil aynı zamanda aşağılanandır. ‘Biz’ ise, çoğu durumda ‘Tanrının seçilmiş’ kulları olarak yüceltilir. Toplumsal bir asabiye oluşturma bağlamında anlamlı sayılabilecek olan bu tasavvur, bazen içe dönük olarak da kullanılmaktadır. Aynı topluluğun kendi içerisinde oluşan biz ve öteki ayrımı, iç savaşlara ve parçalanmalara kadar gidebilmektedir. Özellikle kimlik krizlerinde ötekinin tarifi ve karşıtı üzerinden kimlik izharı söz konusu olur. Dost ve düşman algılayışının içe dönük öteki yaratma mekanizmasına dönüşmesi, bireysel ve toplumsal var oluşun sahici temellere dayanması gereğini baltalar. Sahte, geçici ve dışsal faktörlere dayanan kimliklerin bizatihi bir kriz göstergesi olduğu görülmektedir.

Din, mezhep, etnisite ya da devlete biat gibi ideolojik kimliklerin ‘öteki’leri vardır ve bu ötekiler bir şekilde ‘biz’ tarifini içerir. Kendisi olarak ve somut nedenler üzerinden kimlik bulamayan birey ve grupların sahte düşmanlar var ederek ayakta kalmaya başlaması, tükenişin de göstergesidir.

Tarih boyunca özellikle parçalanma ve yenilgi dönemlerinde bu bölgede yaşayan bütün toplulukların yaşadığı travma, öteki üzerinden var olmaya ve hegemonya kurmaya çalışma çabası ile açığa çıkmıştır. Bu nedenle öteki yaratma özelliği olan faktörlerin, dost ve düşman tanımında minimum etki sahibi kılınması gerekir. Yani din, etnisite, mezhep ya da ideolojik tercihler yerine, yaşamsal savunma ve güvenlik ihtiyacı temelinde tarif edilecek bir dost-düşman/öteki algılaması, bu sahte kimlik bulma alışkanlığını değiştirecektir.

Yalnızlık ve güçsüzlük korkusu, sürü halinde yaşama alışkanlığı, kan bağına dayalı sosyolojik birimlerin egemenliği ve yağma kültürü gibi nedenlerden beslenen bu öteki yaratıcı kültürel genetiğin mutasyonu, ancak özgür bireylerin çoğalmasıyla mümkündür.

 

ÖZGÜRLÜK VE BİREY

Tanrı telakkisi, kutsal ve otoriter devlet, kadim ve değişmez örf, mülksüzlüğe dayalı tarımsal üretim biçimi, insanı sınırlamaya zorlayan ahlak anlayışı ve özgür ben’in oluşumu yerine ötekinin tanımına dayalı sahte kimlik edinimi gibi bir dizi faktörün sonucunda ‘insan’ ölmektedir. Tekil bireyler ortaya çıkamamakta ve kolektif bütünlerle metafizik yorumlar egemen olmaktadır. Gerçek yerine sentetik imaj ve semboller geçmektedir. İçinde insan olmayan, insanı başka amaçların aracına dönüştüren, büyük bütünlerin değersiz ve önemsiz parçasına indirgeyen toplumsal düzenin dönüşümü, ancak bozulduğu noktalara yapılacak müdahalelerle mümkündür. Rezistans neredeyse çözümü oradadır.

Açık, özgürlükçü, hukuk temelli bir devlet ve toplumun özü, özgür ve güçlü bireylerdir. Özgürleşmenin yolu ise kutsal-kral tanrı telakkisi yerine Kuran-ı Kerim’in tanıttığı ‘dost ve merhamet kaynağı Allah’ anlayışını, kutsal devlet yerine millete ait adalet devletini, tarım çağı örfü yerine hukuku, tarımsal üretim ilişkileri yerine sanayi ve bilgiye dayalı refah politikalarını, kısıtlayıcı ahlakçılık yerine özgürlüğün temeli olan ahlakı ve düşman kültürü yerine kendini tarife dayalı esenlik ve erdem kültürünü ikame etmek gerekir.

Birey, ancak böyle bir ikame süreci içinde beşer yanını alt ederek Adem olma yolunda ilerler ve kendi emeği, yeteneği, tercihleri ile var olmayı seçen özgür insana dönüşür. Böylece özgürlük; sahip olma, kendisinin efendisi olma, seçebilme ve sorumluluk yüklenebilme anlamında insanlaşmanın-Adem olmanın adı ve insanca yaşanacak bir toplumsal düzenin temeli haline gelebilir. İşte bu ‘özgürlük, düzenin kızı değil, anasıdır’.