Ortadoğu’nun Yeni Güvenlik Haritası: Mekke Ortak Savunma Anlaşması
7 Ağustos 2026’da Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, bölgesel dinamikler açısından birçok noktaya denk geliyor. Nitekim İslam dünyasının en önemli üç gücü arasında imzalanan anlaşma sadece Ankara, Riyad ve İslamabad arasındaki iş birliğinin somut bir zemine taşınması değil, Ortadoğu jeopolitiğini de değiştirebilme potansiyeline sahip. NATO’nun 5. maddesindeki kolektif güvenlik anlayışı üzerine inşa edilmiş olması, bölgesel güvenlik mimarisinin yeniden yapılandırılması olarak okunabilir.
Körfez açısından anlaşma güvenlik doktrininin dönüşümü anlamına geliyor. Nitekim 1945’te Roosevelt ile Kral Abdülaziz arasında kurulan, ABD’nin askeri varlık ve garanti sağladığı, bölge ülkelerinin ise enerji arzını teminat altına aldığı, Carter Doktrini ve Körfez Savaşı sonrasında kurumsallaşan Körfez’deki güvenlik mantığı son yıllarda ciddi meydan okumalara maruz kalmıştı. Özellikle son on beş yılda Washington’ın Asya-Pasifik’e yönelmesi, 2019’daki Husilerin Suudi Arabistan’daki petrol tesislerine yönelik saldırılarına rağmen ABD’nin Körfez’i koruyucu somut askeri adımlar atmaması, Biden dönemi Afganistan’dan kaybederek çekilme ve İran krizinde bölge ülkelerinin maliyeti taşırken karar süreçlerinin dışında bırakılması, bu denklemin aşınmasına yol açmıştır. Dolayısıyla Mekke Anlaşması, Körfez genelinde Suudi Arabistan özelinde ABD ile ilişkilerin dönüşümü bağlamında rasyonel bir zeminde değerlendirilebilir. Bu anlaşma ile Suudi Arabistan ABD’nin güvenlik tedarik etme tekelinden kurtulup artık yalnızca güvenlik beklemeyen, kendi aralarında ağlar kuran bir aktöre dönüşme iradesini ortaya koyuyor.
Ankara açısından anlaşma, “bölgesel sahiplenme” ilkesinin somut sonucu olarak görülüyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın anlaşmayı ve bölgesel sahiplenme ilkesini BM Şartı’nın 51. maddesindeki meşru müdafaa hakkını teyit eden bir düzenleme olarak nitelendirmesi de Türkiye’nin Ortadoğu’daki yeni bölgesel güvenlik mimarisine dair katkılarını ortaya koyuyor. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan’ın anlaşmayı dönüm noktası olarak tanımlaması, Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif’in imzayı “Haremeyn’in gölgesinde” atılmış tarihi bir adım olarak nitelendirmesi, Mekke Anlaşması’nın İslam dünyası arasındaki askeri iş birliğini yeni bir noktaya taşıdığını da gösteriyor.
Nükleer Belirsizlik ile Üretilen Caydırıcılık
Anlaşmada, müşterek savunma anlayışının Pakistan’ın nükleer statüsüyle birleşiyor olması oldukça dikkat çekiyor. Pakistan, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’nın tarafı olmaması hasebiyle resmi bir nükleer güç sayılmasa da fiili olarak nükleer silaha sahip bir ülke olarak görülüyor. İslamabad’ın elde ettiği bu nükleer kapasitenin Türkiye ve Suudi Arabistan’ı da dolaylı bir şemsiyeye dahil etme olasılığı, anlaşmanın tarafı olan ülkeler için büyük bir stratejik avantaj sağlıyor. Bununla birlikte bu süreci tehdit olarak okuyan İsrail’in ve sürecin kendi isteğiyle dışında kalan İran’ın daha da radikalleşme ihtimalleri, olumsuz senaryoları da gündeme getirebilir.
Fakat anlaşmada Pakistan’ın Suudi Arabistan ve Türkiye’ye nükleer teknoloji transferi yapılıp yapılmayacağına dair muğlak bir alan bırakılmış olması muhtemelen bilinçli bir tercihten kaynaklanıyor. Zira caydırıcılık çoğu zaman somut bir taahhüde bağlanmamasından güç alır. Nitekim Pakistan’ın 2025’te Suudi Arabistan’la imzaladığı ikili pakt sırasında da benzer bir nükleer ima gündeme gelmiş, sonra geri çekilmişti. 2025’teki Suudi-Pakistan paktı ve 2000’den beri yürürlükte olan KİK’in karşılıklı savunma anlaşması, pratikte NATO’nun 5. maddesiyle özdeşleşen bir tepkiye dönüşmemişti. Dolayısıyla daha önceki benzer girişimlerden hareketle, Mekke Anlaşması’nın da NATO gibi somut askeri bir pakta dönüşmeme ihtimali hesaba katılabilir. Fakat Mekke Anlaşması’nı diğerlerinden farklı kılan, İsrail saldırganlığının bütün İslam ülkelerini tehdit ediyor olması ve İran’ın misillemeleriyle Körfez güvenliğinin had safhaya çıkmış olması. Ayrıca bu anlaşmayı diğer girişimlerden farklı kılan bir diğer nokta, tarafların üreteceği somut askeri mekanizmadan çok diplomatik ağırlık olabilir; nitekim Riyad, İran savaşının başında İslamabad’la güçlenen ortaklığını Tahran’la müzakereleri sessizce şekillendirmek için kullanabilmişti.
Öte yandan belirsiz bırakılan nükleer mesele, yayılma tartışmalarını tetiklemeden bu üç ülkeyi bir araya getiren ortak tehdit olan İsrail’e karşı somut bir mesaj gönderiyor. Mekke Anlaşması ile birlikte Türkiye ve Suudi Arabistan, resmi statüye sahip olmasalar da nükleer güce sahip bir aktörle müşterek savunma anlaşması imzalayarak nükleer belirsizlikle caydırıcılık üretiyor. Bununla birlikte Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan üçlüsü birbirini tamamlayan güç kaynaklarına sahip: Türkiye’nin savunma sanayisi, askeri kazanımları ve doktrin tecrübesi, Suudi Arabistan’ın finansal zenginliği, Pakistan’ın nükleer kapasitesi ve 250 milyonu aşan nüfusu birleşiyor.
Coğrafi Genişleme İhtimali ve Ekonomik Koridorlar
Anlaşmanın “diğer bölge ülkelerine açık olma” ibaresi, üçlü yapının kapalı bir çerçeve olmadığını gösteriyor. Ancak asıl kritik nokta, bu yeni güvenlik mimarisinin artık kara sınırlarından değil deniz hatlarından okunması gerektiği. 30 Temmuz’da Suudi Arabistan öncülüğünde kurulan on dört üyeli Çok Uluslu Deniz Savunma İttifakı, Kızıldeniz-Babülmendep-Aden hattında NATO benzeri bağlayıcılık taşımayan geniş bir koalisyon kurmuştu; bir hafta sonra imzalanan Mekke Anlaşması ise daha dar ama çok daha bağlayıcı bir çekirdek sunuyor. Böylece aynı mimarinin iki katmanı ortaya çıkıyor. Bu katmanlardan ilki dışarda kapsayıcı bir deniz koalisyonuyken ikincisi içerde kapasite yoğun bir savunma çekirdeği. Bu okumaya göre Pakistan’ın burada yer alması yalnızca nükleer kapasitesinden değil, Karaçi ve Gwadar üzerinden Arap Denizi-Hint Okyanusu kapısını kontrol etmesinden kaynaklanıyor; Türkiye Doğu Akdeniz ve Afrika Boynuzu’ndaki varlığıyla hattın batı ucunu, Suudi Arabistan ise Kızıldeniz ile Basra Körfezi’ne aynı anda kıyısı olan merkez konumuyla ortayı temsil ediyor. Türkiye’nin Somali’deki askeri varlığı, Katar’daki üssü ve Libya ile deniz yetki anlaşması birlikte okunduğunda, Mekke Anlaşması bir başlangıçtan çok inşa edilmekte olan deniz eksenli güvenlik coğrafyasının kurumsallaşması olarak görülebilir.
Ankara zaten Katar, Suriye ve Libya’ya açık tuttuğu şemsiyeyi bu anlaşmayla genişletiyor. Ayrıca Mekke Anlaşması Türkiye’yi Hindistan-Avrupa ticaret ve enerji ağlarında daha güçlü bir konuma yerleştiriyor. Ankara’dan yapılan açıklamalar da anlaşmanın deniz ticaret yollarının güvenliğini pekiştirerek ihracat ve enerji tedarikine katkı sağlayacağını, bunun Hürmüz’deki belirsizliklerin sürdüğü bir dönemde önem taşıdığını belirtiyor. Pakistan’ın attığı bu adımı Mısır ve Ürdün’le sürdürdüğü savunma iş birliğiyle birlikte okumak gerekiyor. Dolayısıyla ilerleyen dönemde başta Mısır ve Katar olmak üzere farklı ülkelerin ittifaka katılması, hatta üçlünün Yemen meselesinde somut bir adım atması beklenebilir. Bu noktada anlaşmaya katılması bağlamında en kritik adayın Mısır olduğu ifade edilebilir. Nitekim Kahire’nin katılımı Süveyş’i mimarinin merkezine taşıyarak yapıyı fiilen dörtlü bir düzene dönüştürebilir. Öte yandan anlaşmaya Katar ve Ürdün katılması ise yeni güvenlik mimarisine siyasi derinlik katabilir. Buna karşılık Suriye, Irak ve Libya’nın dahil olması mimariyi deniz ekseninden kara eksenine kaydırarak Mekke Anlaşması’nın arkasındaki stratejik mantığı çeşitlendirebilir. Ayrıca Şam’ın Türkiye’yle paylaştığı uzun sınır ve Suudi Arabistan’la gelişen temaslar, Suriye’yi resmi taraf olmadan bile fiilî etki alanına çekmiş durumda.
Gözden kaçan ikinci coğrafya Afrika ve Kızıldeniz. Türkiye’nin Somali’deki angajmanı, Suudi Arabistan’ın Sudan krizindeki diplomatik rolü ve Pakistan’ın Aden Körfezi’ndeki deniz tecrübesi, Afrika Boynuzu’nu ortak bir gündeme dönüştürüyor. Mekke Anlaşması ile kurulan yeni düzenin İran- İsrail gibi bölgesel sınamalardan sonraki en büyük meydan okuması Kızıldeniz’de Husilere karşı verilebilir. Husilerin Suudi Arabistan’ı hedef alan saldırıları sürerken Riyad’ın Pakistan ve Türkiye ile iş birliğini derinleştirmesi Yemen’de önümüzde aylarda dengeleri değiştirecek askeri adımların atılma ihtimalini gündeme getiriyor. Bu senaryoda ilk somut çıktı bir kara harekâtından ziyade Husilere karşı Kızıldeniz’de istihbarat paylaşımı, insansız sistemler ve hava savunması koordinasyonu artırılabilir. Dolayısıyla Mekke Anlaşması’nın ilk ve en somut çıktısı savaş, çatışma yerine caydırıcılığın üretilmesi ve artırılması olabilir.
ABD-Çin Ekseni ve İsrail’in Konumu
Ankara ve Riyad’ın bu adımı Batı sisteminden kopmak için değil, özellikle ABD’nin öngörülemezliğine karşı bir sigorta olarak attığı söylenebilir. Bölge devletlerinin ABD güvenilirliğine dair kuşkuları on yılı aşkın süredir birikiyor; yeni paktların amacı ABD’nin yerini almak değil, ABD’ye olan bağımlılığı azaltıp alternatifleri çeşitlendirmek. Nitekim asıl önemli olan resmi bir askeri ittifak kurulması değil, bölge devletlerinin güvenlik anlayışını yeniden değerlendirmeye başlamış olması. Bunu, Riyad’ın Washington’dan 5. madde benzeri bir garanti arayışından vazgeçmesinin bir göstergesi olarak da okumak mümkün. Bu durum, ABD’nin kendi bölgesel rolünü güvenlik garantörlüğünden güvenliği düzenleyen bir aktör konumuna kaydırma çabasıyla da uyumlu. Washington bu süreci şimdilik bir yük paylaşımı olarak görüyor. Ancak ABD’nin bu süreçlere verdiği desteğin koşullu olduğu söylenebilir. Nitekim Mekke Anlaşması gibi girişimlerin ABD’den tamamen bağımsız bir hale bürünmesi, Çin yatırımlarıyla iç içe geçmesi ya da İsrail’in kaygılarını doğrudan etkilemesi halinde Washington’ın tutumu değişebilir. Nitekim Pakistan’ın modern silahlarının büyük kısmını Çin’den tedarik etmesi, üçlü derinleştikçe Ankara ve Riyad’ın da tedarik zincirlerini çeşitlendirme yönünde dolaylı bir baskı hissetmesine yol açabilir.
Anlaşmanın İran’a karşı bir cephe olup olmadığı sorusu da önemli. Türkiye’nin Tahran’la süregelen ekonomik-diplomatik ilişkileri ve Pakistan’ın uzun İran sınırıyla arabuluculuk rolü, açık bir cepheleşme olmadığının işaretleri; Tahran’ın tepkisi de devletlerarası çatışmadan çok Husiler ve Irak’taki bağlantılı gruplar üzerinden dolaylı bir baskı biçiminde olma ihtimali yüksek. Anlaşmayı Tahran’la çatışmaya hazırlık değil, daha çok “normatif caydırıcılık” çerçevesinde okumak gerekiyor.
İsrail’in süreci okuması ise İran’dan oldukça farklı. İsrail bu anlaşmaya sıcak bakmıyor. Nitekim Mekke Anlaşması, İslam ülkeleri arasındaki iş birliğini yalnızca askeri değil siyasi ve ekonomik alana da taşıyarak üç ülke arasında karşılıklı bir bağımlılık ilişkisi kuruyor. Bu tür bir bağımlılık, taraflara Filistin’deki İsrail işgaline karşı ortak ve daha kararlı adımlar atma zemini de sağlayabilir. Nitekim güçlenen üçlü dayanışma, İsrail’in tek taraflı hareket etme marjını daralttığı ölçüde saldırganlığını sınırlayan bir etki de üretebilir. Tel Aviv’in imzanın ardından uzun süre resmi bir açıklama yapmaktan kaçınması da bu rahatsızlığın somut bir göstergesi olarak okunabilir. Anlaşma metninde adı geçmese de kurulan yapının fiilen kime karşı bir denge oluşturduğu açık. İsrail hükûmeti bunu iç siyasette “bize karşı ittifak kuruluyor” söylemine dönüştürüp güvenlik söylemini sertleştirebilir; buna karşılık muhalefet kanadı ise tam tersi bir sonuç çıkarıp bölge ülkeleriyle anlaşma arayışının artık kaçınılmaz olduğunu savunabilir. Yine de anlaşma metninin savunma odaklı kurgulanması, bloğun doğrudan bir askeri karşılaşmaya sürüklenme ihtimalini düşük tutuyor. Dolayısıyla Mekke Anlaşması ile ihdas edilen öncelikli asıl amaç İsrail’i savaşa çekmek değil, tek taraflı hamlelerin siyasi ve stratejik maliyetini yükselterek saldırganlığı caydırmak.
Sonuç olarak Mekke Anlaşması, Pakistan’ın nükleer belirsizliğinden Kızıldeniz’deki deniz eksenli genişleme potansiyeline, ABD-Çin ekseninde yeniden konumlanmadan İsrail’in caydırılmasına uzanan çok katmanlı bir denklem kuruyor. Ortadoğu tarihi açısından kritik önem taşıyan bu anlaşmanın odağında çatışma değil caydırıcılık üretmek yer alıyor. Bugün itibarıyla sınırlı ve esnek görünse de genişleyen katılım, kurumsallaşan mekanizmalar ve değişen bölgesel şartlarla birlikte somut sonuçlar üreten bir askeri ittifaka dönüşmenin ilk ve en büyük kurumsal adımı olarak okunabilir.