Osmanlı Tarihi Gelecek Bir Geçmiş Olarak Okunabilir mi?

Osmanlı tarihini bugün yeniden düşünmek, Osmanlı’nın ne olduğundan önce bizim tarihle nasıl bir münasebet kurduğumuzu yeniden düşünmeyi gerektirir. Çünkü tarih, geçmişte olup bitmiş hadiselerin nesnel bir dökümü değildir. Geçmiş ile şimdi arasında, hafıza ile unutma arasında, tecrübe ile beklenti arasında, miras ile gelecek arasında inşa edilen anlam ilişkileridir. Osmanlı tarihi, Türkiye’nin geride bıraktığı bir ‘imparatorluk devri’ olmaktan ziyade, bugünün dilinde, kurumlarında, şehirlerinde, zihniyet dünyasında, siyasî tahayyülünde, hukuk anlayışında, dinî duyarlılıklarında, estetik zevkinde ve hatta modernleşme tecrübelerinin travmalarında konuşmaya devam eden bir geçmiş-şimdi ilişkisidir. Osmanlı’yı anlamak, geçmişin içinden bugüne intikal eden imkânları, kesintileri, zaafları, başarıları, ihtimalleri ve henüz tüketilmemiş anlamları yeniden keşfetmektir. İbrahim Kalın’ın ‘Biz Osmanlı’ya dönmüyoruz, Osmanlı’dan geliyoruz’, neo-Osmanlıcılık sloganı olarak değil, tarih hermeneutiği bakımından mühim ontolojik ve epistemolojik bir önerme olarak okunabilir. ‘Osmanlı’ya dönmek’ geçmişi bugüne mekanik biçimde taşımayı, tarihsel zamanı tersine çevirmeyi ve kaybedilmiş bir siyasî biçimi yeniden ihya etmeyi ima ederken, ‘Osmanlı’dan gelmek’ geçmişin hâlihazırda içinde bulunduğumuz varoluşun kurucu katmanlarından biri olduğunu, dolayısıyla ondan kurtulmanın yahut onu romantik bir biçimde yeniden üretmenin değil, onunla hesaplaşarak, (hem hesap sorarak hem de hesap vererek) onu anlayarak, eleştirerek ve temellük ederek geleceğe yürümek gerektiğini ifade eder.

Türkiye’de Osmanlı tarihi uzun zaman iki karşıt ama aynı anakronik bakışın arasında sıkışmıştır. Bir tarafta Osmanlı’yı modern Türkiye’nin kuruluşundan önceki karanlık, geri, irrasyonel ve tasfiye edilmesi gereken bir geçmiş olarak gören tarih anlayışı, diğer tarafta Osmanlı’yı neredeyse bütün tarihsel çatışmaları, toplumsal eşitsizlikleri, siyasî şiddeti, iktisadî zaafları, merkez-taşra gerilimlerini, etnik ve dinî meselelerin üstünü örten kusursuz bir medeniyet ve adalet çağına dönüştüren nostaljik restorasyonculuk vardır. Birincisi geçmişi küçümseyerek bugünü kurmaya, ikincisi geçmişi idealize ederek bugünün açmazlarından kaçmaya çalışır. Hâlbuki tarih hermeneutiği ne geçmişi mahkûm etmek ne de geçmişi kutsamaktır, geçmişin bugünde nasıl konuştuğunu ve bugünün geçmişi hangi sorularla yeniden konuşturduğunu anlamaktır. (Tabii bunların dışında bir de İsmail Kara’nın isabetle kaydettiği üzere İslamcılık ile Oryantalizmi birleştiren bir Osmanlı algısından da söz etmek gerekiyor, ama şimdi sırası değil)

Meseleye Gadamer’in zaviyesinden bakarsak, biz geçmişi dışarıdan, hiçbir önkabule sahip olmayan saf bir bilinçle seyretmeyiz, bilakis kendimiz de tarih tarafından biçimlendirilmiş varlıklarız. Geçmişi anlamaya çalışırken kullandığımız dil, kavramlar, sorular, değerler ve hatta hangi şeyleri ‘önemli tarih’ saydığımız bile tarihsel bir tesirin ürünüdür. Bugünden Osmanlı’yı okuyan biri, Osmanlı tarihinin karşısında nötr bir gözlemci pasif bir alıcı değildir. Osmanlı’nın ardından meydana gelmiş Cumhuriyet’in, modernleşmenin, milliyetçiliğin, sekülerleşmenin, İslâmî yeniden uyanışların, darbelerin, göçlerin, şehirleşmenin, küreselleşmenin ve dijital çağın içinden konuşmaktadır. Gadamerci anlamda mesele, bu tarihsel konumdan kurtulmak değil, kendi tarihsel konumumuzun farkına vararak onunla düşünmektir.

Osmanlı’yı anlamanın ilk şartı, onu bugünün kavramlarının içine hapsetmemektir. Osmanlı padişahını modern anlamda ‘cumhurbaşkanı’, reâyâyı ‘vatandaş’, milleti modern anlamda ‘ulus’, divanı modern anlamda ‘bakanlar kurulu’, medreseyi modern anlamda ‘üniversite’, vakfı ‘sosyal yardım kurumu’, kapitülasyonları ‘serbest ticaret anlaşması’, timarı ‘toprak mülkiyeti’, devleti de bugünkü ulus-devlet kategorisiyle özdeşleştirmek nasıl tarihsel gerçekliği tahrif ediyorsa, Osmanlı’nın bütün kurumlarını ‘İslâmî’ veya ‘Türk’ kavramlarıyla açıklamak da aynı ölçüde indirgemecidir. Tarih hermeneutiğine göre bir tarihsel dünyayı anlamak, onu kendi dünyamızın hazır kavramlarına tercüme etmekten önce onun kendi kavram dünyasına girmeyi gerektirir. Osmanlı’nın devlet, mülk, millet, reâyâ, şer‘, örf, adalet, nizam, kamu, vakıf, himaye, saltanat, hilafet, ümmet, cemaat, tebaa, kul, ayan, ulema, tekke, medrese ve mahalle gibi kavramları kendi tarihsel bağlamlarında anlaşılmadan Osmanlı hakkında söylenen her şey bir miktar bugünün dilinin geçmişe giydirilmesi olacaktır.

İbn Haldûn’un Mukaddime’de vurguladığı üzere, tarihçi ‘ne oldu?’ sorusuyla yetinmeyip, hadiselerin ardındaki sebepler (esbâb), toplumsal yapı, güç ilişkileri, ekonomik şartlar, coğrafya, dayanışma biçimleri ve siyasî teşekkülün tabi olduğu kaideleri araştırması gerekir. Zaten umrân kavramı da tarihi hükümdarların başarılarından ibaret bir menkıbe olmaktan çıkarıp insanların birlikte yaşama biçimlerinin, iktisadî ilişkilerin, siyasî iktidarın, dayanışmanın ve çözülmenin ilmî tetkikine dönüştürür. Bugün Osmanlı’yı okumak isteyenler kazanması gereken zihnî hasletlerden biri, hayranlık ile hayret arasındaki farkı bilmek olmalıdır. Hayranlık geçmişi idealize eder, hayret ise geçmişi soruşturur. Hayranlık ‘Osmanlı neden bu kadar büyüktü?’ diye sorarken aslında cevabı apriori olarak verir, hayret ise ‘Bir Türkmen beyliği nasıl oldu da farklı din, dil ve kültürlerden milyonlarca insanı asırlar boyunca aynı siyasî çatı altında tutabilecek bir imparatorluk teşekkülüne dönüştü, bu teşekkül hangi şartlarda mümkün oldu, hangi kurumlarla sürdürüldü, hangi gerilimler altında yaşadı ve niçin sonunda başka bir siyasî forma dönüştü?’ diye sorar. Birincisi tarihî romantizmdir, ikincisi tarih bilincidir.

Osmanlı’yı bu nazarla okumaya başladığımızda ‘altın çağ’ ne de ‘karanlık çağ’ değil, tarihsel imkânlar ve tarihsel sınırlardan mürekkep nevi şahsına münhasır bir devlet olduğunu fark ederiz. Bir medeniyetin büyüklüğü, bütün kusurlarından azade olmasıyla değil, kendi tarihsel şartları içinde hangi meseleleri çözebildiği ve hangilerini çözemediğiyle ölçülür. Osmanlı’nın şehir ve vakıf medeniyeti, farklı cemaatleri bir arada yaşatabilme kapasitesi, hukukî çoğulculuk biçimleri, devlet teşkilatı, diplomasi geleneği, askerî organizasyonu, klasik sanatları, mimarisi, bürokrasisi ve uzun süreli siyasî istikrarı nasıl ciddiyetle incelenmek zorundaysa, merkezileşmenin bedelleri, vergi yükleri, taşra üzerindeki tahakküm biçimleri, saray siyaseti, iktidar mücadeleleri, savaşların toplumsal maliyetleri, zorunlu göçler, mezhep ve cemaat gerilimleri ve modernleşme karşısındaki kurumsal problemler de aynı ciddiyetle incelenmelidir. Hakikate sadakat, sevdiğimiz geçmişin kusurlarını gizlemeyi değil, onun bütünlüğünü korumayı gerektirir.

Osmanlı tarihini ‘zaferler tarihi’ olarak anlatan popüler tarihçilik kadar, onu ‘inhiraf ve inkıraz’ üzerinden okuyan modernleşmeci tarihçilik de artık aşılması gerekmektedir. Modern Türkiye tarih yazımında Cumhuriyet ile Osmanlı arasında mutlak bir kopuş varsayan anlatıların önemli ölçüde sorgulanmış olması tesadüf değildir. Erik Jan Zürcher’in Modernleşen Türkiye’nin Tarihi’nde vurguladığı üzere, geç Osmanlı ile erken Cumhuriyet arasında kadrolar, siyasî tecrübeler, kurumlar ve ideolojik süreklilikler bakımından sanıldığından çok daha yoğun bağlar bulunmaktadır. Aynı şekilde Michael Meeker’in Osmanlı mirasının modern Türkiye’nin toplumsal ve siyasî modernliğinin oluşumundaki rolünü inceleyen çalışması İmparatorluktan Gelen Bir Ulus kitabında ifade ettiği üzere, imparatorluk ile ulus-devlet arasındaki ilişkiyi basit bir ‘eski rejimden yeni rejime geçiş’ şemasının ötesinde süreklilik eksenli düşünmemizi salık verir. Andrew Hammond’un, Late Ottoman Origins of Modern Islamic Thought: Turkish and Egyptian Thinkers on the Disruption of Islamic Knowledge kitabı ise geç-dönem Osmanlı düşüncesi ile modern İslam düşüncesi arasındaki köklü bağlantılarının izini sürer.

Ancak süreklilik vurgusu da yeni bir mite dönüştürülmemelidir. ‘Cumhuriyet Osmanlı’nın devamıdır’ demek, bizi ’Cumhuriyet Osmanlı’dan hiçbir bakımdan farklı değildir’ sonucuna götürmemelidir. Tarihsel süreklilik ile tarihsel özdeşlik birbirinden tefrik edilmelidir. Bir nehir yatağını değiştirebilir, fakat suyun geçmişi yok olmaz, aynı suyun akması, nehrin aynı yerde kaldığı anlamına da gelmez. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişi anlamanın makul yolu, kopuş ile süreklilik arasındaki diyalektiği birlikte düşünmektir. Cumhuriyet yeni bir siyasî form, yeni bir egemenlik anlayışı, yeni bir vatandaşlık rejimi ve yeni bir tarih tasavvuru kurmuştur, ama bunu uzay boşluğunda gerçekleştirmemiştir. Osmanlı’nın bürokratik kadroları, hukukî mirası, eğitim kurumları, askerî kültürü, şehirleri, ekonomik ilişkileri, toplumsal yapıları ve modernleşme tecrübeleri yeni rejimin maddî ve beşerî zeminlerinden birini oluşturmuştur. Cumhuriyet’i anlamak için Osmanlı’yı, Osmanlı’nın son asrını anlamak için de Cumhuriyet’i bilmek gerekir.

Geçmiş normalde olmuş bitmiş olanı ifade eder, gelecek ise henüz olmamış olanı. Fakat bazı geçmişler vardır ki henüz tüketilmemişlerdir. Onların anlamı geride bıraktıkları izlerde değil, gelecekte açabilecekleri imkânlarda da saklıdır. İşte Osmanlı Türkiye için böyle bir geçmiştir. Çünkü Osmanlı’dan bize birlikte yaşama tecrübesi, medeniyetler arası temas, farklı hukuk geleneklerinin bir arada işleyebilmesi, doğu ile batı arasında aracılık, şehir ve vakıf merkezli toplumsal örgütlenme, devlet ile toplum arasındaki farklı ilişki biçimleri, farklı din ve kültürlerle müzakere etme kabiliyeti, geniş coğrafyaları birbirine bağlayan ticaret ve diplomasi tecrübesi gibi bugün yeniden düşünülmeye müsait tarihsel deneyimler kalmıştır.

Reinhart Koselleck’in ‘tecrübe alanı’ (Erfahrungsraum) ile ‘beklenti ufku’ (Erwartungshorizont) arasında yaptığı ayrımdan mülhemle söyleyecek olursak, bir toplum yaşadığı geçmişten ibaret değildir, geçmiş tecrübelerini geleceğe ilişkin beklentileriyle sürekli yeniden ilişkilendirir. Modernlik, geçmiş ile gelecek arasındaki mesafenin genişlemesiyle ortaya çıkan özel bir zaman tecrübesidir. Osmanlı’nın Türkiye açısından yeniden okunması ‘geçmişe dönme’ arzusu değil, tecrübe alanını genişleterek beklenti ufkunu derinleştirme çabası olmalıdır. Osmanlı’dan alınacak şey Osmanlı’nın kendisi değil, Osmanlı’nın içinde gerçekleşmiş tarihsel tecrübelerin bugün hangi sorulara cevap verebileceğidir.

Bunu görebilmek için ile model ile miras arasındaki farkı idrak etmek gerekiyor. Osmanlı bizim için model değildir, çünkü hiçbir tarihsel toplum başka bir tarihsel toplumun hazır modeli olamaz. Osmanlı’dan bugün ‘millet sistemi’ni aynen almak, vakıf düzenini aynı biçimde kurmak, klasik bürokrasiyi ihya etmek yahut imparatorluk siyasî tahayyülünü günümüz ulus-devletinin yerine koymak tarih bilinci değil, anakronizmdir. Osmanlı bir mirastır. Miras, tekrar edilmez, temellük edilir. Temellük etmek, kendisine ait olmayan bir şeyi sahiplenmek değil, kendisine intikal etmiş olanı anlayarak kendi varoluşunun imkânlarına dönüştürmektir. Bu minvalde baktığımızda Osmanlı’dan bize kalan en değerli şeylerden biri, güçlü kurumlar üretebilme kabiliyeti, farklı medeniyetlerle müzakere edebilme kapasitesi, şehir hayatını ahlâkî, estetik, iktisadî ve sosyal bir bütün olarak düşünebilme fikri, şer‘î, örfî ve idarî düzenlemeler arasında tarihsel bir denge kurabilme tecrübesidir. Osmanlı’nın geleceğe taşınabilecek sahih miras, hazır cevaplarda değil, meseleleri çözme usul ve tarzında bulunabilir. Tarihsel mirası gerçekten temellük etmek, ‘Onlar bunu yaptı, biz de yapalım’ değil, ‘Onlar kendi zamanlarının meseleleri karşısında nasıl düşündüler, hangi kavramları kullandılar, hangi hatalara düştüler, hangi imkânları gerçekleştirdiler ve hangi şartlarda başarısız oldular?’ diye sormaktır. Bu soru, Osmanlı tarihini bir nostalji deposu olmaktan çıkarıp bir tecrübe imkanı olarak görmek gerekir.

Türkiye’nin Osmanlı hafızasıyla ilişkisi ‘hatırlamak’ üzerinden değil nasıl hatırlanacağına karar verme düzleminde olabilir. Her hatırlama, bir seçmedir ve her seçme belirli şeyleri görünür, bazı şeyleri görünmez kılar. Bir toplum unuttuklarıyla değil, neyi nasıl hatırladığıyla da kendisini inşa eder. Osmanlı’yı sadece fetihlerle hatırlamak, Osmanlı’nın iktisadını, gündelik hayatını, köylüsünü, zanaatkârını, kadınlarını, şehirlerini, eğitimini, hukukunu, bilimini, ticaretini, diplomasisini ve sıradan insanlarını bir bütün olarak görmemize ve anlamamıza mani olur. Osmanlı’yı ‘hoşgörü’ ile hatırlamak ise çatışmaları, hiyerarşileri ve şiddet tecrübelerinin üstünü kapatabilir. Osmanlı’yı sadece ‘Türk’ olarak hatırlamak imparatorluğun Arap, Arnavut, Rum, Ermeni, Yahudi, Kürt, Slav, Balkan, Kafkas ve diğer unsurlarla örülmüş çok katmanlı tarihini zayıflatır, Osmanlı’yı ‘Türklerden bağımsız bir kozmopolit yapı’ olarak okumak da kuruluşundan itibaren Türkçe, Türkmenlik, İslâm, Anadolu ve Türk siyasî geleneğinin oynadığı rolleri gereksiz yere tahfif eder. Sahih tarih, kimliklerden birini diğerine feda etmeden kesret içinde vahdeti, vahdet içinde kesreti muhafaza edebilen tarihtir.

Osmanlı tarihini yorumlamanın meşru zemini ancak sahih bir anlam söz konusu olduğunda mümkün olabilir. Osmanlı tarihinin üzerinde anlaşabildiğimiz sahih bir anlamı varsa Osmanlı hakkındaki yorum farklılıklarımızın meşru bir zemininden söz edebiliriz.  (Sahih anlam ve meşru yorum kavramsallaştırması için değerli Yunus Apaydın hocama yürek dolusu teşekkürler) Hermeneutik açıdan yorum sınırsızlık demek değildir. Bir metin yahut tarihsel hadise hakkında farklı yorumların mümkün olması, her yorumun eşit derecede doğru olduğu anlamına gelmez. Yorumun meşruiyeti kaynaklara sadakat, tarihsel bağlama uygunluk, kavramsal tutarlılık, karşı delillere açıklık ve tarihsel aktörlerin kendi dünyalarını ciddiye alma gibi ölçütlerle sınanır. Tekrarlamak pahasına ifade edecek olursak, sahih anlam varsa onun hakkındaki farklı yorumlar meşruiyet kazanabilir. Osmanlı’yı ‘modern milliyetçi bir Türk devleti’ olarak okumak ne kadar anakronikse, ‘modern milliyetçilikten habersiz, saf ve değişmez bir İslâm imparatorluğu’ olarak okumak da o kadar problemlidir. Geç Osmanlı tarih yazımında Osmanlıcılık ile Türkçülük arasındaki dönüşümün bizzat Osmanlı döneminde tarih yazımının siyasî mücadelelerle iç içe geçtiğini gösteren çalışmalar, tarih bilincinin siyasetten bütünüyle bağımsız olmadığını ortaya koymaktadır.

Osmanlı hakkında konuşurken mit ile hafıza, hafıza ile tarih, tarih ile ideoloji arasındaki farkları muhafaza etmek gerekir. Osmanlı nostaljisi, geçmişin acılarını unutarak güzelliklerini hatırladığında bir tür siyasî teselli mekanizmasına dönüşebilir. Osmanlı karşıtlığı da aynı derecede sorunludur, çünkü geçmişin karanlıklarını büyüterek kendi modernliğinin meşruiyetini kurmaya çalışır. Neo-Osmanlıcılık üzerine yapılan çalışmalar, Osmanlı geçmişine ilişkin nostaljinin tarihsel bir merak olmadığını, modern toplumların kimlik ve siyasî anlam arayışlarıyla ilişkili bir hafıza biçimi olduğunu gösterir. Aslında nostaljiyi bütünüyle reddetmek mümkün değildir ama nostaljinin tarih bilgisinin yerine geçmesine de izin vermemek gerekir. Çünkü nostalji ‘orada her şey daha iyiydi’ der, tarih ise ‘orada ne oldu?’ diye sorar, nostalji geçmişi bugünün mutsuzluğundan kaçış noktası yapar, tarih geçmişi bugünün sorularını sormak için kullanır. Nostalji ‘geri dönelim’ der, hermeneutik ‘anlayalım’ der, nostalji restorasyon ister, tarihî bilinç temellük ister. Bu sebeple İbrahim Kalın’ın ‘Osmanlı’ya dönmüyoruz, Osmanlı’dan geliyoruz’ ifadesi üzerine tefekkür ve teemmül etmemiz gerekiyor. Özellikle popüler kültürün diziler, sosyal medya, kahramanlaştırılmış padişah portreleri ve görsel estetik üzerinden ürettiği romantik Osmanlı, oryantalizmin sorunlu ve çelişkili Osmanlı algısı ile Osmanlı’yı sınavlarda ezberlenen kronoloji, savaş, antlaşma ve padişahlar dizisi hâline getiren okul tarihçiliğinin sisli ve puslu havası içinde Kalın’ın ifadesini yeniden düşünmek gerekiyor. Bu ifade üzerine düşünmek ‘Osmanlı neden büyüdü?’, ‘Osmanlı büyürken neyi dönüştürdü?’, ‘Nasıl fethetti?’, ‘Fethedilen şehirlerde nasıl bir hayat kuruldu?’, ‘Neden yıkıldı?’, ‘Yıkılma sürecinde hangi yenidünya ortaya çıktı?’, ‘Avrupa karşısında neden geri kaldı?’, ‘Avrupa ile ilişkilerinde hangi bilgi, teknoloji, finans, hukuk ve diplomasi ağlarına dâhil oldu?’ soruları üzerine de düşünmek demektir.

‘Osmanlı’dan geliyoruz’daki ‘gelmek’, tarihsel bir intikal anlamında düşünülmelidir. Biz Osmanlı’nın açtığı, kapattığı, çözdüğü ve çözemediği meseleler hâlâ bizim dünyamızda bulunduğu için Osmanlı’dan geliyoruz demektir. Osmanlı’dan gelen meseleler mirasıdır. Devlet-toplum ilişkisi, merkez-taşra ilişkisi, din-siyaset ilişkisi, farklı kimliklerle birlikte yaşama, hukuk ve gelenek, modernleşme ve muhafazakârlık, Doğu-Batı ilişkisi, Avrupa karşısında konumlanma, eğitim, bilim, iktisadî bağımlılık, askerî modernleşme, bürokratik merkezileşme ve nihayet imparatorluktan ulus-devlete geçiş gibi meselelerin büyük kısmı bugün başka biçimlerde yaşamaya devam etmektedir. Osmanlı’dan gelmek, Osmanlı’nın cevaplarını taşımak değil, Osmanlı’nın sorularını devralmak demektir. Çünkü geçmişten gelen toplumların görevi geçmişin cevaplarını tekrarlamak değil, kendi çağlarında geçmişten miras kalan sorulara yeni cevaplar üretmektir. Osmanlı’nın modernleşme problemi bizim modernlik problemimizle aynı değildir, ama onun modernlikle karşılaşma tecrübesi bizim modernlik tecrübemizin tarihsel katmanlarından biridir. Osmanlı’nın Avrupa ile ilişkisi bizim Avrupa ile ilişkimizin aynısı değildir, fakat o ilişkinin uzun tarihini bilmeden bugünkü Avrupa-Türkiye ilişkilerini kavramak da mümkün değildir.

‘Osmanlı’ya dönmüyoruz, Osmanlı’dan geliyoruz’ ifadesinden ben Osmanlı tarihini ‘gelecek bir geçmiş olarak’ okumamız gerektiği sonucunu çıkartıyorum. ‘Gelecek bir geçmiş’ten kastım ise şu; geçmiş, geleceğin kurulabileceği anlam ufuklarından biridir. Geçmişi değiştiremeyiz, fakat geçmişin bizim için ne anlama geldiğini değiştirebiliriz. Osmanlı’nın tarihsel olaylarını yeniden yazamayız, ama Osmanlı’dan hangi soruları devralacağımıza, hangi tecrübeleri temellük edeceğimize, hangi hatalardan ders çıkaracağımıza ve hangi imkânları geleceğe taşıyacağımıza karar verebiliriz. Ol sebepten Türkiye’nin yeni dünya düzeninde Osmanlı’ya bakışı ‘neo-Osmanlıcı’ değil, ‘post-nostaljik’ bir bakış olmalıdır. Neo-Osmanlıcılık geçmişin sembollerini bugünün siyasetine taşımaya çalışır, post-nostaljik tarih bilinci geçmişin derinliğini bugünün gerçekliğiyle karşılaştırır ve ikisi arasındaki gerilimden yeni bir gelecek üretir. Bu gelecek, ne Batı’yı reddeden romantik bir medeniyetçilik ne de Batı’yı taklit eden teslimiyetçi bir modernleşmecilik olmalıdır. Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, kendi tarihsel özneselliğini kaybetmeden evrensel dünyanın içinde yer alabilme kudretidir. Mezkûr kudretin Osmanlı’daki karşılığı aranacaksa, belirli bir kurumdan önce bir terkip kabiliyetinden söz etmek gerekir. Osmanlı dünyası farklı hukukları, dilleri, dinleri, gelenekleri, coğrafyaları ve iktisadî ağları siyasî çerçevede bir arada tutmanın çeşitli biçimlerini tecrübe etmiştir. Bu tecrübe kusursuz değildir, ama bugün çok kimlikli, çok merkezli ve çok kültürlü dünyanın sorunları düşünüldüğünde tarihsel olarak yeniden araştırılmaya değerdir.  Osmanlı’nın Avrupa ile ilişkileri ‘Batı’ya karşı mücadele’ olarak değil, savaş, rekabet, ticaret, diplomasi, teknoloji transferi, kültürel etkileşim ve karşılıklı öğrenme süreçleri olarak incelenmelidir.

Böyle bir tarih bilinci şovenizme düşmeden Türkiye’ye bir medeniyet özgüveni kazandırabilir.  Özgüven, başkasını küçümsemeden kendini bilmek, şovenizm ise kendini ancak başkasını küçülterek büyük hissedebilmektir. Osmanlı’nın gerçek mirasına sadakat, Avrupa’yı düşmanlaştırmakla değil, Avrupa’nın tarihini de kendi tarihimizi bildiğimiz kadar ciddiye almakla mümkündür. Aynı şekilde İslâm dünyasını romantikleştirmek değil, İslâm dünyasının kendi tarihsel başarılarını ve krizlerini aynı eleştirel ölçüyle incelemek gerekir. Hakiki medeniyet şuuru, kendisini eleştirebilme cesaretini kaybetmeyen aidiyettir.

Yeri gelmişken aidiyet ile eleştiriyi birbirinin düşmanı olmaktan çıkarmamız gerektiğini belirtelim. Türkiye’de ‘eleştirmek’ aidiyetsizlik, ‘sahiplenmek’ ise eleştiriden muaf olma gibi anlaşılmıştır. Bir medeniyete ait olmak, bütün hatalarını savunmak değildir. Aidiyet, ‘Ben senden geliyorum, bu sebeple senin kusurlarını da konuşmak benim en tabii hakkımdır’ diyebilmektir. İbn Haldûn’un kendi toplumlarını ve devletlerini acımasızca analiz edebilmesinde, Cevdet Paşa’nın Osmanlı’nın zaaflarını reform meselesi içinde ele almasında ve büyük tarihçilerin kendi medeniyetlerine içeriden fakat eleştirel bakabilmesinde bu yaklaşımın izlerini görebilmek mümkündür.

Osmanlı’yı bilmek, ecdatla övünmek değildir, ecdadın dünyasının tecrübelerini bugünün insanlarına karşı bir sorumluluk hâline getirmektir. Osmanlı’nın vakıf geleneğini gerçekten önemsiyorsak, bugün şehirlerimizde kamusal mekânın nasıl üretildiğini düşünmeliyiz. Osmanlı’nın şehir medeniyetiyle övünüyorsak, betonlaşan şehirlerimiz karşısında ne yaptığımızı sorgulamalıyız. Osmanlı’nın ilim geleneğini hatırlıyorsak, bugünkü üniversitelerimizin niteliği hakkında konuşmalıyız. Osmanlı’nın diplomasi tecrübesini önemsiyorsak, bugün farklı güç merkezleriyle nasıl ilişki kurduğumuzu düşünmeliyiz. Osmanlı’nın farklılıklarla birlikte yaşama tecrübesini önemsiyorsak, bugün farklı toplumsal gruplara nasıl baktığımızı sorgulamalıyız. Miras, ancak bugünkü davranışımızda bir karşılık bulduğunda gerçek miras hâline gelir.

Osmanlı tarihinin Türkiye için anlamı, geçmişte ne kadar büyük olduğumuzu söylemek değil, bugün ne kadar büyük düşünebildiğimizi sınamaktır. Büyük tarih, büyük bir ego üretmek için değil, büyük bir sorumluluk duygusu üretmek için okunmalıdır. Osmanlı’nın büyüklüğünü anlatıp bugünün eğitimini, hukukunu, şehirlerini, bilimi, iktisadını, sanatını ve kurumlarını ihmal etmek, geçmişi anmak değil geçmişin arkasına saklanmaktır. Osmanlı’yı gerçekten sevmek, onun adını her yerde kullanmak değil, onun tarihsel tecrübesinin bizi daha nitelikli bir toplum kurmaya mecbur ettiğini anlamaktır. Bu nedenle kanımca Türkiye’nin Osmanlı ile sahih ve meşru ilişkisini üç kelimeyle özetlemek mümkün görünmektedir, hafıza, muhasebe, temellük. Hafıza olmadan köksüzleşiriz, muhasebe olmadan nostaljiye düşeriz, temellük olmadan geçmişi bugüne taşıyamayız. Hafıza nereden geldiğimizi söyler, muhasebe nerede hata yaptığımızı gösterir, temellük ise geçmişten neyi geleceğe taşıyabileceğimizi belirler.

‘Biz Osmanlı’ya dönmüyoruz, Osmanlı’dan geliyoruz’ geçmişe dönme çağrısı olmaktan çıkar ve kapsamlı bir tarih felsefesine dönüşür. ‘Dönmüyoruz’ kısmı nostaljinin reddidir, ‘geliyoruz’ kısmı ise köksüz modernliğin reddidir. İlki bizi geçmişte yaşamaktan, ikincisi geçmişi inkâr ederek yaşamaktan kurtarır. ‘Dönmüyoruz’ bize zamanın geri çevrilemeyeceğini öğretir, ‘geliyoruz’ ise bugünün geçmişi bütünüyle yok edemediğini hatırlatır. Osmanlı’yı gelecek bir geçmiş olarak okumak maziyi bugünün üzerine bir gölge gibi düşürmek değil, onun köklerinden bugünün ve yarının imkânlarını besleyen cihanşümul bir sistem kurmaktır. Türkiye’nin Osmanlı ile sahih münasebeti ancak nostaljisiz bir aidiyet, şovenizmsiz bir özgüven, inkârsız bir eleştiri, taklitsiz bir temellük ve geçmişe hapsolmayan bir istikbal tasavvuru ile mümkün olacaktır. Osmanlı’dan gelmek, nihayetinde geçmişe dönmek değil, geçmişin içinden geçerek geleceğe yürümektir.